Archive for Haziran, 2010


Yar Bana Bir Eğlence…

Yaz geldi sanki hayat durdu ya! Aşırı derecede işsiz, güçsüz ve sıkıntılı bir insan oldum. Yapacak bir şey bulamıyorum -zaten canım da bir şey yapmak istemiyor-. Anca ye, iç,  yat başka bir şey yok.  Televizyon izlesem sıkılıyorum, film izlesem sıkılıyorum, oyun oynasam sıkılıyorum, okumaktan sıkılıyorum, uyumaktan sıkılıyorum, uyandığımda sıkılıyorum. Daha milyonlarca şeyden sıkılıyorum. Ahhhhhhhh!!!!

Kardeşimin kız arkadaşı ile konuşurken diyor bana “spora gidiyorum” diye. “İyi yapıyosun” diyorum “git sporcu gençlik”. Bana “Kilo aldım zayıflamam lazım” diyor. Ah evet gerçekten öyle hareketsizliken, kavun, karpuz yata yata büyür ya bende işte benimkileri öyle büyütüyorum. Bana diyor – yok canım siz yine de hareketlisiniz- Kocaman bir “Hadi Canım !!!!” Yaptığım tek hareket pc başında otururken sandalyemi sallamak o kadar.

Aigoooo, aigoooo! 21 yaşında bir teyze hatta nineyim. Belki onlar bile benden iyidir yani. Birileri şu monotonluğa son vermeli ama nasıl? Ama nasıl?

Annemin bana önerdiği çözüm yolunu duymak ister misiniz? “Kızım iki işin ucundan tut. Bak ütüler birikti sıkıntında geçer” Ya, ya tabi annecim emin ol geçer sıkıntım iki ütü yapmakla. Üstelik bu sıcakta en buharlısından ütü yapmakta iyi gelir. Alıştı heralde Mersin de iki temizlik yaptım diye 🙂

Hayır hani şey dışarı çıksam ne yapacağım? Evde otursam ne yapıyorum? Bir insan herşeyden mi sıkılır, bunalır?

Neyse Öyle bir içimi dökeyim dedim dostlar… BİRİ BENİ KURTARSIN!!!!!

Reklamlar

Hani bir zamanlar gönüllerimizi fethetmiş filmler vardı. Aşkların en güzelleri yaşanır ancak ne bir öpüşme ne de sevişme sahnesi olurdu. Zaten bizde aramazdık öyle şeyleri. Çünkü verilmek istenen duygu çok güzel anlatılmış olurdu. Bir gişe kaygısı yüzünden cinsellik ön plana çıkarılmazdı.

Böyle düşündüğüm zaman aklıma “My Sassy Girl, Windstrack” geliyor. İşte “Bangkok Traffic Love Story” de bu tür filmlerden. Hani bu bahsettiğim filmler kadar olmasada hakkı yenilmeyecek derece.

Konusuna kısaca değineyim. Kızımızın tüm yakın arkadaşları evlenmiştir. Geriye kalan son bekar dostu da evleniyordur. Arkadaşının düğününde içkiyi fazla kaçırıp aşırı duygusallaşan Mei Li düğünü birbirine katar. Düğün sonrası tam ayıkmadan arabaya biner ve malum sonuç. Kızımız şanslıdır ki yaptığı trafik kazasında ne kendi ne de başkaları yaralanır ayrıca ilk görüşte aşık olur. Ona göre bu adam yani Loong hayatının aşkıdır. Şans eseri bir kez daha karşılaşırlar. Bizimkinin eli ayağına dolaşır tabi. O günü atlattıktan sonra akşam işten dönerken tekrar bu beyefendi ile karşılaşır. Ancak Mei Li ilişkiler konusunda pekte tecrübeli değildir. Her şeye rağmen bizimkiler tanışırlar – hatta bunda Mei Li’nin sakarlıkları baya etkilidir- konuşurlar ve kızımızın aşkı gitgide büyür. Fazla aceleci, saftirik ve ilişkiler konusunda tecrübesiz kızımız ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmezken bir de kendine istemeden de olsa rakip kazanır. İşte bundan sonra komik, yer yer hüzünlü ancak genel anlamda romantik filmimiz başlar.

Tayland yapımlarına öyle aman aman bir düşkünlüğüm yoktur benim. Hatta çoğu zaman dönüp bakmam bile. Fakat “Lee” sayesinde bir izleme dürtüsü ile doldum. İzlediğime de pişman olmadım. Konuşmalarına alışamamış olsam da film bunu arka plana atmayı başardı. Kızın da şirinliği ile –Bir şekilde empati kuruyorsunuz- bağlanı verdim.

Filmin içindeki parçalarda inanılmaz güzeldi. En çok otelden, arkadaşının düğününden ayrılırken çalan parçanın sözlerini çok sevdim.

Yine hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Bunların bir bayramları var. Üç gün sürüyor. Bu süre zarfında çoluk çocuk sokaklara çıkıp su savaşı yapıyorlar. Muhteşem eğlenceli geldi bana. Gerçi su tasarrufu yapılması gereken şu zamanlarda pekte iyi bir aktivite olmasada bir zamanlar lisede yaptığımız daha sonrada müdürün odasına gitmek zorunda kaldığımız zamanlar aklıma geldi. 🙂

Bir birleri ile oynadıkları oyunda çok güzeldi. Zaman zaman arkadaşlarla takılırken ortama sessizlik çöktüğünde yaptığımız birşeydi bu. Pek bir tanıdıktı yani. Örneğin: “! ay hapisanede mi kalmayı yoksa bir evsizin ayağından çikolata yalamayı mı tercih edersin?” Tabi bu biraz iğrenç oldu ama biz böyle oynuyoruz o oyunu 🙂

Son olarak diyorum ki: İzleyin dostlar sizde pişman olmazsınız. Şimdiden iyi seyirler.

Haftanın Özeti

Tam işlerimi düzene sokmuşken bir anda ortaya Mersin’e gitme konusu atıldı. Üstelik bu Mersin’e gidiş planları tatil için yapılmıyor, tam tersine kırılan banyonun, değişen boruların temizliği için yapılıyordu. Üstelik bu geçtiğimiz  hafta için bir sürü planım vardı.

Hani yaz mevsiminin gelmesi ile finalleri biten üniversiteliler yuvalarına dönüş yapar ya, işte benimde bir sürü arkadaşım bu sebeple Adana’ya dönüş yaptı. Ve benim bir çoğu ile ayrı ayrı ayarlanmış, zorla bir düzüne oturtulmuş planlarım vardı. İşte bunların hepsi suya düştü. Üstelik çok sevdiğim bir arkadaşımın da doğum gününe katılamamanın verdiği hüznü yaşadım ki geçen senede katılamamıştım.

Yinede fena geçmeyen bir haftaydı, tabi yeni kavuştuğum blogumdan ve arkadaşlarımdan yine ayrı kalmayı saymazsak iyiydi. Aslında o kadar yoğun bir haftaydı ki bilgisayardan müzik açıp dinlemek ve bir yandan temizlik yapmak dışında pek bir eylemde bulunamadım. Akşamları da “Pert” olduğumdan anca bir kadeh şarapla zapping yapıp, ardından uyukluyordum.

Cuma günü için ayarlanmış “Paintball” macerası için eksik adam olduğumdan oda iptal oldu. Hatta takımın benim Mersin de olduğumdan bile haberi yoktu. Duyunca baya şaşırdılar. Ama sonrasında ne oldu dostlar kaktılar “Hop!” Mersine geldiler sağolsunlar. Burada geçen yorucu haftayı C.tesi gerçekleştirilen “Tekila” partisi ve ardından yapılan “Bira” cilası ile atmış bulunmaktayım. Yapılacak bir şey olmamasına henüz sezonun açılmamasına rağmen kafalar bir hoş, yer yer “Zum” olduğumuz dakikalarda “Gondol” sefası ile kendimize geldik. Parkta resmen çocukluğumuza döndük. Gecenin bir vakti kahkahalarla sessiz ve genç nüfusu az, yaş ortalaması 30 üzeri olan, çocukluğumun geçtiği güzelim sitemde hoş bir gece daha geçirdim.

Bu arada annemin yeni bir yüzünü gördüm. İşte bir anda gelişen bu seyahat yüzünden arşivlemeye başladığım Coffee Prince’in ancak 5 bölümünü indirebilmiştim. Anneme “Anne bak elimde güzel bir dizi var ve sadece 5 bölüm. 1er saatten 5 saat izleyelim mi?” dedim. Annemde “Tamam neden olmasın” dedi. Ve böylece CP’nin ilk 5 bölümünü tam 6. kez izlemiş oldum. Annemin de artarda 5 bölüm izlemesi hatta “Eee bunun devamı yok mu? Hani 6. bölüm” sorularını yöneltmesi resmen beni dumur etti J Üstelik şart koştu bana “Adana’ya dönünce hemen devamını indiriyorsun ona göre!” Vay canına bu işe ne denir? Tabi ki de “Allah be!”. Bir kişiyi bağımlı yapmaya çalışırken şuan iki kişinin bana uyguladıkları baskının altında eziliyorum J Hele bir de annemin sonun da neden ona “Omunim” diye seslendiğimi anladığı “Evreka” anını görmeliydiniz. Baya güldük karşılıklı.

İşte sizlerden uzak böyle bir hafta geçirdim. Bazı zamanlarda “Tanrım ben burada ne halt ediyorum?” isyanlarındaydım. Bazen “Aslında geldiğim iyi oldu” dedim. Eski aşklarla karşılaştım, yenilerine yelken açamadım J Ancak yılların eskitemediği dostluklarla geçen anın değerini bir kez daha anladım. Nerede, nasıl bir halde olursan ol onlarla olan küçük bir sohbet dünyaya bedel. Benden bu kadar dostlar. Bir neler yaşadım yazısının daha sonuna geldim. Kendinize iyi davranın.

Bence yayınlandığı döneme damgasını vurmuş bir dizi Cain and Abel. Hem oyuncu kadrosu ile hem senaryosu ile alkışı hak ediyor. Konusu itibari ile bir intikam alma, kıskançlık ve koltuk mücadelesi. Şöyle ki:

Cho In (So Ji Sub) başarılı bir doktordur. Uzun bir aradan sonra abisi Seon Woo yurt dışından gelir. Seon Woo (Shin Hyun Joon) çok iyi bir beyin cerrahıdır. Hatta John Hopkins doktorudur öyle diyim siz anlayın. Memleketine döndüğünde hastanede yeni bir bölüm açmak ister kendi uzmanlık alanı ile ilgili. Başında da tabiki kendini görmek ister ve en büyük destekçisi annesidir. Bunun yanı sıra sevdiği ve arkasında bıraktığı kadın olan Seo Yeon(Che Jung Ahn) ile yeni bir başlangıç hayali kurar. Ancak hastahaneye döndüğünde babasının hastahenin yönetimini Cho In e verdiğini hatta sevdiği kadın Seo Yeon’nın da kardeşi ile ilişki halinde olduğunu öğrenir.

Cho In babasının hastalığı için Çin e gittiğinde Seon Woo’nun annesi Cho In in öldürülmesini ister. Fakat herşey istenildiği gibi gitmez. İşte herşey bundan sonra başlar.

Ben bu diziyi MISA dan sonra izlemeye başladım. Açıkçası ilk iki bölüm ile “Allahım yine mi aynı şey. Kalbim buna nasıl dayanır ” dedim. Fakat dizi ilerledikçe farklılık ve muhteşemlik ortaya çıktı. Oyuncuların performansı, hikayenin kurgusu ile beni resmen kendisine bağlayıverdi.

ilk olarak diziye ismini veren şeyi araştırdım. Kabil ve Habili. Bilmeyenler için kısaca anlatayım. Kabil kardeşini öldürerek ilk cinayeti işleyen insan olmuştur. Habil de intikam isteyen.

Bu dizide ben yine kendimi tutamadım ve bazı yerlerinde çok ağladım. Bir çok zaman duygu karmaşası yaşadım. Ve en çok nefret duygusunu hissettim. Bazı şeyler benim mantığıma inanılmaz tersti. Ayrıntı vermeden söyleyeyim özellikle Seon Woo’nun annesi olucak k**tak’ı deli gibi dövesim geldi. Hangi anne oğlu için ölüm emir verir( Gerçi bu konu sonra sarpa sarıyor da işte genel anlamda öyle). Sen kim oluyorsun be kadın! Ve Seon Woo nasıl bir abisin ki sen canın kardeşine karşı yapılan bunca şeyi sindirebiliyorsun. Ama o karaktere biran acıdım, onun için üzüldüm ve yine ondan nefret ettim.

Oyunculardan birebir bahsetmek isterim.

So Ji Sub as Lee Cho In

Cho In (So Ji Sub ) için söylenecek pek birşey yok zaten. Yine oyunculuğunu konuşturduğu bir dizi. Ben hep söylerim “Bu adama özellikle sert bakışları çok yakıştırıyorum” diye. Ancak bu dizide tüm o intikamın yanında birde aşık oluyorki. Aşık olmak ona inanılmaz yakışıyor 🙂

Shin Hyun Joon as Lee Seon Woo

Seon Woo (Shin Hyun Joon ). Galiba izleyicilerin hepsi bu dizi ile bu adamdan nefret etmiştir. Ben bile kara listeme almıştım. Ancak bunları hissettiysek işte ne kadar iyi oyuncu olduğunu kabul etmemiz gerekir. Helal olsun ne diyim 🙂

Han Ji Min as Oh Young Ji

Young Ji (Han Ji Min ). Şirin mi şirin rehber kızımızı canlandıran oyuncu. diziden sonra adı So Ji Sub la çok anılmıştı. Dizideki en fedakar karakter. Aşkı için herşeyi göze alan, herşeyi yapabilecek potansiyele sahip.

Chae Jung Ahn as Kim Seo Yeon

Seo Yeon ( Chae Jung Ahn)  ise nedense aklımda çokta yer edinememiş bir karakteri canlandırıyordu. Aslında Cho In için en çok çabalayan oydu. Hiç bir zaman öldüğüne inanmadı. Böylece kalbimi kazanmıştı. Ancak baskın bir karakter değildi benim için.

Yan karakterleride unutmayalım. Acildeki bayan doktorumuz ki Cho In in hep destekçisi olan Hyun Jo (Ha Yoo Mi) ve onun yanındaki yine diğer bir doktor Jin Geun (Kwon Hae Hyo) diziye renk katan karakterlerden.

Sonuç olarak hiç sıkılmadan soluk soluğa izlenebilecek, aşkında, dramında, aksiyonunda bolca olduğu bir dizi. Hatta ben TRT ye yayınlamaları için mail atacaktım ama sonra fazla olacağını düşündüm. Çünkü Prime Time’lık bir dizi kendisi 🙂 İşte böyle birşey. İzleyin, izlettirin. Hatta diretin 🙂

Bu arada soundtrack’ti de muhteşemdir. Tavsiyem Howl-Oomyeong parçasıdır 🙂

Şuan çok uzun zaman önce yapmam gereken bir şeyi yapıyorum. Başlıktan da anlaşılacağı gibi Coffee Prince ile alakalı birşey. O da bu güzel diziyi arşivlemek. Görünen şey diziyi arşivlerken sabahlayacağım. Ancak sonuna kadar değeceğine inanıyorum. Hem kendim için hemde kendime edindiğim “Koreye bakış açısını değiştirme” amacı bağbında yeni bir hayran yaratma şansının  doğmuş olması açısından.

Yalnız bu bir Coffee Prince tanıtımı olmayacak. Tamamen bu dizinin bana getirdikleri ile ilgili. Hemen başlıyorum.

İlk olarak bu dizi bir bağımlılık. Ne kadar izlesemde bıkmıyor hatta zaman zaman durup “Coffee Prince izlemeliyim” diyorum. Ve en azında en sevdiğim yerlerini izleyerek kendimi rahatlatıyorum. Gerçekten tam bir terapi 🙂 Yani bana yeni bir bağımlılık getirdi 🙂

Beni “Barista” olma hayalleri ile doldurdu. Artık bir kahveciye gittiğimde etrafta “Barista” arar hatta ve hatta varsa hop yanında bitip konuşma isteği yaratan bir dizi oldu. Resmen yüzsüzlük getirdi 🙂

Cerez gibi kahve çekirdeği yer oldum. Hani kahvecilerde torbaların içinde kahve çekirdekleri oluyor ya tatmalık. İşte ben onları ceplerime doldurup içtiğim kahvenin yanında atıştırmalık yapıyorum kendime 😀 Çıkıştada eve götürüyorum 🙂

Latte manyağı oldum. Biliyorsunuz dizinin bir bölümünde “Latte Art” gösteriliyor. Birbirinden şirin desenler yapılıyor. işte Lattem şekilli gelmeyince içesim kaçıyor biran. Ve bu sanatı uygulayan Jimmy Joker’den başka bir yerde içmiyorum.

Diziyi izledikten sonra Baristalık namına ne varsa araştırdım. “Eğitimi nasıl alınıyor? Nerelerde veriliyor vs” gibi.” Barista olsam mı? Beni İtalyaya gönderirir misin?” gibi bir muhabbet açacak cesareti bulduğum babamında “Bir o eksikti zaten. Git ne istiyorsan yap” diye karşılık verdiğinde bunu bir tersleme olarak algılamayıp sevinçten yarılabilecek duruma geldim 🙂

Nerde scooter üstünde bir bayan görsem. Eun Chan aklıma gelir oldu. Ve her defasında “Bende istiyorum ya banada alın” diye direttiğim bir durum yarattı. Verilen cevapta: Oldu sana scooter alalımda millet seni sıkıştırsın, laf atsın bizde sende katil ol emi!

Yine kahve içmeye gittiğimde olmayacağını bile bile sahibinin Han Kyul olabileceği düşüncesi ile kafede kendi kendime gelin güvey olmaya başladım.Aynı zamanda orada çalışan garsonları hep bizim princelerle karışlaştırıp “Şimdi burda Kim Jae Wook olacaktıda izleyip sevap kazanacaktım” diyorum.

En önemlisi müzikleri inanılmaz bir bağımlılık yaptı. Belkide Kpop’a falan yönelmemin nedeni dizinin soundtracktidir. Kendi memleketimde pop müzik dinlemeyen bir insan olarak oranın en klişe şarkıları bile ninni misali dinlenilesi geliyor. Dinledikçe ayrı bir mutlu oluyorum. Özelliklede bana kazandırdığı Tearliner 1 numara 😉

Kore camiyasına zorla sürüklediğim arkadaşım Pınar ile (ki kendisini bugün bu diziye başlatmış bulunmaktayım. Tüm bu arşivleme olayı aslında onun sayesinde çıktı ortaya) açmak istediğimiz kafe dükkanı hayali daha da bir depreşti. Sürekli bir kafe sahibi olma düşüncesi beynimde yankılarınıyor. O tatlılardan ben kahvelerden sorumlu. Ne kadar muhteşem bir hayal değil mi?

Her fincanı selülit potansiyeline sahip kahvelerden bardak bardak içerken artık suçluluk duymuyorum 🙂 Heralde şu bikini, pilaj mevsiminde bana getirdiklerinin en kötüsü bu olsa gerek.

Ah birde evler var tabi. Ordaki evleri gördükçe ben burda ev sahibi olamayacağımı düşünüyorum. Hiç bir evi beğenmiyorum. Aklıma koyduğum daireyi bulana kadar bana rahat yok. Birde burda o tür evlere benzeyenlerin fiyatlarını düşündükçe bir garip oluyor. Ancak, galiba eğer bir şans bulursam gözüm kapalı milyarlık borcun altına girer alırım.

Tamam daha fazla yazıpta kendimi “Deli” olarak göstermek istemiyorum. Yeterince rezil ettim sanırım. Tüm kirli çamaşırlarımı döktüm ortaya. Hatta şuan nasıl böyle bir yazı yayımladığımı da bilmiyorum 🙂 Ancak Sevgili Coffee Prince dostlarımın beni anlayacağına inanıyorum. 😀

Anaa birde şu var.” Kore dizilerine bayılıyorum” deyip Coffee Prince izlememişleri kore severden saymıyorum (ahanda çok feci bir laf ettim 🙂 )

Neyse bitti bu kadar 🙂

Aynı benim hissettiklerim

Yaz mevsimini sevmiyorum. Hiç bir zaman sevemedim. Hatta “Ayol yaz mevsimini nasıl sevmezsin” diyenlerede bir kafa çakasım gelir hep. Farkında değiller, onlarda aslında tatili seviyorlar. Yoksa vıcık vıcık terlemenin, nefes bile alamayacak kadar fazla olan nemin neresini seversin bilmiyorum. Denize girmeği problem yapan var. Ancak denize girmek için Mayıs Nisan muhteşem aylar. Su tertemiz olur, soğuk olur, sakin olur. Daha ne istiyorsun kardeşim.

Yemin ederim durduğum yerde yapış yapış oluyorum. Nasıl oluyor anlamıyorum ama oluyor işte. Sürekli suyun altında dursam bile işe yaramıyor. Bu nasıl bir havadır. Zaten Adana yazları küçük cehennem. sıcaklıklar nem derken hissettiğimiz 60 dereceği falan buluyor. Beni saklama ortamının sıcaklığı 20 derecenin üstüne çıkmamalı oysaki 🙂

Yok yok karar verdim ya Alaska’ya ya da Grönland’a gidicem. Tam benlik mekan. Arada kuzey kutbunada uğrayabilirim hem . Ne güzel olur. Kuzey ışıklarıda gecemi renklendirir. Gerçi şu küresel ısınma yüzünden ordada sıcaklıklar artıyor. Yakında orasıda beni kesmeyecek. Sevgili kutup ayıları ile beraber benimde neslim sıcaklarla tükenecek gibime geliyor.

Kış gelsin artık!

Dizi ile gerçeği ayırabilen bir insanımdır. Ancak bu dizi için “Allahım ne var bende içinde olsaydım” dedim. Hemde tüm dizi boyunca 🙂 Nedenine gelince dizinin konusu tabikide.  Dizi yönetmenleri, oyuncuları, asistanları; bunların hem özel hem iş hayatını ve işlerin yapım sürecini ele alıyor. Konusunu kısaca anlatayım;

Jin Oh ile Joon Young üniversiteden beri tanışırlar. Hani sanbae ilişkileri vardır. İkisi birbirini üniversitede çok sevmiştir. Ancak daha sonra ikiside başka aşklara yol almıştır. (Açıkçası neden olduğunu hatırlayamıyorum ama zaten izleyince öğreneceksiniz 🙂 ) Her ikiside yetenekli genç yönetmenlerdir. Yolları tekrar kesişince diyalog kurmaları gerekir. Ve o diyalog beklenen sonucu doğurur. Tekrar beraber olurlar. Ancak olaylar zinciri bundan sonra oluşmaya başlar. Bir yandan özel hayatları bir yandan dizileri ve çıkan sorunları derken hangisi onların çektiği dizi, hangisi sizin izlediğiniz bir ara birbirine giriyor. E tüm bunlara birde, oyuncular, onların aşkları, asistanlar vs girince ortaya inanılmaz derecede dinamik bir dizi çıkıyor.  Oyuncularda birbirinden kaliteli olunca izlemeye doyamıyorsunuz.

Yanlış hatırlamıyorsam gerçek hayatlarında da bu dizinden sonra bir ilişkiye adım atan Hyun Bin ve Song Hye Kyo boş rolü çekiyor. Aralarındaki elektirik izlerken ekranımdan resmen bana doğru esiyordu. Ayrı bir gerçeklik yani. Diğer oyuncularda birbirinden tatlı aslında hepsini bir yerlerden tanıyorsunuz özellikle diğer bir bayan oyuncuyu. Dizide kaprisin alasını yapan, yaşlanmaya başlaması ile eski popüleritesini kaybetmek ile karşı karşıya kalan, bir çok kişinin “İllallah” ettiği ama yumuşacık bir kalbe sahip bir oyuncuyu canlandırıyor. Kim mi? Tabiki Bae Jong Ok. Kendisini Herb filminden hatırlayabilirsiniz. Ölmek üzere olan bir anneyi canlandırıyordu.Ben bu kadına hastayım diyebilirim. Gülüşü bir insanın bu kadar mı tatlı olur ya. Benim yanımda hatun sadece kahkaha atsın yeter yani 🙂

Tecrübeli oyuncuların yanında yeni yüzlerden yok mu? Var. Hani en azından benim için yeni yüzlerdi 🙂 Mesela kasıntı, kendini beğenmiş ancak çektiği diziler %30 reytingin altına düşmemiş yönetmenimiz Gyu Ho’yu canlandıran Uhm Ki Joon. Ve yine onun tarihi dizisinde ilk oyunculuk denemesini gerçekleştiren ve inanılmaz şirinlikte, saflılıkta genç bir oyuncuyu canlandıran Seo Hyo Rim.  Asistan kadrosunuda unutmayalım. O ikisi yani Choi Daniel‘in canlandırdığı Soo Kyung ve Lee Da In‘in canlandırdığı Min Hee karakterleri diziye inanılmaz derece yakışmışlardı. Resmen eğlence kaynağıydı. Birde amca takımı var. Tüm tecrübeli oyuncuları toplamışlar. Onlarada dizilerden, filmlerden gözümüz aşina. Mesela Coffee Prince’den Barista ustası Kim Chang Wan. Ne şirin adam ya!. Sonra Kim Gab Soo‘da yine en sevilecek, hatta gıbta edilecek, belkide en çok sempati duyulacak olan tecrübeli yönetmen Min Chul’u canlandırıyor.

Benim en çok sevdiğim şey neydi biliyor musunuz? (aslında dizi ile ilgili sevmediğim bir şey olmadığından hep sevdiğim şey diye yazıyorum. Birde.. Birde… Birde…-Bu böyle gider 🙂 ) Dedim ya dizi içinde bir dizi çekme olayı var. işte çekilen dizi içindeki oyuncular kendi işlerini yapıyorlar. Tamam açıklayamadım. Yani onlar iki kameraya oynuyorlar. Bir dizi içindeki diziye birde diziye (Umarım açıklayıcı olmuştur, olmadıysada izleyince olur 🙂 ) Onlarda siması tanıdık kişiler ve yine sevdiğimiz aktör ve aktrisler(ne zor kelime ya). Yine hatırlatma seansları yapıyorum. Mesela dizide “Korenin annesi” ünvanlı şirin mi şirin harbiden benim bile “Omma” diyebileceğim bir oyuncuyu canlandıran Coffee Prince’de de Gong Yoo‘un annesini canlandırmış Kim Ja Ok.

Anlayacağınız konu güzel. Oyuncular güzel. Alan memnun satan memnun. E izlemeyeceksinizde ne yapacaksınız 🙂 Bu arada ben mutlu mesut gibisinden kısaca anlatıverdim. Ancak içinde tabikide o sevdiğimiz kore dramı var. Olmazsa şaşırın tamam mı?

PS: Dizi tanıtımlarında nedense çok bir becerikli olduğumu düşünmüyorum. Bölüm bölüm olunca nasıl anlatmam gerektiğini şaşırıyorum. Birde fazla spoiler verip can sıkmakta istemiyorum. Affınıza sığınaraktan sıvışıyorum 🙂

Sıcağı sıcağına yazıyorum. Film listesini karıştırırken ismiyle dikkatimi çekmiş bir yapım bu. Her ne kadar çeviri ile benim listede gördüğüm isim uyuşmasada ikiside tatlıydı. Aslında çok ama çok klasik bir hikayeydi benim için. Çünkü böyle filmlerden bir sürü izledim. İsteyen olursa onlarıda söylerim 🙂 Gelelim filmin konusuna.

Annesini çok küçük yaşta kaybeden bir kızımız var. Adı Kim Si Eun. Şirin mi şirin bir kız. Ailesinin işi atlarla. Onları yetiştiriyorlar. Si Eun ahırlarındaki General isimli atı annesinin yerine koyar. Onunla yer, onunla içer. Ancak babası onun atlardan uzak durmasını ister. Aradan yıllar geçer General doğum sırasında ölür, yavru hayatta kalır. Si Eun kendi geçmişini hatırlar biran.  Tam tayı öldüreceklerken onları durdurur ve ona kendisinin bakacağını söyler. Ne kadar annesi olmadığı için yarışmayı öğrenemeyeceğini söyleselerde Si Eun vazgeçmez. Kendisi nasıl annesiz büyüdüyse oda büyüyebilir. Bundan sonra ikisi yakınlaşmaya başlarlarlar. Taki babası kızının kendisinden gizli jokeylik sınavına girdiğini öğrenene kadar. O zaman Thunder’ı (Bu ismi ona doğarken çok fazla şimşek çaktığı için vermiştir) satar. Kızımızda evden kaçar ve jokey olur. Sonrasında ne mi oluyor? Hayatta söylemem 🙂 Ancak Kore diyince aklınıza ne geliyor?

Filmde bir sürü tanıdık yüz var. The Happy Life’ın bateristi, A Moment To Remember’ın şizofreni uzmanı doktoru ve başrolde çok yakından tanıdığımız Im Soo Jung. Tüm oyuncular muhteşem bir performans sergilemişler. Zaten bu kız ağlamasını iyi becerir tabi şirince gülümsemesinide.

Dediğim gibi konu sıradan, oyuncular tanıdık vs. Ama bunlar sizin filmden zevk almanızı engelleyen faktörler değiller. Zaten Kore dedik mi illede değişik olucak deriz ya. Hayır bu filmde Kore değişimi rüzgarları esmiyor. Yinede ağlattı mı beni – Aa evet- güldürdü mü peki -Aa onada kocaman bir evet. Açıkçası izlenilebilir bir film. Helede benim gibi bir zamanlar Nalbant, sonrasında At Antrenörü olmak istemiş ve atları inanılmaz derecede seven bir insansanız kaçırmayın.  Fragmanı;

Birde güzel mi güzel bir şarkı vardı ki içinde  bir kuple sözlerini buraya yazmak istiyorum.

Seninle ilk tanıştığımızda sen küçük bir kızdın

Saçında menekşeler…

Bana gülümsedin ve dedin ki…

“Bir kuş gibi gökyüzünde uçmak istiyorum”

Seni bir daha gördüğümde, zayıf ve yorgun görünüyordun

Yüzünde bir kaç damla gözyaşı

Bana gülümsedin ve dedin ki

“Üzücü bir olay olmasa bile ağlıyabilirim”

-Bu da şarkının videosu-

Biri Belgesel Mi Dedi?

Ben tam bir belgesel tutkunuyum. Yani saat takip edip, izlediğim programları yakalarım ve kimse beni rahatsız etmesin isterim. Takip ettiğim programları kaçırmamaya çalışırım ama genel anlamda boş durmak yerine belgesel izlemeyi tercih ederim. En çok izlediğim programlardan  bahsetmek istiyorum. İlk olarak yılların eskitemedeği Mythbusters

MYTHBUSTERS


Bu kadar manyak ve bir o kadar bilgili hatta bildikleri ile manyaklıklarını ortaya çıkartan insanlar bir araya gelirse böyle muhteşem bir program çıkar ortaya. Bu insanlar kimlerdir? Asıl MythBusters programı 30 yılı aşkın özel efekt tecrübeleri olan Adam Savage ve Jemie Hyneman ile başadı ve daha sonra bu ekibe Tori Belleci, Kari Byron ve adamım Grant Imahara katıldı. Nedense hep Grant’e ayrı bir sempati duydum (nedense diyorum ama nedeni açık kendisi Japon 🙂 -Programda türk varmış gibi seviniyorum, manyaklık bende-)

Tamam ilk olarak Adam dan başlıyorum.

En Karizmatik fotosunu koyasım geldi 🙂

Adam Savage kahkası, Jamie’ye sürekli “Jamie’ciğim” demesi, heycanlı yapısı ile gönlümü fethetti. Yıllarca hevesinden kişiliğinden hiç bir şey kaybetmedi. Sadece saçları uzadı o kadar e tabi birazcıkta kilo aldı. Ancak bunlar onu yinede denenemesi gereken efsanelerden alı koymadı. Bir efsanede gazını tüplere doldurmuştu ateşlenince kaybolacak mı diye. Bir keresindede tüm kameraların önünde bir uçak klozetine oturup popusu basınçla sıkışacak mı sıkışmayacak mı denemişti.  Kendisi beni en çok güldüren MythBuster’lardan biridir. Bu arada kendisi bir aile babasıdır ve her defasında böyle babam olsaydı dedirtir bana. Alamet-i Farikası: Sürekli taktığı kovboy şapkası ve siyah,kemik gözlükleri.

Jamie Hyneman seride formundan hiçbirşey kaybetmeyen tek şahıs diyebilirim. Zaman zaman bıyıkları fazla uzamış olsada pek göze batmadı. En baba görünen kendisidir ama bazen öyle laflar ederki koparır geçer sizi.  Yaş aldığını hiç fark etmediğim MythBuster. Alamet-i Farikası: Hiç çıkarmadığı şapkası, bıyıkları ve giymeyi tercih ettiği beyaz gömlek içinde siyah bluz ve keten pantolonu. Bir gün bıyıklarını keser mi acaba?

Kari Byron heralde en çok bilinen MythBuster’dır. Kendini google yazdınız mı anlarsınız 🙂 Çok yönlü bir insandır. Elinden her iş gelir. Dikiş diker, patlayan pamuk yapar. Heykeltraştır, ressamdır, oyuncudur. Modellikte yapmıştır. Ama en güzeli bir annedir. Karnı burnunda programı yapmaya devam etmiştir. En sevdiğim kadınlar arasında yerini almıştır. Alamet-i farikası: Sürekli rengini, modelini değiştirdiği saçları.

Tori Belleci; kısacası kendisi ortamın şebeğidir. Sürekli espiriler yapar. Bazıları iğrenç bazılarıda muhteşemdir ama her halükarda gülmeden duramazsınız. Özelliklede Grant ile olan konuşmaları benim en çok hoşuma giden sahneler. Kendiside zamanla kilo alanlardan. Ama onu durdurdu mu? Tabiki hayır. Alamet-i farikası: Biri kostüm giyip rol yapacaksa bu mutlaka Tori’dir. Onu heran bir perukla görebilirsiniz.

Ve ve Grant Imahara. Belkide en bilinmesi gereken şahsiyetlerden. O şirinlik abidesi. Muhteşem zeka. Onun yapamayacağı robot yoktur. Herşeye uzaktan kumanda takabilir. Bir keresinde Tori, Grant’in evde kendisine nasıl bir robot yaptığı hakkında bir kaç fikir öne sürdü, hepside tek bir şeyi anlatıyordu 🙂 Anlamışsınızdır siz 😀 Birde espiri yapmaya çalıştığı zamanlar görmelisiniz. Resmen ekran karşısında zaman zaman ben bile utanıyorum 🙂 Ancak son zamanlarda baya ilerletti kendini. Birde en çok yaşaldığını hissettiğim kişi. Özellikle balkon olma yolunda ilerleyen göbeği ile bir zamanlar baya gözüme çarpıyordu. Neyseki son zamanlarda periz yapıyor heralde. Birde Grant ve Adam miğdesi hemen bulanıp istifra edebilen insanlardandır. Miğdesi bulandığında bile şirinliğinden bir şey kaybetmez. Tamam hakkında en uzun şey yazdığım kişi oldu anladınız heralde kendisini çok ama çok severim :)Birde StarWars daki R2 – D2’nun operatörlüğünü yapmıştır. Bir çok filmde çalışmıştır. Matrix, Terminatör, Van Helsing gibi.

Son bir MythBuster daha var oda tabiki programın yıldızı Buster. Bu zaman kadar efsanelerin hep ortasındaydı. Bıkmadı usanmadı. Kolu koptu, vuruldu, çarpıldı. Daha neler yapmadı ki ama her zaman dimdik ayakta kaldı. Heralde Buster olmasaydı programda olmazdı 🙂 Daha uzun yıllar daha bizimle olacağını düşünüyorum.

İşte bu ekip gerek seyircilerden gelen gerekse kendilerinin bulduğu efsaneleri deniyorlar. Tabi bu deneme sırasında ortaya çıkan eğlenceli görüntüler serinin temel taşları. Sizin bile bildiğiniz bir çok efsane denemişlerdir ve sonuçlar ağızlarınızı açık bırakan cinstende olabiliyor, tam beklediğiniz gibide. Ben özellikle James Bond film efsanelerini canlandırdıkları bölüme bayılmıştım. Gerçi film efsanelerini denemeleri hep hoşuma gidiyor. Her akşam 20.00 de Discovery de. İzlemek isterseyenlere kahkaha sözü veririm.

Seviyorum böyle filmleri. Yani Çoğu insanın ” Neydi şimdi bu? Ne oldu yani? Bu kadar mı?” gibi sorular yöneltebilceği (filmin sonunda) ya da filmin ortasında sıkılabileceği tarzdaki filmleri. Hani hepsi değil bazen benim içinde dayanılmaz filmler olabiliyor. Ancak içinden istediğim düşünceyi çıkartıp alabileceğim beni birşey hissetmeye zorlamayan ya da kesin bir anlatımla ana fikri vermeyen; hafif ucundan bazı şeyleri hissettiren ve bir şekilde sonunda yüzüne hafif tebessüm yaşatan filmleri. Örneğin Rabbit and Lizard, Sisters on the Road gibi. İşte Oishii Man (Lezzetli Adam) filmide böyle bir filmdi.

İzlediğim bu tür filmleri dediğim gibi pek çok insan tarafından sıkıcı, bunaltıcı bulunacağından kimseye izleyin diye diretmem. Bu film içinde diretmeyeceğim. Ancak iki güzel laf etmek istiyorum. Uzun uzun özet yazmayacağım çünkü dediğim gibi bana göre böyle filmler şahsa özel oluyor. Yalnız merak edenler için yazılmış bir özet koyuyorum;

Bir zamanlar gelecek vaadeden bir müzisyen olan Hyeon-seok, Meniere Sendromu semptomlarını göstermeye başladıktan sonra sonra kulakları müziği gürültüye dönüştürdüğü için müzik çalmayı bırakmak zorunda kalır. Gerçeklikten ve depresyondan kaçmak için Japonya’ya gider. Hokkaido’daki küçük bir şehir olan Monbetsu’ya varınca, tren istasyonunda yerel tur rehberi olan Megumi ile karşılaşır. “Megumi Han’ında” kalırken müzik, doğal sesler ve beraber yemek yiyerek duygularını paylaşmaya başlarlar.

Filmdeki en güzel şey hiç tahmin edilemeyecek biçimde her tarafı kaplayan buzun ve karın yine buz gibi olan kalpleri ısıtması. Filmde tutkun olduğu şeyi elinde olmayan sebepler dolayısıyla kaybetmenin verdiği acı çok güzel anlatılmış. Ancak her zaman aradığın şey aslında istediğin şey olmaz ya işte öyle birşey.

Sevdiğim yönlerinden biride anlaşma şekilleri. İki sevdiğim dil var filmde. Japonca ve korece. Ancak karakterler birbirleri ile yarım yamalak ingilizceleri ile konuşuyorlar. Aslında karşındakini anlamak için söylediği herşeyi kelimesi kelimesine anlamak zorunda değilsin ya da konuşmak zorunda. İşte böyle birşey.

Filmin sessizliğini sevdim. Ekrana uzunca bakıp daha sonra gözlerimi kapayıp sesi dinlediğimde beni bu sıcak günde üşüten yerleri vardı. Üşümesini sevdim.

Filmin bir bakıma şifreli bir kutu oluşu muhteşemdi. Bir aşk var hissediyorsunuz ama çok güzel nazlanıyor. Biran anlıyorsunuz ve garip bir tat bırakıyor ağzınızda. Ama ben bu filme bazılarının dediği gibi “Love Story” demem. Ancak yinede bu tadı sevdim.

Filmin içindeki parçalar. Ah o sözler ve müzik. Gerçekten çok güzeldi.

Birde çok güzel replikler vardı hani. “Sağlıklı beslen, mutlu yaşa”,söylendiği gibi kolay değilmiş.” “Yorucu bir günün ardından basit bir yemek en iyi çözümdür” gibi ama en güzellerini söylemiyorum olurda filmi izlemek isterseniz; belki de biraz duygulanacağınız yerlerde söyleniyor 🙂

Yani bana göre  filmden milyonlarca şey çıkarılır ve milyonlarca duygu yaşanır. İzleyip izlememek size kalmış ancak benim gibi küçük şeylerden bile deli gibi mutlu olan bir insansanız film izlemeye değer.