Archive for Mart, 2010


 

Başlıkta da dediğim gibi. Bu aslında biraz şansın işin içinde olduğu aradığını, sevdiğini bulma hikayesi. Film yönetmenin ilk uzun metraj filmidir.  İngilterelerden bir film. Aslında filmi kiralarken çok ilgimi çekti diye aldım ama filmin sonuna doğru “Ah ben bunu izlemiştim be” demiştim. Gerçi zaten izleyeli nerden baksan bir 6 sene falan oluyor. Unutmam mümkün yani değil mi:D

Neyse dediğim gibi film ingilterede geçiyor. Geçtiği yıldan emin değilim ama pek modern bir yıl değil söyleyeyim 🙂 Neyse başka kahramanımız Billy 11 yaşında bir çocuktur. Babası ve abisi maden işçisidir ve grevdedirler. Annesini kaybetmiş bu çocuk büyükannesi babası ve abisi ile yaşamaktadır. Babası da boks yaptığı için bir zamanlar kendiside boks yapmaktadır. Hani severek mi yapar orası meçhul. Yaptığı tek şey dayak yemektir 😀 Bir gün bale sınıfı yer olmadığı için boks yapanların tarafına gelir. Bizimkisi ceza aldığı için ders sonrasıda orda kalmak zorunda kalır ve işte şan diye bahsettiğim bu bale ile tanışır. Biranda kendini balerinlerin arasında bulur 🙂 Öğretmen kensinde ışığı görmüştür ki sınıfa devet eder.

Yanlız demiştim ya pek modern bir ortam değil. Bale yapan erkeklerin homo olarak görüldüğü bir zaman. Baleye gidiyorum diyemediği için boksa devam eder gibi görünür ancak baleye gider işte. Artık boynunda boks eldivenleri yerine bale pabuçları vardır 🙂 Gerçekten de çocupumuz baleye inanılmaz derece de yatkındır.

Ancak işler tabikide hep böyle gitmeyecektir. Baba Billy’nin balaye gittiğini öğrenir ve zar zor bulduğu 3 kuruş paranın boks yerine bale derslerine gittiğini öğrenince kıyamet  kopar. Bir taraftan abisi bir taraftan babası derken çocuk kraliyet bale okulunun seçmelerini kaçırır. Ancak yine şans eseri ya da kader diyebiliriz babasının Billy’yi dans ederken görmesiyle fikri değişir ve tüm kasaba onu destekler. Sonuç mu? İzleyin ve görün 🙂

Müzikleri falan çok güzel. Filmin akışıda güzel. Ancak öyle sürekli ağızarı açık bırakan dans sahneleri yok. Daha çok aile dramı ön planda tutulmuş. Birazda o yaştaki kimlik arayışlarınada hafiften değinilmiş hoş olmuş 🙂 Bu arada film bol ödüllü bir film onuda söyleyeyim yani belki ödül aldığı için izlersiniz 😉  3 Oscar adaylığı var bunun dışında tam 49 kazandığı ödül 54 adaylığı var. Nasıl ama ? 🙂 Bu arada Julie Walters’ı da dans ederken görmek ve de elinde sigara dans öğretirken görmekde güzeldi.  Haaa birde ben son sahneyi çok beğendim onuda söylemeden geçemeyeceğim. Burda da fragmanı buyrun efendim ;

Reklamlar

Ah ah uzun bir aradan sonra eczanenenin boş zamanlarında hemen pc başına geçtim ve haftasonu izlediğim 4 filmden biri olan Martian Child’ı tanıtı vereyim dedim. Çok özlemişim yazmayı. Yanlız beni göreceksiniz evde sanki öyle okuyanım çok, hayranlarım varda onları yüz üstü bırakmışım gibi hissederek geçirdim günlerimi 🙂 Narsistlikte son noktadır bu yaptığım nihahaha.

Neyse başlıyorum. Efendim Ben bir John Cusack hastasıyımdır. Bu filmide aslında uzun zamandır aklımdaydı. Zaten yetenekli miniklerin oynadıkları filmlerede bayılırım hani. Nedense böyle senaryolar çok şirin gelir bana. Neyse konusuna gelince; David küçükken garip bir çocukmuş. Hani herkesten farklı olanlardan. Kimseyle anlaşamayan ve dışlanan bir tipmiş. Ancak bu çocukluğu kendisine şuanda para kazandıran bilim kurgu romanlarını yazmasında çok yardımcı olmuş. Evet kendisi dünya çapında satış rekorları kıran belki biraz abartım ama en azından iyi satan bilim kurgu romanının yazarı. 2 sene önce karısını kaybetmiş. Ancak karısı ölmeden önce evlat edinmek için bir girişimde bulunmuşlar. Tabi karısı ölünce bunu tek başına yapıp yapamayacağını kestiremediği bir zamanda tekrar çocuk sahibi olma kıvılcımları çakıyor beyninde ve bir telefon alıyor. Onun için bire bir uygun olduğunu düşündüğü müdire hanımımız Dennis için David’i arıyor. Dennis bizim baş kahramanımız filme ismini veren insan. Kendisinin Mars’tan geldiğine inanan, bir kutunun içinde yaşan küçük bir çocuk. Dünyanın yer çekiminin az olduğunu düşündüğü için ağırlık kemeri takıyor. Güneşin kendisine zarar verdiğini düşündüğü için dışarı çıkmıyor. Dünyada bir görevi olduğunu düşündüğü için fotoğraflar çekip kendince araştırmalar yapıyor. Ancak çok ama çok zeki bir çocuk.

Neyse David bu çocuk için baya heycanlanıyor. E neden heycanlanmasın ki çocuk kendisi gibi. Aslında onu anlayabilen tek insan belkide sadece David. Bunlar beraber yaşamaya başlıyorlar. David çocuğun tabiki de diğerleri ile uyum sağlayamadığı için böyle davrandığını düşünüyor ancak öyle zamanlar oluyor ki tereddüte düşüveriyor. Mesela Mars’lı dileği diye bir şey var. Çocuk bir kaç kez bu dileğini kullanıyor ve tahmin edebileceğiniz gibi dilek oluveriyor ya da renklerin tadını alabildiğini söylüyor deniyorlarlar sizde David de çok şaşırıyorsunuz.

Vesselam ikiside birbirine aşırı derecede bağlanmaya başlıyor. Ancak bu komik, düşündürücü olayların arasında hafiften dram olmazsa olmaz. Sonunda neler olucak izleyin ve görün. Gerçekten yormayan bu film çok şirin bir çocuğun ve dul  potansiyel bir babanın hikayesi. Hoşunuza gidecektir eminim. Buyrun bu da fragmanı;

3. Yeşilçam Ödülleri

Bilgisayarı kardeşime yollayınca dün yapacak birşey bulamadım. Televizyonda zaplamanın rekorunu kırarken ntv de canlı yayınla 3. sü düzenlenen Yeşilçam ödül törenine denk geldim. İlk ikisini izlemedim ama 3 te keramet vardır dedim ve izledim bu sefer. Genel anlam da tören hayal kırıklığıydı ancak ödül alanlar tatmin ediciydi. Zatan 2009 türk sineması için gerçekten altın bir çağ idi. İster kaliteli yapımlar tarafından bakalım ister orjinal ve güzel senaryolar gerçekten güzeldi. Ödül alanları yazdıktan sonra tören ile ilgili dikkatimi çekenlere geçeceğim.

En İyi YArdımcı Erkek Oyuncu: Cemal TOKTAŞ (Güneşi GÖrdüm)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Derya ALABORA (Pandoranın Kutusu)

En İyi Genç Yetenek: Elit İŞCAN (Hayat Var)

Turkcell İlk Film (İlk uzun metrajlı filmini çeken yönetmen için onun filmine veriliyor) : Nefes- Vatan Sağolsun

En İyi Erkek Oyuncu: Mert FIRAT (Başka Dilde Aşk)

En İyi Kadın Oyuncu: Binnur KAYA (Vavien)

En İyi Görüntü Yönetmeni: Soykut TUĞRAN (güneşi Gördüm)

En İyi Müzik: Atilla ÖZDEMİROĞLU (Vavien)

En İyi Senaryo: Engin GÜNAYDIN (Vavien)

En İyi Yönetmen: Reha ERDEM (Hayat Var)

En İyi Film: Nefes- Vatan Sağolsun

Geleim törende dikkatimi çeken unsurlara;

İlk olarak törenin sunuculuğunu üstlenen Meltem Cumbul gerçekten sahneye yakışmıştı. Zaten bu kadının yaptığı herşeyde profesyoneldir bana göre. Birde suratını ekrana gerçekten çok yakıştırdığım oyunculardandır.

Enbe Orkestrası müzikleri ile geceye renk katmışlardı. En iyi müzik katagorisinde yarışan parçaları ara ara çalmaları çok hoştu

Ödül alacak yapımların sinema sektöründe çalışanlar tarafından seçilmeside çok hoş olmuştu. Böylelikle kimse kimseye laf edemez çünkü kendilerini kendileri seçti 😀

Ödül töreninde acemilik her yerden akıyordu bence. Kameraların salna yerleştirilmesinden tutun elkinde metin kartları ile göz taması kurmadan elindeki kağıta bakarak sunum yapanlar nedense gözüme çok dokuntu. Yani kameralarınn hizasında koltukların arka tarafına bir ekran yerleştirip ordan metinleri okumalarını sağlamayı düşünememişler mi? Böylece benimki ekranın karşısında oturanlar ve tabikide o salonda bulunanlarla daha samimi bir ortam oluşturulabilirdi.

Ödül aldıklarında yapılan konuşmaları geçtim heycanlarından dlayı arada saçmalamaların olması kaçınılmazdı ancak ödül vermek için sahneye çıkanların espiri yapmaya çalışarak yaptıkları konuşmalar başka kanala geçmeme neden oldu bazen.

Ödülünü almaya gelmeyenler yüzünden dakikalarca beklemeler oldu. Baya sıkıntılı bir durum yarattı bence. Sonuçta ödül alacaklar, En güzel ödül konuşmasını bence Binnur  adaylar yani ortamda bulunamayacaksa en azından ödüllerini kazanırlarsa kimin alacağını ya da daha önce ekibe o kişinin olmadığı belirtilseydi sorun olmazdı diye düşünüyorum.  Böylece eğer yoklarsa ve kazandılarsa ödülü vemek için sahneye çıkan sunucuların elindeki kartonların altına not düşülüyor. Buda ödülün ya kazanın yerine başkasının almasını ya da gelmesede teşekkür edilip arkaya gidilmesini sağlıyor. Yani ne zaman kaybı ne rezil bir an yaşanıyor. Birde orda olupta gecikenler oldu o da ayrı bir mevzu yani.

Ödül alanların hali hazırda bir ödül konuşmalarıda yoktu. Sahnede "ıı"lamalar duraklamalar çok oldu. Keşke hazırlıklı gelinseydi. En iyi teşekkür konuşmasını bence en iyi kadın oyuncu dalında ödül alan Binnur Kaya yaptı. "Dilerim ki severek yaptığımız mesleğimizde gönlümüze ve aklımıza uygun, saygı görebileceğimiz ve saygı gösterebileceğimiz yapımlar buluruz. Sinemanın bu yere gelmesinde emeği olan Yeşilçama teşekkür ederim ederim" dedi. Sonra en iyi müzik dalında ödül alan Atilla Özdemiroğlu’nun "Beni seçmaseydiniz ayıp olurdu" düşüncesini dile getirişi hem ortamı bir anda garip bir havya bürüdü hemde kahkahalara neden oldu. Birde En iyi yönetmen dalında ödül alan Reha Erdem’in "2500 kişilik bir seçici ekipten söz ettiniz. Neredeyse bizim seyircimize yakın" demesi ödül alırken aslında ne kadar türk sinemasına eğilimin az olduğunu gösteriyordu. İronik bir durmu çok güzel yansıttı diyebilirim.

Törenin sonuna yaklaşılırken en iyi film ödülünün sahibi açıklandığında Hülya Koçyiğit’in "Ben bütün ekibi sahneye davet ediyorum" cümlesini garipsedim. Zaten bu katagoride ve benzerlerinde yani genel bir ödülde( en iyi animasyon, en iti kısa film gibi) ekip zaten topluca sahneye çıkar. Çünkü o ödül bir şahsa ait değildir.

Son olarakta tören bittiğinde fotoğraf çekimi için davetlileri sahneye davet etmeleri henüz yayındayken herkesin bir anda yerinde kalkıp sahneye yönelmesi, bu karmaşanın ekrana yansıması çok kötüydü. Zaten salaondaki boş koltuklarda inanılmaz derecede rahatsız etmişti beni. Davetlilerden de gecikenlerin koltuklar arasında dolaşması, yerlerinden kalkıp kalkıp bir yerlere koşuşturmaları kaliteyi düşüren bir unsurdu bence.

Neyse ama sonuçta ödüller hak edenlere gitti. Güzel filmler en azından aldıkları ödüllerle biraz daha izlenebilir.

Hotaru no Hikari

Bilgisayarı göndereceğim diye yarım bıraktığım işleri bitirmeye çalıyorum bugün. İkisi gitti bir kaç tane kaldı. Hazır hafızamda taze iken yazı vereyim dedim. Şimdi efendim bu dizi japonya semalarından yine. Demiştim zaten bu aralar oralara taktım. Belki geçen geziye babam yüzünden katılamayıp gidemediğimden içimde kalmış olmasındandır. Ah ah tam da Sakura mevsimiydi neyse yaram deşildi.

Başroller: Haruka Ayase, Naohito Fujiki(Bu arada bu amcayı çok sevdim Kuchikirukia’nın blogunda bir videosu var mutlaka sonuna kadar izleyin buyrun).Gelelim dizimizin konusuna  aslında bilindik bir şey “aşk”(çok bilindik değil mi? 🙂 )(-Birde aynı adı taşıyan mangadan uyarlanmaymış sanırsam. Manga hala devam etmekte-). İşte uzun zamandır himono onna olarak yaşayan kızımız Amemiya’nın aşık olması ile başlayan komik olaylar. Aslında en başta iş yerinden patronunun karısının evi terk etmesiyle adamın  ailesinin evine taşınmak için evinden ayrılması ile başlıyor. Eve giriyor ve süpriz evde birileri var kim o tabiki Amemiya 🙂 Gazete kayıtlarının altında veranda da uyuyan bir kız yani :D. Adamda kızın tam tersine  bir titiz, bir düzenliki sormayın. Ancak ne oluyor tabiki kızımız zamanla adamın duvarlarını aşıyor. Bu arada Amemiya Hotaru ofise yeni gelen çocuğa aşık oluyor (allahım hiç de beğenmedim oyunculuğunuda kendisinide oda ayrı) Makoto bu arada çocuğun adı yanlız tek taraflı birşey değil çocukta ona aşık.  Kızımız çocuk onu böyle kabul etmez falan diye müdürünün yardımları ile himono onnalıktan kurtulmaya çalışıyor. Ancak işler yavaş yavaş zor durum halini alıyor nedenini izleyin görün 🙂 Bu arada Himono onna nedir açıklayayım dışarda gayet şık hanımefendi ancak eve gelince çekip pijamaları, toplayıp saçları dayınıklığın içinde yuvarlanıp giden ve aşktan uzaklaşmış romatizm ne unutmuş kadınlara deniyor.

Himono Onna

Bu arada dizide kız öyle bira içiyor ki ahhhh göbek yaptım anasını satim. O içti ben içtim 😀 Şaka bir yana evleri o kadar güzelki o veranda da onlara katılma isteğini inanılmaz duyuyorsunuz. Bu arada oyuncular (o kasıntı Makoto’yu canlandıran şahıs hariç) çok iyiler. Yan karakterleride unutmamak lazım hepsi birbirinden iyi ve komik karakterler. Konu olarak basit ancak komedisi yetiyor izlemeye.Müdürün kıza Ahomiya demesi, kızın müdüre sürekli buchou diyişi. Kısacası aralarındaki diyaloglar, adamın ve kızın monologları süperdi.(ben sırf bunlar için izledim desem yalan olmaz). Zaman geçirmeye uygun çerezlik bir dizi. Öyle aman aman olayları, entrikaları falan yok haberiniz olsun. Bu arada Kuchikirukia sayesinde tanıştığım bir dizi idi buda. O da çok güzel anlatmış blogunda. Zaten onun anlatımı olmasa izlemezdim 😀 Saygılar arkadaşım 😉

Flowers of Evil. Tam anlamıyla adına yakışır bir manhwa. Arkadaşım Kuchikirukia sayesinde tanıştık. Aslında en başta sadece kore taraflarından çıkma olduğu için ilgimi çekti. Sonra çizimlerine bayıldım. Konusuda normalde pek bir hoşlanmadığım ensest ilişki üzerinde uçmuş olsada sonuna doğru başka diyarlara gitti. Zaten öyle bir kurgu öyle bir anlatımı var ki sürükleyor sayfalar sizi.Yani gayet çekici bir yapım aslında. Üstelik bu zamana kadar okuduğum manga ve manhawalardan çok farklıydı. Değişiklik bazen iyidir. En azından yeni bir çizer girdi hayatıma Lee Hyeon Sook.

Konusuna gelince. Elimizde ikizlerimiz var Seh-Joon(erkek olan) ve Seh-Wah (kız olan). Birbirlerine inanılmaz derecede takıntılılar. Hani psikopatlık derecesinde desem yeridir. Ancak ilişkileri böyle yuvarlanıp giderken ikisinin arasına önce Shi-Yeon sonra Gi-Hoon’un girmesi ile allak bullak olur.İşte o evrelerde herkesin yüzü tek tek ortaya çıkacaktır.

İkizlerin arasındaki ilişki aşk mıdır, Gi-Hoon ne istemektedir. Kim kime ne yapacak falan bir sürü soru işareti ile devam ediyor son chaptera kadar tam anlamıyla anlamıyorsunuz olayları. Şahsen ben en başta Seh-Wah psikopat demiştim ama erken karar vermemek gerekiyormuş. Herkes birbirinden psikopat. Baya karanlık, zaman zaman iç karartıcı ve de kuchikirukia’nınde dediği gibi trajik bir seri. Ancak uyarı diyorum gerçekten ensest ilişkinin gayet net olduğu bir manhawa. Başta ve sonlara doğru biraz rahatsız olabilirsiniz ancak olayın gidişatı öyle ki bırakamıyorsunuz. Sonun merakı daha ağır basıyor.  Bu arada çizerin diğer işlerine bakma fırsatım olmadı ancak güzelmiş. Yani eminim korelilerin o her zamanki hem güldüren hem ağlatan zaman zaman düşündüren tarzı vardır. Haydi kolay gelsin bakalım.

Olayların İnsanı BEN

Bir bu eksikti oda başıma geldi. O ne mi? Cumartesi saat 13.00 te kuşumu veterine götürmek için annemle yola çıktım, kavşağı döndüm ve şaakkk bir bisikletli bana çarptı. Ciddiyim o bana çarptı. Hani zaten haklı ben çıktım ama o anı düşünebiliyor musunuz? Bir insana çarpmışsınız. Çocuk yerde yatıyor. Etrafınızda bir sürü insan. Hepsinden başka ses çıkıyor. Neyse yakınlarda polis varmış hemen geldiler. Ben arabayı kenara çektim. Hemen ambulans çağırıldı. Çocuğu aldılar götürdüler. Trafik çağırıldı. Bekliyoruz. Hani herkes gördü olayı nasıl oldu.

Kısaca burda da anlatayım(her ne kadar bıkmış olsamda) işte ben sağdan gidiyorum. Durağa yakınım önüm de solum da dolu hareket edicek halde değilim yani. Milim milim ilerliyorum. Zaten önümdeki de sağa, araya dönecek diye iyice yavaşladım. Hemen benim sağımdada park halinde bir pikap var. Adam kapısını açtı, binecek beni gördü hafif çekildi kenara benim sağım kapalı. Tam önümdeki aracın döndüğü araya geldim o park halindeki pikabın önünden bisikletli yola çıkıverdi. Benim sağ ön tarafa çarptı, pikap ile benim arabanın önüne düştü.

Şimdi normalde ben bir yere çarpsaydım sorun değildi. Ancak eminim bilginiz vardır bir insan işin içine girince olay baya ciddileşiyor. Neyse çocuğu aldılar götürdüler ben o polis memurları ile trafiğin gelmesini bekliyorum tam bir saat bekledik. Neyse trafik polisleride geldi. Ruhsatı verdik, ehliyeti verdik. Olayı dinlediler çizimleri yaptılar, alkol kontrolü yapıldı. Sonra dediler.” Şimdi sizin işiniz uzun. Çocuğun hastahaneden raporu gelicek. İki tarafında ifadesi alınacak. Ancak çocuk reşit değil onun ifadesini ailesinden birileri gelmediği sürece de alamıyoruz yani baya uzayacak bu iş” Dedim amanin yani ben şimdi karakola gidicem! Neyse bir memur benimle arabada beraber gidiyoruz. Bu arada kaza olduğunda yanımda ruhsat yoktu. Babamdan ruhsatı alacaktım. Hemen amcamı aradım dedim” Amca ruhsatı al gel kaza yaptım” Sağolsunlar iki amcamda süperlerdir 🙂 Nerde kalmıştım?

Hı karakola gittik yanımdaki memur dedi “Nezarete atmaya adam getirdim. Var mı içerde kimse” Dumurlardayım 😀 Neyse gülüştük geçtik falan. Sonra başka bir memur döndü dedi “Demek bisikletliye çarptın” Ben gayet rahat “Yok ben ona değil o bana çarptı” 🙂 Bir daha güldük biz ama bana soruyu soran memur “Herneyse” dedi. Kim bilir kaç defa duymuştur aynı mazereti ancak benimkisi gerçekten öyle oldu. Neyse ben içeri ifade vermeye girdim. Ama orda beklerken duyduklarıma inanamadım. Hani benim etrafımda bir şey olmayınca insan sanıyor ki hiç bir yerde bir şey olmuyor. Ancak intahar edenler, kayıplara karışanlar, hırsız olayları, aile kavgaları falan içim şişti. Sonra ifadeyi verdim işte. Çocuğun anneside geldi. Onunda ifadesini aldılar falan. Sonra savcı arandı aramızda anlaştığımız, iki tarafta birbirinden şikayetçi olmadığından çabucak halloldu. Neyse birde çocuk hastahanede oyalanmadıda hemen geldi. Gerçi zaten o şikayetçi olamazdı ben olurdum ama 🙂 Günümü mahfetti diye. Yanlız neyseki çocuğa başka bir şey olmadı, daha küçücükmüş ya 96’lı. Annesi ile birlikte çalışıyorlar bir cafede.

Bugünde gittik trafikten kazanın raporunu aldık. Ordaki memurda demez mi “Kızım hatalı sensin ters yönden gelen bisikletlinin önüne çıkmışsın” 😀 bende jeton o sen haksızsından sonra geç düştüde sonradan anladım onlar bana gülerken ben hala salaklığımın şokundaydım 😀

Sonuç olarak bir karakolum eksikti, sabıkam eksikti oda oldu. Hayırlı uğurlu olsun 😀 Gerçekten olayların insanı olduğumu düşünüyorum. Öyle de değil miyim yani? 😀 Bu arada kuşuma ne oldu biliyormusunuz zavallı sabahtan akşama kadar arabada kaldı en son akşam veterine gidebildik ilaçlarını aldık gagasını kestirdik. Şuan psikolojisi bozulmuş durumda. Ötmüyor, konuşmuyor, uçmuyor. O benden beter oldu 😦

Innocent Love

Bu aralar çekik gözlüler taraflarına adımımı ilk attığım japon yapımlarına sardım. Niyeyse Güney Koreden uzaklaşma var. Neyse olsun bu taraflardan da izleyip beğendiğim şeyleri paylaşmam lazım zaten öyle değil mi?

Aslında pek dizi tanıtmazdımda bu aralar niyeyse birden dizi aşkım körüklendi. Ayrıca yeni birşeyler izleyemediğim için eski defterleri açıyorum. Neyse efendim bugün size tanıtacağım dizinin adı “Innocent Love”. Kısacık bir dizi 10 bölümden oluşuyor. Oyuncu kadrosuda güzel. Konuda güzel. Önce kimler oynuyor onu söyleyeyim. Horikita Maki, Kitagawa Yujin, Kashii Yu ve de Narimiya Hiroki.

Konusuna gelince. Dizi günümüzden 7 yıl öncesinde başlıyor. Anne ve babasını yangında kaybetmiş iki çocuk. Kanon ve Yoji. Yoji yani büyük kardeş (abi) bu yangından sorumlu tutulur. Suçunuda itiraf eder ve tutuklanır. Kardeşi Kanonda bir katilin hatta anne ve baba katilinin kardeşi olduğu için kasabada hoş görülmez. Çalışmasını istemezler, sürekli arkasından laflar ederler. Anlayacağınız kızımız, zavallı hiç bir şekilde rahat bir hayat süremez. Ancak abisi suçunu kabul etmiş olsa bile o abisinin masumiyetine inanır. Sürekli ziyaretine gider. Ancak bir gün bunlara dayanamaz ve şehre gitmeye karar verir. Her ne kadar abisi ile eskisi gibi görüşemeyecek olsa daha abisininde isteği ile alır başını gider. Şehre geldiğinde ise bu sefer bambaşka olaylar yakasına yapışır.

Bir şirkete girer. Temizlikçi olarak çalışmaya başlar. Bir gün temizlikçi olarak çalıştığı, klisede çocuk korosunu çalıştıran ayrıca bir barda piyona çalan Nagasaki Junya’nın evindedir. Kızımız sürekli mutlu olan, gülümseyen insan fotoğrafları çeker. İşte Junya’nın evindede bir fotoğraf bulur onun gülümsediği. Tam albümden alıp cebe atacakken Junya bunu yakalar. Ancak kızacağı yerde kıza acıdığından olsa gerek “Onu alamazsın o benim için özel bir fotoğraf. Onun yerine beraber bir tane çekinelim” der. Kız bu davranışından çok etkilenir. Ancak Kanon’un dikkatini başka birşey çeker. Daima kilitli bir kapı vardır evde. Junya ve arkadaşı Segawa Subaru dışında kimse girmiyordur. Aslında herşey o kapının açılıp içeride ne olduğu anlaşıldıktan sonra başlar. Eski yalanlar, yeni anlaşılanlar, eski aşklar, yeni aşklar, aldatmalar, ve tabiki de ortaya çıkan gerçekler.

Dizi böyle bir konuya sahipken Horikita Maki’nin masumane oyunculuğuyla gerçekten adını haketmiş. Benim sıkılmadan, sonuna kadar heyecanla izlediğim bir diziydi. Size burda izlediğim Japonya semalarından güzel yapımları önünüze seriyorum. İlginizi çektiyse bir bakın derim. Pişman olmazsınız. Bu diziler gerçekten güzel yani. Şimdiden iyi seyirler.

Bu arada fark ettim ki hep Utada Hikaru’nun başlangıç müziklerini yaptığı dizileri çok beğeniyorum 😀 Bu dizininde opening parçası onun. Eternally-Utada Hikaru 🙂 Buda girişi buyrun izleyin sarmazsa izlemeyin 😀

Aslında içimden bu aralar hiç yazmak gelmiyordu. Neyden, nereden bahsedebilirim diye düşündükçe aklıma hiç birşey gelmedi. Sanki hafızam silindi gitti. Ta ki aklıma Deep Johnny Deep gelene kadar 🙂 Biranda filmleri gözümün önünde tek tek beliri verdi ve Düşler Ülkesini yazmaya karar verdim.(Sanki ben yazmışım gibi oldu 🙂 )

Bu film beni yine ağlatmayı başarmış bir filmdir.Gerçi her filmde ağlanacak bir yer buluyorum ve de ağlıyorum. Bunda da öyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Neyse gelelim konusuna.

Efendim zaten hepimiz Peter Pan’in hikayesini biliriz. Peki bu hiç büyümeyen, yaramaz ancak bir okadar da duygusal çocuğumuz nasıl ortaya çıktı biliyor musunuz? İşte bu film bundan bahsediyor. Bahsederkende sizi güldürüyor, hüzünlendiriyor. O hayal dünyasına giriyorsunuz sizde. Ancak benim en sevdiğim yanı tamamen gerçekçi bir dünyada sizi hayal dünyasına taşıyabilmesi.

İşte gayet gerçekçi bir hayal dünyası 🙂

Oyuncu kadrosunun da hakkını vermek lazım. Johnny Deep, Kate Winstlet, Dustin Hoffman, Radha Mitchell,Julie Christie ve gelecek vaadeden küçük oyuncu Freddie Highmore . Bu çocuk ne zaman ağlasa ya da ağlar gibi olsa dayanamıyorum ya. Boncuk boncuk ağlıyor 🙂 Gerçi şimdi kocaman olmuştur da o hala benim için küçük çocuk.

Şimdi filmimiz iskoç yazar J. M. Barrie’nin oyununun Londra sosyetesi tarafından beğenilmemesi ile başlıyor. Ancak zaten kendisi de biliyor oyununun iyi olmadığını ama kendinden çok fazla şey beklendiği için bunu bilsede sahneleniyor tabi. Neyse yeni bir soluğa yeni bir ilhama ihtiyaç duyarken parkta karşısına babaları ölmüş 4 çocuk ve güzeller güzeli iyi yürekli dul bayan Sylvia Llewelyn Davies ve ailesi çıkar. Bay Barrie ile Llewelyn Davies ailesi sık sık görüşemeye başlarlar. Hem çocukların hayal dünyasına kolayca girebilmesi, hem Bay Barrie’nin zaten hiç kaybetmediği geniş hayal gücü ile oynadıkları oyunlar, beraber geçirdikleri zaman hem Bayan Llewelyn Davies’in kaynanasını hemde Bay Barrie’nin eşini baya rahatsız etmeye başlıyor. Ancak herşeye rağmen görüşmeye devam ediyorlar. Bu arada Bay Barrie de hep yazmak istediği hikayeyi yazmaya başlamıştır.

Bu zamana kadar yazarın hiç yapmadığı, hiç yazmadığı kadar hayal dolu yapımı “Peter Pan” için ona şüphe ile bakan Tiyatro sahibi, hatta oyunculara rağmen provalar başlamıştır. Bay Barrie uçan çocuklar, hayvanlarla, perilerle konuşmalar ister ve doğal olarak büyük bir hayal kırıklığı beklerler oyundan. Ancak hayal kırıklığı oyundan gelmez…

İşte böyle bir film. Aslında film çok sade. Bakmayın içinde Peter Pan, tik taklayan timsah ya da korsanların olduğuna. Film tamamen gerçeklerin çerçevesinde işlenmiş. İzlemenizi tavsiye ederim. Öyle kafanızı çok yormayan, size içinizdeki çocuğu kaybetmeyin, hayallerinizden vazgeçmeyin diyen bu filmi izledikten sonra hayatınıza bir çok yeni şeyin girdiğini görecek ve şaşıracaksınız.

WHERE YOUR IMAGINATION WILL TAKE YOU?

Last Friends

Öncelikle ben hiç bu kadar vurucu bir dizi izlememiştim. Yani vurucu derken etkileyici, çarpıcı…vs diye gidiyor. Peki bu nasıl bir dizidir. Elimizde bir grubumuz var. İki ana karakterimiz var biri Michiru diğeri Ruka. Bunlar liseyi beraber okumuşlar ve çok yakın arkadaşlarmış. Ruka ilk gördüğü andan beri Michiru’yu içten içe seviyor. Michiru da Ruka’ya çok ama çok değer veriyor. Bunlar uzun zamandır konuşmuyorlarmış ancak bir gün şans eseri karşılaşıyorlar. Neyse Michiru’nun bir erkek arkadaşı var Kimbap bilir 1 litre of tears de oynayan Nishikido Ryu onun o 1 litre deki hüzünlü bakışları bu dizide çok korkutucu oluyor söyleyeyim. Neyse O da Sosuke’yi canlandırıyor bu adam işte ilgi görmeyen, ailelerinin aç bıraktığı belkide dövdüğü çocuklarla ilgileniyor. Yani sosyal hizmetlerde. Michiru kuaför. Daha doğrusu olmak istiyor ve bir kuaförün yanında eğitim alıyor. Alkolik bir annesi var birde annesinin sevgilisi gelip gidiyor eve onun için Sosuke bir kaçış yolu dünyasından . Ruka motocross yapıyor. Zaten kendisi erkek gibi. Erkek çekiciliğine sahip bir kız. Sonra Takeru var kendisi makyöz ve saç tasarımı yapıyor bayada başarılı birde akşamları barmenlik yapıyor. Eri var oda hostes. Grubun en görmüş geçirmiş kişisi. Ogura var birde o da pısırık bir insan karısından boşanmaya çalışıyor karısı bunu aldatmış. Eri’nin iş yerinden. Şimdi ben niye bu kadar insandan bahsettim çünkü bu insanların arasındaki ilişkiler dizinin konusu. Ama dediğim gibi daha önce böylesini görmedim. Aslında hala da görmedim.

Neyse demiştim zaten Ruka Michiru’ya aşık , Michiru Ruka’ya değer veriyor ancak Sosuke’yi seviyor Sosuke o kadar kıskanç bir insanki Michiru’yu herkesten kıskanıyor buna beraber yaşamayı teklif ediyor bizimki için bu kaçırılmaz bir fırsat tabi ve beraber yaşamaya başlıyorlar ancak o zaman Sosuke’nin gerçek yüzü ortaya çıkıyor ve zavallı Michiru’ya dayak atmaya başlıyor sırf kıskançlığından yapıyor bunları(tabi bunun başka bir yanıda var da söylemem). Hatta bir gün kız, erkek bir müşterinin saçını kesti diye etmediğini bırakmadı kıza. Zaten bunun gibi davranışlarından sonra Michiru Ruka’nın yanına taşınıyor. Neyse Takeru Ruka’yı seviyor Eri bunları ilk tanıştırdığından beri aslında daha önceside varda şimdi söylemeyeyim,birde ilerleyen bölümlerde Michiru da Takeru’dan hoşlandığını söylüyor. Takeru da küçükken ablası tarafından tacize uğramış ve kadınlara karşı antipatik bir duruşta. Ama çok iyi bir insan. Sonra Eri Takeruya yazıyor gibi oluyor. Aslında Takeru en başta onun arkadaşı hani Eri getiriyor eve kalması için.Birde Eri aynı zamanda Ogura ile görüşmekte bu da bunlara taşınıyor bir süre sonra. Baya karışık değil mi? Daha fazla anlatmayacağım çünkü spoiler verebilirim. Hatta şimdiden bile verdim baya. Ama kesinlikle izleyin pişman olmazsınız. Sonları nasıl olucak bu arkadaşların görün. Bu karmaşanın içinden nasıl kurtulacaklar. Kim kiminle kalacak, kimler kimleri seçecek… Yanlız o kadar heycanlı ilerliyor ki o da ayrı bir şey. Topu topu 11 bölüm. 1 günde biter yani. Tabi yüreğiniz dayanırsa.Ve emin olun öyle bir sonu var ki hiç kimseye kin tutmuyorsunuz. Yaşanan o kadar şeye rağmen. Çünkü her karakter kendi içinde hüzünlü bir hikayeye sahip. İzlemeyi düşünenlere iyi seyirler…

Son olarak çarpıcı bir öğe olan giriş parçasından bahsetmek istiyorum. Favorilerimden olan Utada Hikaru’nun Prisoner of Love parçası. O kadar yakışmışki diziye en başından çekiliyorsunuz yani. Neyse efendim baya karışık anlattım galiba ama ne zaman sizi hayal kırıklığına uğrattım bir izleyin diyorum :)Bu arada ayrıntı: Japonlar ruhun bedene kırmızı bir ip ile bağlı olduğuna inanırlar. Bu yüzden fotoğrafta kırmızı kurdele ile bağlanmış durumdalar. Gerçi bu benim yorumum ama çok zekice olduğunu düşünmüştüm 😀

 

Hemen girişinide bir ekleyeyim belki ilginizi çeker.

Ne Mülakat Ne İstanbulmuş Be!

Uyuduğum Yerden Bir Bakış 🙂

Dün tüm gün havaalanında kalarak tekrar Terminal filmini canlandırmış oldum. Gözüme kocaman görünen Atatürk Havalimanı aslında küçücük yermiş anladım. Bilmediğim, girmediğim, görmediğim yer kalmadı. Hatta cam bile sildim sıkıntıdan. Şaka maka 10 saat havaalanındaydım ya. İşte bu bir günlük İstanbul ve de mülakat sürecinde başıma gelenler ve yaşadıklarım 🙂 Okumasanızda uzunda gelse yazmazsam çatlarım 🙂

Geldim anasını satim sabahın köründe boeing ile buralara kadar. Ne oldu ama hiç. Biliyorsunuz zaten istanbula geliş sebebimi bilmeyenlerede söyleyeyim mülakatım vardı Efendim bugün saat 14.00 için mülakat randevum vardı zaten nerdeyse 3 saate yakın erken gelme durumum oldu. Tamam biliyorum tanıdık mekan ama işte ilk kez tek başıma geldim mülakat için İstanbul’lara. “Neden geldim İstanbula” şarkısını söyleyip durdum zaten 😀 Neyse 2 saat falan kala bir kız geldi yanıma hemşeri çıktık sordu işte “Efenim kabin memurluğu için sınav nerde” dedim “Valla bende bilmiyorum ok ile göstermişler şuraya doğru diye ama bilmiyorum yani” diye. Zaten Adana gibi bir memleketten gelmişsin kışın bile 10 derecenin altını görmez ilk baharda 9 derece olan bir yere e birde sigara kullanıyorsan vay haline benim gibi soğuktan k*çım dondu resmen. Neyse efendim ben dışarda sigara aşkına bekledim 1 saat kadar sonra bekleme yerine gitmeye karar verdim baktım bizim hemşerilerde bekliyor geçtim yanlarına oturdum. En güzel zamanlar onlardı. Yani belki mülakatı geçemedim ama en azından arkadaş kazandım bir sürü 😀 Neyse işte sohbet ediyoruz kulağımıza gelen mülakat sorularını falan konuşuyoruz kendi çapımızda yorumlar getiriyoruz, durmadan sisteme küfürler ediyoruz vs. Diyoruz işte “Acaba saçımızı toplasak mı?”, “Biraz daha mı makyaj yapsaydık?”, “Ayyyy şunun tipine bak” -mini etekleri giymiş konuşmaktan yoksun bir sürü salak kız vardı o da ayrı-. Ama bana malzeme tabikide 😀 Birde ben bazı şeyler anlatıyorum ağızları açık dinliyorlar. Bu kadar mı kültür seviyeleri düşük olur(Ya da bu tamamen benim geçemememle alakalı bulduğum mazeretler çünkü şuan diyorum anam ben böyle salaklarla çalışamazdım) Zaten bu gidişle bu şirket eleman alamaz 😀 Reklamı olur diye söylemiyorum şirket adını telif hakkı falan var muhahaha ne kadar ciddi bir müesese bu blog olayı yahu 😀 Nerde kalmıştım. Hııı tam benim randevu vaktim geliyor işte kızın biri geldi dedi ki ” Soyuyolar sizi bakıyolar vücudunuza dövme falan var mı diye” Yuh anam dedim ne oluyor ben soyunmam bana ne. Dövmeklerim var tamamda hani(yani kafadan elendim) olmasada soyunmazdım zaten 🙂 Teşircimiyim ben(tabi bu tamamen benim savunmam maksat fazlalıkları görüpte korkmasınlar 🙂 ) Bana arka çıkan bir kaç teyzede oldu tabi “Olur mu öyle şey” diye dedim “Yürü be teyze kim tutar seni”. Neyse kendimizi kurbanlık koyun gibi hissederken ( bu arada ben annemi aradım anne ben geliyorum dövmelileri almıyorlarmış) Annemde dedi “Hayır sen gir onlar sana desin başkasının lafına inanma” bu arada da sövüyor tabi bana “Ben sana demedim mi yaptırma diye” falan ayrı bir sinirimi bozuyor. Neyse “Tamam beeee” diye bir “heheyyyyt” çektim neyse bizim kasap geldi. “Saat ikide randevusu olanlar gelin bakim” gittik bizde aldı bizi götürdü. Telefonlar kapandı kimse kimseyle konuşmayacak dendi(sınavda değiliz ha sadece sıramızı bekliyoruz işlem tamamlamak için) Neyse işte gittik kaydımızı yaptırdık şipşak fotomuzu çektirdik boy-kilo için girdik. Bana dediler “sağ paçanı dizine kadar sıyır” neyse garipsememe rağmen sıyırdım. Yani neden sol değil sağ ya da neden ikiside değil 🙂 Sonra dediler “Dövmen var mı?” “Var” dedim. İçlerinden en uyuzu dedi “Tamam gidebilirsin”. Höynk dedim ne oluyor eyvallah byebye. Sonra diğeri en iyileri oydu “Sildirmeyi düşünüyorsan boyunu ölçelim sildireceğine dair imza atarsın””Ttamam” dedim bende ama içim kıyıldı sildirmek istemiyorum aslında diye. Neyse ölçüm için çıktık şak acı gerçek nerden 1.60 sın kızım. 1.57 işte. Kadın dedi “Sildirmene gerek kalmadı” 🙂 Oh be dedim. Sırf bu nedenden de geçemediğime üzülmüyorum 🙂 Neyse işte ordan geldim ana bina havaalanına uçağım 23.35 te ben bekliyorum 3 ten beri şuan saat 16.56 yazıyı bitiriyorum. Evet kokpitte yazıyorum şuan bunu bir yandan biramı yudumlayıp bir yandan da arjantin shinitzelimi yerken 🙂 Ama bırakında yiyim yani kaç aydır diyet yapıcam diye canım çıktı kepeklendim valla 🙂
Editliyorum kokpitten çıktından sonra yaşadıklarımıda anlatayım. Uyuyacak yer bakıyordum kendime. Aslında gözüme bir yer kestirmiştim 106 ile 107 kapısının arasındaki koltuklar. Ama ben kalkıncaya kadar doldu orası. Neyse bende başka yere gittim yaklaşık bir saat falan uyudum orda sonra orasıda doldu kalktım gözüme kesitirdiğim kapıya gittim. Oh mis tenha bir yer yine vurdum kafayı yattım bir saat. Bir kaç yer değiştirdim böyle. Sonra tekrar aynı yere döndüm. Size o koltuklarda yatmanın 5 şeklini gösterebilirim şuan 😀 Bu arad da benim yattığımı gören geldi yatmaya başladı. Biranda bir baktım yatakhaneye dönmüş benim mekan. Neyse sıkıldım bir baktım amcanın biri camları siliyor. Dedim “Amca çok sıkıldım bir el atabilirmiyim?” önce bir dumur oldu bu sonra aldım elime bezi sildim birazcık “Sağol”dedim amcaya. Eminim yasaktır böyle birşey ama halime acı heralde verdi bezi elime. Yani ben Tom Hanks gibi sıva falan yapmadım ancak cam sildim yani. Bir de biletimi değiştirebilir miyim diye numara alıp beklerken çinli bir kaç turist makinaya baya hor davranıyordu birde onlara yardım ettim. Dedim “Hop! take it easy mannnn!!!” 🙂 Neyse zamanı geldi benim kapı numarası belli oldu. Kapıya doğru giderken dedim bir lavaboya gidim. Aşağıya indim alman bir kız”Pardon” dedi ” Almancımısınız sizde” dedim ne alaka içimden almancıya mı benziyorum neyse. ” yok değilim birşey mi oldu?” İşte dedi “ben geldim ama kimse yok kapının burda kaybolmaktan korkuyorum senle takılabilir miyim?” “Peki” dedim “takıl bana hayatını yaşa”. Neyse başladı  bu anlatmaya bir hafta önce 18ine girmiş. Nişanlısı varmış bunun türk genci ailesi bu zamana kadar karşı çıkmıyormuş ancak şimdi yok demiş evlenemezsini. Buda Körl den atlamış gecenin bir vakti pasaportunu almış istanbula uçmuş burdan da Adana’ya nişanlısı orda karşılayacakmış ordanda Maraşa gideceklermiş. Vay be dedim hep filimlerde olur görüyormusun yakından görmüş oldum. Neyse işte mutlu sona bir kala. Uçağa bindim yastığımı istedim uyandığımda memleketimdeydim.
İşte başımdan geçenler oh be anlattımda rahatladım yani. Eğer sonuna kadar okuduysanız çok sağolun valla. Çenesizliğime katlandınız 🙂