Bir arkadaşım bu filmi bana anlatana kadar can çekişmişti. Nedeni benim anlayamam değil, onun anlatma kabilietinin biraz zayıf olmasından kaynaklanıyordu. En son dedim ” Canım sen bana adını söyle ben kendim bakıvereyim netten”, “tamam” dedi sonunda bir anlaşmaya varabildik. Neyse ben tabi hemen araştırmaya başladım nedir, ne değildir bakalım şu filme. Filmde ilk dikkatimi çeken şey “Notebook Filminin Yönetmeninden” cümlesiydi. Dedim bu adam iyi oyuncularla iyi işler çıkartan bir adam yönetmenliğni yaptığı filmler en azından mutlaka bir ödül kazanmış hele hele “Notebook” bir gün onuda tanıtırım ama tanımayan yoktur heralde:) Velhasıl dedim izlemek gerek bu filmi. Tamam başlıyoruz 3-2-1 action…

Karşınıza küçük kızımız Abigail’in sesiyle anlatılan bir hikaye çıkıyor. Güzel görüntülerle, sizi hafif gülümseten cümleler kuruluyor. Örneğin benim en çok hoşuma giden “Çoğu bebek tesadüfen doğar. Uzayda gezinen ve kendine beden arayan ruhlar vardır. Sonra dünyada iki kişi sevişir falan ve booom tesadüfen ruhlardan biri hayat bulur”🙂 Bunun gibi cümlelerle başlayan hikaye daha ilk dakikalardan dramatikleşmeye başlıyor. Abigail’in canlandırdığı karakter tamamen planlanmış, hatta tasarlanmış bir bebek. Görevi ise ablasının hayatını kurtarmak. Evet bu onun görevi. Yani bir çocuğun hayatını kurtarmak için dünyaya getirilmiş başka bir çocuk o.

Filmin ilk sahnelerinde onları amerikan rüyasına ulaşmış, büyük, kalabalık, kocaman bahçeli evleri olan, mutlu mesut bir aile olarak görebilirsiniz. Sanki herşey olumlu bir havada ilerleyip biticekmiş gibi görünüyor. Ancak bir iki dakika sonra böyle olmadığını görüyorsunuz. Sanırım filmin açılışında iyi günlerine denk gelmişiz diyorsunuz. Sonrasında yavaş yavaş aile biraylerini yüzeysel olarak tanıyoruz. Anne eski bir avukat artık mesleğini yapmıyor fulltime ev hanımı. Onun artık tek görevi kızı Kate’i yaşatmak. Baba ise olayların farkında ancak sesini çıkartamıyor.

Kate  yine hastalığının zor bir günündeyken Anna (Abigail) şehre bir avukat ile görüşmeye gidiyor. Abisi ile beraber bir miktar para biriktirmişler. İkisi bir oluyor, yola koyuluyorlar. Avukatın yanına varıpta, odasına girdiğinde avukat bey şöyle diyor ” Anna odama ilk girdiğinde onu kurabiye satan izci kızlardan sanmıştım” Oysaki o çantasından bir dosya çıkartıp ” Bedenimin haklarını korumak için aileme dava açmak istiyorum” diyor

İşte tüm hikaye bundan sonra başlıyor. Bir tarafta kızlarını kaybetmek istemeyen abeveyinler. Bir tarafta bebekliğinden beri amelyatlar geçiren bir kız. Ölmek ile ölmemek arasında kalmış lösemi hastası bir genç kız. İlk defa böyle birşeyle karşılaşan bir avukat. Tüm bunların etrafında da geçmiş ile sizi ağlama krizlerine sokuyorlar. Aklınız bulanıklaşıyor. Ben olsam ne yapardım diyorsunuz. Belli bir taraf tutamıyorsunuz. Kendi bindiğiniz dalı bile kesebiliyorsunuz. Açıkçası film başlangıcından itibaren duygularınızı allak bullak ediyor. Özellikle sonu bir kurşun gibi delip geçiyor sizi.

Açıklıyorum ben bir tuvalet kağıdı bitirdim, peçeteler dayanmadı. Film boyunca ağlamaktan yüzüm gözüm şişti, gece gözlerimin ağrımasından uyuyamadım. Çok güzel bir filmdi. İzlemenizi sonuna kadar öneririm. Fragmanınıda ekliyorum.