Archive for Şubat, 2010


Kız Kardeşimin Hikayesi

Bir arkadaşım bu filmi bana anlatana kadar can çekişmişti. Nedeni benim anlayamam değil, onun anlatma kabilietinin biraz zayıf olmasından kaynaklanıyordu. En son dedim ” Canım sen bana adını söyle ben kendim bakıvereyim netten”, “tamam” dedi sonunda bir anlaşmaya varabildik. Neyse ben tabi hemen araştırmaya başladım nedir, ne değildir bakalım şu filme. Filmde ilk dikkatimi çeken şey “Notebook Filminin Yönetmeninden” cümlesiydi. Dedim bu adam iyi oyuncularla iyi işler çıkartan bir adam yönetmenliğni yaptığı filmler en azından mutlaka bir ödül kazanmış hele hele “Notebook” bir gün onuda tanıtırım ama tanımayan yoktur heralde:) Velhasıl dedim izlemek gerek bu filmi. Tamam başlıyoruz 3-2-1 action…

Karşınıza küçük kızımız Abigail’in sesiyle anlatılan bir hikaye çıkıyor. Güzel görüntülerle, sizi hafif gülümseten cümleler kuruluyor. Örneğin benim en çok hoşuma giden “Çoğu bebek tesadüfen doğar. Uzayda gezinen ve kendine beden arayan ruhlar vardır. Sonra dünyada iki kişi sevişir falan ve booom tesadüfen ruhlardan biri hayat bulur” 🙂 Bunun gibi cümlelerle başlayan hikaye daha ilk dakikalardan dramatikleşmeye başlıyor. Abigail’in canlandırdığı karakter tamamen planlanmış, hatta tasarlanmış bir bebek. Görevi ise ablasının hayatını kurtarmak. Evet bu onun görevi. Yani bir çocuğun hayatını kurtarmak için dünyaya getirilmiş başka bir çocuk o.

Filmin ilk sahnelerinde onları amerikan rüyasına ulaşmış, büyük, kalabalık, kocaman bahçeli evleri olan, mutlu mesut bir aile olarak görebilirsiniz. Sanki herşey olumlu bir havada ilerleyip biticekmiş gibi görünüyor. Ancak bir iki dakika sonra böyle olmadığını görüyorsunuz. Sanırım filmin açılışında iyi günlerine denk gelmişiz diyorsunuz. Sonrasında yavaş yavaş aile biraylerini yüzeysel olarak tanıyoruz. Anne eski bir avukat artık mesleğini yapmıyor fulltime ev hanımı. Onun artık tek görevi kızı Kate’i yaşatmak. Baba ise olayların farkında ancak sesini çıkartamıyor.

Kate  yine hastalığının zor bir günündeyken Anna (Abigail) şehre bir avukat ile görüşmeye gidiyor. Abisi ile beraber bir miktar para biriktirmişler. İkisi bir oluyor, yola koyuluyorlar. Avukatın yanına varıpta, odasına girdiğinde avukat bey şöyle diyor ” Anna odama ilk girdiğinde onu kurabiye satan izci kızlardan sanmıştım” Oysaki o çantasından bir dosya çıkartıp ” Bedenimin haklarını korumak için aileme dava açmak istiyorum” diyor

İşte tüm hikaye bundan sonra başlıyor. Bir tarafta kızlarını kaybetmek istemeyen abeveyinler. Bir tarafta bebekliğinden beri amelyatlar geçiren bir kız. Ölmek ile ölmemek arasında kalmış lösemi hastası bir genç kız. İlk defa böyle birşeyle karşılaşan bir avukat. Tüm bunların etrafında da geçmiş ile sizi ağlama krizlerine sokuyorlar. Aklınız bulanıklaşıyor. Ben olsam ne yapardım diyorsunuz. Belli bir taraf tutamıyorsunuz. Kendi bindiğiniz dalı bile kesebiliyorsunuz. Açıkçası film başlangıcından itibaren duygularınızı allak bullak ediyor. Özellikle sonu bir kurşun gibi delip geçiyor sizi.

Açıklıyorum ben bir tuvalet kağıdı bitirdim, peçeteler dayanmadı. Film boyunca ağlamaktan yüzüm gözüm şişti, gece gözlerimin ağrımasından uyuyamadım. Çok güzel bir filmdi. İzlemenizi sonuna kadar öneririm. Fragmanınıda ekliyorum.

 

Reklamlar

Goodbye, My Almost Lover

Paylaşmadan geçemedim. En başında da söylemiştim zaten içimden geldiği gibi diye. Alıcılarımın açık olduğu dakikalarda, halam ile güzelce sohbet ederken kulağıma inanılmaz güzellikte bir parça geldi. Allah’ım bu ne güzel bir şarkıdır böyle. Son zamanlarda baya uzaklaşmıştım televizyondan gerçi hala çok yakın olduğumuz söylenemez küstük birbirimize 🙂 Tv de kumanda bendeyse açık olan tek kanal MTV, cnbc-e’dir. Evet işte o kanallardan MTV’deyim ve güzel, kızıl saçlı bir kız  piyanonun başında  ilk aşkına veda ediyor.  Arada geçmişe dönüp güzel anılarla renkleniyor ekran. Ben seviyorum böyle klipleri. Açıkçası ilk notalarıyla beni kendine aşık etti parça. Kızın seside çok güzel. Ben ilk kez karşılaştım “A Fine Frenzy” ile ilk izlenimi çok güzel oldu. Tabi parçanın hepsini dinleyip, indirmem anca bu zamanı buldu.Ve sıcağı sıcağına paylaşim dedim. Beni aldı başka diyarlara götürdü. Henüz aşık olmamış birine bile bunu yapıyorsa başından geçmiş biri için daha anlamlı olacağını düşünüyorum. İyi seyirler ve iyi dinlemeler 🙂

Hazır “A Fine Frenzy” demişken ondan da biraz bahsedeyim.  Kızımız 23 Aralık 1984 doğumlu. Yani genç ve yetenekli bir genç. Kızımızın asıl adı Alison Sudol. A Fine Frenzy onun sahne adı ve W. Shakespeare’in ” A Midsummer Night’s Dream”in den geliyor.

Paylaştığım parça Alison’ın ilk albümünden “One Cell in the Sea” ilk single. İkinci albüm ise ” Bomb in a Birdcage” İkiside birbirinden güzel albümler. Kızıl saçlı, gülümsemesi güzel kızımızın müzik dünyasına adımı ise şöyle gerçekleşmiş. 16 yaşında  liseden mezun olunca bu kadar küçük yaşta üniversiteye gitmekten çekinmiş ve kendine 2 yıl vermiş. ” Bakalım bu 2 yıl içerisinde müzikle ilgili neler yapabilirim” demiş ve ilk grubu “Monro” yu kurmuş. Verdiği röportajlardan “Radiohead, Eric Clapton, Björk, Alanis Morissette” gibi isimlerden etkilendiğini söylüyormuş. Üstelik piyanoyu kendi kendine öğrenmiş.

Valla ben çok gurur duydum kızımızla aferim yani. Birde parçaları gerçekten güçlü ki seside öyle. Hatta bazıları Allison’ın Norah Jones’u unutturacağını düşünüyor. Hadi bakalım O’na kolay gelsin bizde dinlememize bakalım onun güzel parçalarını 😉

Şarkılarından bazılarını burdan dinleyebilirsiniz;

http://www.myspace.com/afinefrenzy

İlk film tanıtımımıda yapıyorum hadi hayırlı olsun.  Neden ilk bu filmi seçtim? Benim ABD ile başlayan ve son 2 yıldır Uzakdoğu’ya kayan bir sinema sektörü tutkum var. Bu filmde bunu en iyi yansıtan yapım bence.

Hemen konusundan bahsedi vereyim. Abby (Birttany Murphy) erkek arkadaşının peşinden Tokya’lara gelmiş ancak orada terkedilmiş bir amerikalı kızımızdır. Daha sonra yolun hemen karşısında bir Ramen restorantı görür. Yağmurlu bir günde, dilini bilmediği bir ülkede, tek başına kalmış bu kız, o küçük restorantın sahibi olan ramen şefinden ona ramen yapmasını öğretmesini ve bir ramen şefi olma yolunda ona yardım etmesini ister. İşte her şey o andan itibaren başlar.

Bu film benim için gerçekten özel bir film. Birinci nedeni bu filmi izledikten sonra Brittany M.’nin ölüm haberini okudum. Film eski olmasına rağmen “Nasıl ya daha geçen gün izledim kadının filmini” diye geçirdim içimden. Kendisi ile pek bir anımız olmasada severdim ve genç yaşta hayatını kaybetmesine çok üzüldüm. İkinci nedeni; Oralara bende çok gitmek istiyorum ancak dil, toplum farkı vs. derken aşırı derecede bir çekingenlik vardı üstümde bu film o çekingenliğimi kırmıştır. Üçüncü neden ise; Duyguların her yerde aynı şekilde var olduğunun, aslında anlaşmak için aynı dili kulanmanın gerek olmadığının, insanların gözlerinin içine baktığın zaman ne demek istediklerini anlayabileceğinin bir kanıtını sunuyor size.  Bir taraftanda “hiç bir zaman vazgeçme” gazını çok güzel veriyor…

Bunların dışında filmdeki oyuncuları özelliklede Abby’nin (Brit Murphy) eğitim aldığı Ramen ustasını nam-ı diğer “Sensei” yi öyle benimsiyorsunuz ki. Babanız, amcanız, dedeniz oluyor. Adamın öyle bir havası var. Sert, dediğim dedik ama yumuşak kalpli bir adam. Oğlu Fransa’ya fransız mutfağı öğrenmek için gitmiş ancak babası ile arası bozulmuş. Bir şekilde Abby’yi oğlunun yerine koyuyor. Ama az çektirmiyor kıza en başta. Bulaşıkları yıka, tuvaleti temizle, camları sil, çubukları doldur vs. Kızın burnundan getiriyor yazık karısıda Böyle davranma bey Abby-san’a diyip duruyor:)

Yan karakterlerde sizi baya güldürüyor. Abby’nin erkek arkadaşının Tokyo’da amerikalı arkadaşları çocuğun Abby’yi terk etmesinden sonra Abby’nin arkadaşı oluyor. Bunlar hep beraber yemek yemeğe çıktıklarında yan masadaki Japon arkadaşlarla bir sohbete giriyorlar. Onlar da Abby’nin ramen şefi olmak için verdiği mücadeleyi çok sempatik buluyorlar. İşte o tanışma sonrasında Abby’nin hayatına birileri giriyor “Iwamoto Toshi”(Sohee Park). Belki de Abby için doğru insan o olacak.  Sohee Park da Kore’li anne ve babadan Joponya’da doğmuş bir aktör bu arada dipnot olsun. Filmdeki süprizlerdendi benim için.

İşte böyle bir film. İzlemenizi tavsiye ederim. Amerika el atmış ancak o Uzaklara özgü şirinliği kaybettirememiş. Son olarak filmin Fragmanını ekliyorum bir bakış atın.

Sakura

Valla bizim buralara bahar gedi heralde. Nerden farkediyorum? Üzerimde çok iyi hissedebildiğim bahar yorgunluğu, sıkıntısı var. Peki benim yaşadığım bahar sıkıntısı ne? İçimden bir şey yapmak gelmiyor. Evden dışarı, dışardan eve girmek istemiyorum. Bir şeyler yapıp sıkıntımın geçmesini istiyorum ancak adım atacak halim yok. En sevdiğim şeyleri bile yaparken bir tabiri caizse uyuzluk var üstümde. Şimdi bunun bahar ile alakası nedir diyebilirsiniz ancak nedense ben hep bahar gelince böyle oluyorum. Ki daha yeni cemre havaya düştü heralde yakınlarda toprağada düşecek o zaman vay halime. Birde en yoğun olduğum zamanlardayım ki sormayın. Bu durum hiç iyi değil.

Buralar da Türkiye geneli gibi yakışlı bugün. O da daha bir içimi sıkıyor. “Şimdi kim çıkıcak dershaneye gidicek yarabbi” demekten kendimi alamıyorum. İçimden şöyle yumuşacık bir polara sarılıp, elime kahvemi alıp, perdeyi sonuna kadar açtıktan sonra yağmurun cama vuran sesini dinlemek geliyor. Ah ne güzel olurdu.

Tüm sıkıntılarımı bir yana bırakır olursam eğer. Bahar aslında çok güzel bir mevsim ya. Bazıları kışı, bazıları yazı sever. İşte benim gibi baharcı olanlarda var -belki mayısta doğduğumdandır ama sanmıyorum ya çünkü ben sonbaharıda severim en az ilk bahar kadar-. Beni az biraz tanıyanlar Uzakdoğu’ya ilgimi bilirler. Özelliklede bu bahar konusunda Japonya bir numaramdır. Hemen nedenini de açıklayı vereyim. Japonyadaki kiraz çiçekleri. O çiçekler mart sonu nisan başı açarlar ilk  baharın tam olarak geldiğini haber verirler. Hatta Japonya’da haberlerden falan önce bu kiraz çiçeklerinin hangi şehirde ne zaman açacağı ile ilgili bilgiler verilir. Anime izleyen veya manga okuyanlar bilirler karakter aşık olduğu zaman ya da aşkını pekiştiren bir hareket gördüğü zaman karşısındakinden, hemen etrafını kiraz çiçekleri sarar ki bu yönüylede aşkı anlatır.  Bunun yanı sıra  güzelim baharda açan bu “Sakura” denen nam-ı diğer kiraz çiçeklerinin çok daha derin anlamalarıda vardır. Örneğin hayatın gelip geçiciliğini (gençliğin keza yine öyle) çabuk geçeceğini  anlatır. Hatta 2. dünya savaşındaki intihar pilotlarının son uçuşlarına çıkmadan önce uçaklarına bu çiçeği çizdikleri söylenir. Valla benim en büyük hayalim o güzelim kiraz çiçeklerinin altından yürümek, onları dünya gözüyle görebilmek. Akşama da tabi altında sake yudumlarız ne güzel olur.

Sonuç olarak bahar özelliklede ilk bahar yani başlangıç için en uygun zamandır. Japonlar da bunu çok iyi biliyorlar 🙂 Galiba bu içimdeki sıkıntının nedeni de yeni bir şeye başlarken insanın içindeki o sıkıntıdan. Neyse yeni başlangıçlar iyidir 🙂

Nasıl oldu bilmiyorum gerçekten. Ama biran da içimden “Bir blog açmalıyım” sesi yankılandı. Söylemek istediklerimi sevgili günlüğüme yazmaktansa bir çok kişi ile paylaşmak istedim. Blog’a alışmam ve düzenlemem günlerimi alacak, içerden annem sürekli ” Yeter artık kalk şu bilgisayarın başından” diyip duracak biliyorum ancak bana ait bişileri bırakmak tabiki hiç kolay olmayacak. Umarım okuyan, yorum bırakan olur 🙂 Çömez olduğum bu dünyada önce emekleyeceğim sonra yürüyüp, koşmaya başlarım inşallah birgün. Selamlar ahali, karşınızda olmanın çok tatlı bir heyecanı var…