Archive for Mayıs, 2010


Dün gece ya da bu sabah mı demeliyim -sabaha karşı 3 civarlarında izlemeye başladım- keşke daha erken izleseydim çünkü ağlamaktan başımın, gözlerimin ağrıyacağını biliyordum ve yatamayacaktım. Evet uyuyamadım uzun süre. Aklıma geldikçe hala gözlerim doluyor. Zaten ilk fragmanını gördüğüm zamanda o kısacık şeyde bile gözlerim dolmuştu.

Fim gerçek bir hikaye anlatır. Bu filmin yönetmenliğini ve senaristliğini yapan Ounie Lecomte’nin yaşamından bir kesit film. Olay 1975’te korede geçmektedir. Jin Hee 9 yaşında şirin mi şirin bir kızdır. Babası bir gün ona güzel bir çift ayakkabı, elbise, manto alır ve yola çıkarlar. Bir hristyan yetimhanesine gelirler ve baba hiç birşey söylemeden kızı orda bırakır gider. Film Jin Hee’nin yetimhanedeki günlerinden bahsetmektedir.

Hayatta bir tek babasına sahip 9 yaşındaki bir kız çocuğu için nedenini bilmeden, vedalaşmadan babasından ayrılmasının ona yaşattığı duyguyu sizde birebir yaşıyorsunuz. Kızın tabiri caizse babasına olan aşkını, güvenini uzun bir süre kaybetmemesi, sizin babasının asla geri dönmeyeceğini bilmeniz, elinizi kolunuzu bağlı gibi hissetmenize sebep oluyor ve o kızı kucağınıza alıp sımsıkı sarasınız geliyor. Bilmiyorum belkide bende babama inanılmaz derecede düşkün olduğumdandır, inanılmaz derecede etkilendim filmden. Özellikle kızımız bir şarkı söylüyor ki sonlarda o zaman bende ipler koptu. Birde unutmadan söyleyeyim film tamamen Jin Hee’nin gözünden anlatılmış. Siz onun bildiklerini biliyor, onun duyduklarını duyuyor ve sadece onun söylediklerinden hayatına bakabiliyorsunuz. İşin en güzel yanıda en etkileyen kısmıda bu. Babanın terkediş nedenini asla öğrenemiyorsunuz mesela.


Yetimhanede kalbini açtığı insanlarında gitmesiyle artık herşeyi kabullenen küçük ama kocaman yüreği olan Jin Hee aklıma inanılmaz derecede kazındı. Filmide bana hissettirdiklerinide unutabileceğimi hiç sanmıyorum. Aslında neler neler yaşanıyor farkındayım burda gördüğümüz yetimler aslında çok iyi şartlardalar. Ama onların yetimhaneye düşme sebepleri birbirinden acı. Ben şuan allak bullak oldum ne yazacağımı bilemiyorum ama şunu söyleyebilirim ki kesinlikle ertelemeden izlenmesi gereken bir film. İçinize işleyeceğinin garantisini veririm. Genç oyuncuların inanılmaz performansları, özellikle de başrol Jin Hee’yi canlandıran Kim Sae Ron muhteşem. Film hakkında daha fazla bilgi vermiyorum (zaten yazacak bir şey bulmakta zorlanıyorum) siz filmi tamamen kendi duygularınızla izleyin. Benden etkilenmeden.

Fragmanıda ekliyorum. En yakın zmanda izlemeniz ve düşüncelerini paylaşmanız dileği ile…


Reklamlar

Hello My Love (“v”)

Sevdiğin için nelere katlanabilirsin? Onun için neleri yapabilirsin? vs… Bir sürü soru kaldı şimdi aklımda bu filmi izledikten sonra. Açıkçası filmden böyle birşey beklemiyordum. Her zaman söylediğim birşeyi izledim ekranda resmen ve kesin gözüyle baktığım düşüncemde tereddütlere sebep oldu.

Neyse bu filmi uzun zamandır bekliyordum takip listemdeydi. Sonunda altyazı geldi ve ben 2 günlük maratondan sonra filmi indirip izleyebildim. Deydi mi? Evet deydi. Zaten çok ince olmasada ince eleyip sık dokuyup liseteye alırım ve şuan beni çok bir pişman eden olmadı.

Neyse hemen konusunu anlatıp film hakkındaki düşüncelerime geçmek istiyorum. Afişinden de anlaşılacağı gibi bir kadın ve iki erkek arasında geçen bir film bu. İki beyfendinin samimiyetine dair bir fikir veriyordur afiş eminim. Neyse Won Jae ve Ho Jung küçüklüklerinden beri beraberlerdir uzun süreli bir ilişkileri vardır. Won Jae fransaya aşçılık için okumaya gider ve 2 sene orda kalacaktır. Ho Jung aşklarına inanılmaz derecede güvenmektedir hatta kendisi radyoda Dj lik yapmaktadır ve olaylara hep aşk gözüyle bakar. Yaptığı programda ilişkiler hakkındadır. Gün gelir devran döner Won Jae Fransadan döner ve yanında Dong Hwa’u da getirir. Dong Hwa  şarapçılık okumuştur. Bir aşçı + bir şarap uzmanı + fransa (?????). Kızımız sevgilisinden evlenme teklifi beklerken onun soğuk davranışlarına bir anlam veremez. Taki bir gece Won Jae’nin evine gittiğinde gördüğü manzaraya kadar.

Olayları azıcık anladınız sanırım evet biz izleyici olarak çok net hissediyoruz olan durumu. En öz şekli ile Kız çocuğu sever çocuk kızdan vazgeçemez ancak aynı çocuk başka bir çocuğu sever ve bu çocuğun ikisi arasında karar verememesi geride kalan ikisi için kalp kırıklığıdır. Fakat işin güzel yani klişe giden bir yanı yok filmin. Sizi şaşırtmasını, garip durumun içinde normali yaşatmasını bilmiş. Aslında izleyince bana iki filmi hatırlattı. Bu film,  aklıma gelen filmlerin en güzel yanlarını en güzel şekilde işlemiş. İlki Frozen Flower koresineması.com da baya etki yaratan film, ikincisi ise Nacked Kitchen. Her iki filmde tabu yıkan filmlerdi ancak izlenmiş, bende dahil olmak üzere beğenilmişti (elbet beğenmeyen kesimde vardı).  Eğer bu filmleri izlemişseniz aklınızda kabaca bir düşünce oluşmuştur bu film için eminim.

Oyuncular birbirinden güzeldi. Kızımızın (Jo An) yüzüne bir çok yerden aşinayız “Bronze Medalist”, “Holiday”, “Little Prince”, “Spin Kick” vs… Beyfendilerden Dong Hwa(Sang Wook) ise Muhteşem kraliçe de oynamıştı Nam Bo’yu canlandırıyordu. Won Jae (Min Suk) Karakterini canlandıran beyfendinin de ilk filmi. Ki kendisini biraz Gong Yoo ya benzettim. Gong Yoo’nun tek olduğunu düşünenler üzerime çullanmasın 😀

Şimdi buralar filmi tam anlamayanlar için spoiler olabilir bu nedenle izledikten sonra okunmasını tercih ederim. En başta demiştim ya benim kesin olarak baktığım düşüncemde tereddüt etmeme neden oldu. İşte o düşüncem şuydu; Eğer sevgilim beni aldatacaksa veya terk edecekse mazeretinin “Ben eşcinselim” olması çok dokunmaz, hatta bunu keşfettiği için aslında biraz sevinirdim diyordum(tabi bunu benimle olan ilişkisinden sonra anlamasına biraz üzülürdüm heralde ama atlatırdım yani 🙂 ) İşte bu düşüncemi sekteye uğratan bir film oldu. İzlemeden önce başıma gelse net bir tavrım olacağına inanaırken şimdi “Ne yapardım ya? Gerçekten ne yapardım?” diye düşündüm yani. Bunuda sizinle paylaşmak istedim. Birde Siz ne yapardınız? Özellikle filmden sonra paylaşmak isterseniz kapılar sonuna kadar açık.

En yakın zamanda yükleme yapmayı düşünüyorum. Şimdilik fragmanı ile idare etmek gerek. Umarım sizede bana yaşattığı duyguları yaşatır. Aslında Yaoi okuyan bir kesimin bu filmi beğeneceğine inanıyorum. Okumayan kesim içinde değişik bir tecrübe olacaktır. Bu arada yanlış anlamayın film aşırı cinsellik içermiyor sanırım rtük buna +16 falan derdi en fazla 😉 Neyse işte fragman;

Böyle bir foto çekilecekse evlenirim hemen 😀

İlk magazinsel haberimi yapıyorum hadi hayrola:D Kang Hye Jung’u mutlaka tanırsınız. Ben bu kıza hastayım çok şirin bir insan gibi geliyor bana hani birebir bir sohbetim olmadığından anca tahmin edebiliyorum neyse geçenlerde Kimbap’a da bahsetmiştim bu kızın eşi Tablo (Hip Hop sanatçısı) CNN deki TalkAsia diye bir programa konuk oldu. Orda bunların bir bebeği olacağı haberini öğrenmiştim. “Amanin” dedim “nasıl yani ne şirin bir bebek olur o” diye içimden geçirmiştim. İşte bu sevgi tomurcuğu duygularımla şimdi bu çiftin düğün fotoğraflarını koyuyorum bir de 2 mayıs sabahı itibari ile bir kız çocuklarının olduğunu da müjdeliyorum. Yanlız benim gibi bir kız olursa işleri zor bir boğa olarak biliyorum yani 😀 Hadi bakalım allah analı babalı büyütsün. Bu arada adamı tanımıyorum ama iyi birine benziyordu programda, bu yazı tamamen Hye Jung içindir 😀

Bu filmden nasıl bu kadar geç bahsetmek aklıma geldi şaşıyorum. So Ji Sub gibi bir oyuncu oynuyor filmin hikayesi Kim Ki Duk amcama ait imkansızı başardım gerçekten.

Beni fragmanı ile inanılmaz heycanlandıran bir yapımdı. Bu filmde beni çeken bir şey var yarabbi nedir diye sorarken kendime Kim Ki Duk ismini o zaman görmüştüm ve anladım adamın kokusunu almıştım. Konu olarak okadar orjinal bir mafya işiydi ki benim gibi koreye gidip mafya olma hayallerine sahip bir kız için inanılmaz çekici gelen diğer bi unsurdu. Kısaca konusa değinivereyim unutmadan.

Rough Cut nam-ı diğer A Movie Is A Movie filminin konusu şöyle örgütün (yani mafyanın) 2 adamıdır Gang Pae ve yaptığı işlerden de bunalmıştır. Yalnız bu mafya üyesi adamımızın hayali hep aktör olmaktır hala da bu hayalinden vazgeçmemiştir. İkinci esas karakterimiz  Soo Ta ise hem oyuncu çevresinde hem izleyici çevresinde son zamanlarda sevgiden çok nefret duygusu ile karşılaşmaktadır. Çünkü kendisi öfkesini kontrol edemeyen kendini beğenmiş bir aktördür ve dövüş sahnelerinde oyuncu arkadaşlarıyla gerçek bir kavgaya başlar ve ona zarar verir. Gün gelir bu iki adam karşılaşırlar Soo Ta için filme oyuncu gereklidir yoksa kariyeri sonlanacaktır. Gang Pae içinde Soo Ta hayallerini yaşamada bir şanstır. Ancak tüm bu olayları ilginçleştiren bir istek vardır ki o da Gang Pae den gelir filmdeki dövüş sahneleri sonuna kadar gerçek olacaktır. Zaten bir mafya adamının filmde oynaması ekibe garip gelirken bir de bu tuzu biberidir.

Şimdi filmin en güzel yanı So Ji ve Kim Ki demiştim -en azından kendi adıma-. Fakat bunun yanında  filmin içindeki film, bir an aklınızın bulanması yani film çeken bir ekibinde arkasında onları çeken bir ekibin olması düşüncesi çok zevk verici. Şahsen ben set insanı olmayı çok istediğimden bu filmin setinde olma hayali kuşattı dört bir yanımı. So Ji Sub a inanılmaz derecede psikopat rolünü yakıştırıyorum. Bakışları ve göz yapısı ile yüzü bu tür rollere musait bence. Zaten genel anlamda rolünün hakkınıda veren bir oyuncu (e daha ne olsun). Kang Ji Hwan’nında hakkını yemiyorum ve onunda gerçekten muhteşem bir oyunculuk sergilediğini söylüyorum. Bu iki baş rol dışında filmde birde yönetmen var ki şirinlik ötesi özellikle “Action” diyişi hala aklımda.

Film ilerleyiş açısından çokta Kim Ki Duk tarzında olmasada sonunda aklınızdaki tüm şüpheler kaybolacak söyleyim. Üstelik bu denli bir filmin içinde yeşeren umutlar insanı mutlu eden  benimde sık sık gülme krizlerine girdiğim yerler var ki sonunda nasıl pişman ediyor sizi. Bir solukta izlenebilecek bir film. “Vurdu kırdı sevmem- dövüşen erkeklerde sıkıcı- ne bu dövüyorlar dövüyorlar yorulmuyorlar- bir insan bu kadar mı kavgaya meyillidir”  gibi cümleleri kuran ve böyle düşünen izleyiciyi bile film bittikten sonra bu tarz filmlere yöneltecek yapıdadır.

Söylemeden geçemeyeceğim Kim Ki Duk amcayı yarattığı Gang Pae karakteri yüzünden aşırı kıskanıyorum. Hatta Sadece onu geçtim bu senaryosu için çok ama çok kıskanıyorum (gerçi sadece kendine ait değil senaryo ama olsun onunda kalemi değmiş ben onu kıskanıyorum). Bir de pek cani falan değilim ama filmdeki Gang Pae öldüreceği adamların cebine yolculuk parası koyuyordu aşırı derece güzel bir imza olduğunu düşünmekteyim. Neyse daha fazla konuşmuyorum ve azıcık zevklendiyseniz izlemek istiyorsanız sizi daha fazla tutmuyorum. Fragmanına da bir göz atın bakalım.

Stres Bahçesi

Bilmiyorum hatırlar mısınız? Benim zamanımda ortaokulda tarım dersi, ev ekonomisi dersi falan vardı. Birde ticaret ile ilgili vardı ama onun tam adını hatırlamıyorum. Neyse bu üç derse bir kaç haftalık sürelerle girerdik. İlk ev ekonomisi dersine girmiştim aslında çok sevdiğim fen bilgisi öğretmenim Ahmet Ziyan başında diye tarımı seçmiştim ancak kontenjan dolmuştu ev ekonomisine kalmıştım. Neyse o da zevkliydi etek falan dikmiştik ve evet ben diktiğim eteği güzelce giymiştim borda deriden mini bir etekti 🙂

Sonra tarım dersine geldi sıra. Konu olarak tamamen ziraatti ancak uygulama saatine bayılırdım burdan dersi çok ta sevmediğimi anlamışsınızdır. Kabak, salatalık, domates ekmiştik. O zaman toprak ile oynamayı ne kadar sevdiğimi anlamıştım. Bitkiler ilk filizlendiğinde ya da ilk çiçeğini açtığında, ilk tomurcuğunu verdiğinde nasıl mutlu olurdum.

Her tenefüs üşenmeden okulun damına çıkar bitkilere bakardım. Şimdi bunları neden anlattım. “Bilgisayarsız dönemimde neler yaptım?” ” Pek bir şey değil” diye yazınca kızdım kendime “Olur mu öyle şey kendine küçük bir sera yaptın” dedim. Evet balkonumda domates ve biber yetiştirdim. Bir tane ortanca bir tane japon gülü aldım zaten var olan güllerlede ilgilenmeye devam ettim. Şimdi buraya onların fotolarını koyuyorum ilk mahsullerimi aldım çünkü 🙂

Beyaz narin japon gülü

Cherry cherry

en karizmatik biber

Başka Dilde Aşk-Olur Mu Olur-

Son zamanlarda türk sinemasından uzaklaşmış hatta yer yer soğumuş bir sinema sever olarak 2009’un incileri niteliğinde ki bir kaç güzel film ile kendi semalarıma uğramış bulunuyorum.

Özellikle bu film ile başlama istedim çünkü aradığını kendi özünde kendi beyazperdesinde bulamayan gençlerin (sanat, kalite arayan kesimden bahsediyorum) aradığını bu filmde bulacağına ve onları bu kendi camiyalarına heveslendirebileceğine inandığım bir yapımdı bu. Gerek senaryosu ile gerekse mekanları, renkleri ve müzikleri ile beni izle diyen bir filmdi. Fragmanını izleyip, beğenip ve “İşte bu” diyen sinemasevere hayal kırıklığı yaşatmayan bir filmdi bence.

Filmin konusana gelevereyim bu başladığım övgü dalgasından sonra. Onur duyma engelli ancak kendi ayakları üstünde duran ve bir kütüphane görevlisi olarak çalışan genç bir adamdır. Zeynep ise çağrı merkezinde çalışan ve çalışma şartlarından memnun olmayan hafif uçuk bir kızdır. Bu iki ayrı dünyaların insanları bir gün ortak arkadaşlarını verdiği partide karşılaşırlar. Zeynep parti boyunca Onur’un duyma engelli olduğunu anlamaz. En son parti çıkışı öğrenir ve buna kimsenin beklemediği bir tepki veririr. Onun için konuşmayan ve duymayan bir erkek mükemmel olacaktır. O akşam ilişkilerinin başlaması ile ikisinide hayatları değişecek. İnişleri ve çıkışları ile çevrelerinin tepkileri ile bu ilişkiyi yaşamaya çalışacaklardır. Bakalım nereye kadar nasıl ilerleyecekler.

Filmi alıp götüren performansı, arka plan çalışması ve kesinlikle senaryosu için Mert Fıratı ayakta alkışlamak gerek (alkışlıyorum 🙂 ) Eğer kendisini bu filmi ile tanımış olsaydım beni duyma engelli olduğuna inandırabilirdi. Filmdeki sinir krizlerini ayrı bir beğendiğim.  Kısacası doğal aktörlüğü, karakteri benimsemesi ve benimsetmesi yönünden benim için 1 numaraydı.

Saadet Işıl Aksoy için ise ne desem? Anlamışsınızdır pek hoşuma gitmediğini. Kendisi bir röportajında dizi seçimlerinde şansı olmadığını ancak filmlerde şanslı olduğunu söylemişti ki bence kesinlikle haklı. Gerek “Yumurta” gerek bu film olsun gerçekten şanslı ve doğru seçimler. Ama kendisinden çok daha iyi bir performans beklerdim. Zaman zaman kasıldığını ve karakterin havada kaldığını hissettim. Aslında bunun gerçek sebebinin Saadetin oyunculuğunun Mert’in oyunculuğu altında ezilmesi olduğunu düşünüyorum.

Filmde yan bir hikayenin olması baya iyi olmuş. Alt komşu evinden çıkmayan Kamuran’ın hikayesi monotonluktan kurtarıyordu filmi.

Birde söylemen geçemeyeceğim nedenini canım koreli oyuncuların boncuk boncuk göz yaşı döken karakterlere alıştırması olduğunu düşünüyorum ancak, filmin en can alıcı yerinde Zeynep karakterini kendini ağlamaya zorlama halleri sinirlerimi altüst etti. Ağlayamıyorsan ağlama Saadet’ciğim 😀 Neyse yinede izlenmesi gereken bir film.

Yazıyı güzel bir cümle ile bitiriyorum “Ceketimi burda unutmuş olabilir miyim?” (izleyenler ve izleyecek olanlar anlayacaktır)

“Bu genç bir adamın genç bir kızla tanışma hikayesidir. Ancak kesinlikle aşk hikayesi değildir.”

“Bir dakika nasıl yani?” Demeden geçemedim. Ama  sonradan bakıyorsun gerçekten değil. Bu demek değil  hiç aşk yok(gerçi tam karar veremedim ama). Neyse aklınızı karıştırmadan konusuna geçiyorum.  

Filmimiz zaten bir ilişkinin içinde olan çiftin geçmişlerine bir pencere açıyor. Örneğin ilk olarak  ilişkinin 290. gününden başlıyoruz, sonra ilk güne dönüyoruz sonra hop 3. gün anlayacağınız bir doğrultuda ilerlemiyor. Yani oğlan kızı görür aşık olur sonra kız oğlana bakar tutulur ve bir dizi olaylar yaşanır hikayesi değil. Burda daha çok oğlan aşka inanıyor ve aşık olduğu kız aşka tamamen karşı. Peki böyle bir ilişki nasıl ilerler?

Açıkçası bu filmin konusu nasıl anlatabileceğimi uzun uzun düşündüm ancak bulamadım. Ama filmde ki ayrıntılar çok güzel. Mesela ilişkilerin günlerini gösteren ekranın arkasındaki resimlere dikkat ederseniz o günün iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirsiniz. Filmin müzikleride ayrı bir güzeldi. Klasik bir anlatımı olmaması filmi izlemeye iten en önemli sebeplerden. Renkler, fazla ön planda olmasada yan karakterler, çok güzeldi. Birde ben esas oğlanımızı Heath Ledger a inanılmaz benzettim bilmiyorum siz ne düşünürsünüz. Sonuç olarak güzel ve izlenilebilir bir film diyorum. Değişik bir tat denemek isteyenlere, klişe işlerden sıkılmış olanlara birebir 😉

 

Şimdi bu içimdeki heyecanı nasıl anlatsam bilemiyorum. Şuan sitede olmak hatta yeni bir yazı ekliyor olmak inanılmaz bir duygu. Yazılarımı bitirdikten sonrada canım arkadaşlarımın bloglarına göz atacağım. Bakalım neler döktürmüşler, ne geyikler dönmüş.

Neler kaçırmışım neler. En önemlisi koresineması açılmışta haberim yok. Bu gün gördüm nasıl sevindim nasıl. Bana bu güzel duyguları yaşatan Fatoş ablama çok minnettarım 😀

Neyse bu bilgisayarsız zamanlarda ne yaptım. Tabiki çok bir şey değil.  Kendimi kıyıda köşede kalmış veya fazlaca övülmüş holivud yapımlarına verdim. Köşedeki film kiralama baya kar etti 😀 Aslında iyi oldu uzakdoğunun bir kez daha kıymetini anladım.

Sizleri çok özledim. Mangaları, animeleri çok çok özledim. Neyse bunu fazla uzatmadan. Bu film  izleme maratonunda yakaladıklarımı teker teker yazıya dökeyim dayanamayacağım 🙂