Belki kıyıdan köşeden fotoğrafçılığa olan ilgimi duymuşsunuzdur. Duymayanlar içinde evet fotoğraf çekmeyi çok seviyorum ve amatör fotoğrafçı olarak daha yeni yeni görüyorum kendimi. Bu benim için bir tutku, bir macera, bir hayat tarzı oldu.

Şimdi neden bundan bahsediyorum hemen açıklayayım. Geçenlerde gazeteden kupon keserken Vietnam savaşını inanılmaz derece çarpıcı yansıtan tanıdık bir fotoğrafa rastladım. Ancak haber o fotoğrafla ya da fotoğrafın çekildiği zamanla alakalı bir haber değildi. Haberi orjinal ve güzel kılan o fotoğrafıda unutulmaz yapan ve fotoğrafı çeken sanatçıya Pulitzer ve yılın basın fotoğrafı ödüllerini kazandıran kızla ilgiliydi. O gün ne yaşadığı ve daha sonra başına neler geldiğinı anlatıyordu.

Bahsettiğim fotoğraf Nick Ut tarafından çekilen fotoğraftır.

Bu fotoğrafı ilk gördüğümde gözlerim dolmuştu. Hani savaşın gerçekliğini tüm “Çıplaklığı” ile gözler önüne seriyordu. İki hikayesi var bu fotoğrafın. Birincisi Fotoğrafın yayınlanmasının hikayesi, ikincisi ise fotoğraftaki kızın hikayesi. Kızın hikayesine geçmeden önce kısaca fotoğrafın yayınlanması ile ilgili olanı anlatayım.

Amerikan AP ajansı muhabiri olan Nick Ut bu fotoğrafı çekti ancak fotoğrafın kabul görmesi, onun o fotoğrafı çekmesi kadar kolay olmamış. O basitçe deklanşöre basarken, ajansta bu kadar kolay fotoğrafı basamamış. İleri sürdüğü “çıplaklık içerme” bahanesi nedeniyle. Ancak New York editörü bir kereliğine izin verilebileceğini söylemiş ve fotoğraf layık olduğu yeri alabilmiş. Fakat bazı kesimler fotoğrafın gerçek olmadığını söylemişler. Örneğin ABD Başkanı Richard Nixon fotoğrafla oynandığını, kızın sonradan eklendiğine inandığını söylemiş. Tüm bunlara rağmen fotoğrafın ödüller almasını kimse engelleyememiş tabi.

O fotoğraftaki kızın hikayesine de gelirsek Sabah Gazetesi yazarlarından Bilge Eser fotoğraftaki kızla bağlantıya geçmiş ve o güne ait yaşadıklarını anlatmasını istemiş. İşte fotoğraftaki kızın o güne dair anlattıkları ve sonrasında yaşadıkları.

(08.06.2010 Sabah Gazetesi. Bilge ESER’in yazısından alınmıştır)

Sevgili Bilge. O güne dair yaşadıklarımı duymak istiyorsun. Anlatayım o zaman: Günlerden 8 Haziran, yıllardan 1972 idi. Bir tapınakta saklanıyorduk. Kutsal bir yerdi; bize göre en güvenli yer… Başlangıçta korkmuyorduk; çocuklar için bir macera gibiydi. Aniden askerler geldi ve bize “Dışarı çıkın” diye bağırmaya başladı. O zaman gerçekten korktum. Her taraf yanıyor, patlama sesleri durmuyordu. Çok yüksekti ses. Tapınaktan çıktık. İki kardeşim ve kuzenlerimle yola çıkıp koşmaya başladık. Bütün giysilerim yanmıştı. Yine de şanslıydım, çünkü ayaklarım yanmamıştı. Böylece koşabiliyordum. Çığlık atmaya başladım; Nong Qua! Nong Qua (çok sıcak) diye. Sonunda biri, bir asker başımdan aşağı su döktü. Beni incitmemeye çalışıyordu, ancak aslında bana en büyük zararı veriyordu. Çünkü ilerde öğrenecektim ki aslında gaz yağı olan napalmın üzerine su dökmek yapılabilecek en kötü şeydi. Su, yanıkların derinleşmesine, benim de bu acılardan bayılmama neden oldu. Kendimden geçmeden birkaç dakika önce o ünlü fotoğrafı çeken Nick Ut beni hastaneye yetiştirdi. Ailem beni ancak 3 gün sonra bulabildi. Hastanede birçok kez ölümden döndüm. 17 kez bıçak altına yattım. Ama artık bana bunları yaşatanların hepsini affettim. Bundan böyle savaşın değil barışın simgesi olarak anılmak istiyorum…”

İşte bu küçük bir kızın o zamanlar yaşadıkları. Üstelik Kim Phuc aslında güneyli ancak kader işte kuzeyli askerler tarafından ele geçirilmiş. Bir nevi kendi bombaları ile bunları yaşadı. Kim Phuc adının anlamı ise “Gerçek Mutluluk” bayağı ironik geldi bana.  Olay sırasında 9 yaşında olan Kim Phuc iyileşmiş, büyümüş ve evlenmiş. Ancak vücudundaki yanık izleri ve savaşın simgesi olması ona çok ağır geliyormuş (Nasıl gelmesinki). Onu propaganda aracı olarak kullanıyormış. Her hareketi izleniyor ve kısıtlanıyormuş. Evlendiği zaman bile balayı için hükümetin onayladığı bir yere gitmeleri gerekmiş ve onlarda Moskova’ya gidebileceklerini söylemişler. Uçak dönüşte Kanada da yakıt için durduğunda eşi ile birlikte Kanada’ya sığınmışlar. Orda iki oğlu ve eşiyle yaşamaya devam ediyor. Zamanında yanıkları yüzünden kimseyle evlenemeyeceğini düşünüp “Neden Ben?” diye sorarmış. Ancak şimdi evli, iki çocuk  annesi ve çok sevdiği bir eşi var. Tüm bunların yanında kendi adını taşıdığı bir vakıf ile savaştan yara alan çocuklara psikolojik ve tıbbi yardım sağlıyor.

Kendisine sorulan “Eski fotoğrafa bakabiliyor musunuz?” sorusuna verdiği cevap çok hoşuma gitti. “Artık oğlum Thomas, bir yaşındayken çektirdiğim fotoğrafa bakmayı tercih ediyorum. Onun pürüzsüz muhteşem cildi, benimse yanık omzum. Thomas orada benim için gelecek demek; onun kulağına sessizce umut, barış, aşk ve bağışlamanın ne olduğunu anlattım. Muhteşem bir ailem var. Eşim Toan, oğullarım 16 yaşındaki Thomas ve 12 yaşındaki Stephen ile mutluyuz. Hem de çok…” Birde Bilge hanım sormuş “Peki ya ağrılar? Yaralar gittiler mi zamanla?” Kim Phuc, bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Acılara dayanacak gücü buldum. Ama insanlara anlatacak o kadar çok öyküm var ki sanırım artık beni yaralayan insanları affetmeyi öğrendim. Bunu da tanıştığım herkese anlatıyorum. Ve diyorum ki; ben yapabiliyorsam siz de yapabilirsiniz.”

Açıkçası ben savaş görmedim. Hani birebir içinde bulunmadım. Günümüz de süren Israil ve Gazze meselesi ile ilgilensemde tabiki anlayamam. Ordaki insanların yaşadıkları, hissettikleri bana çok uzak. Ancak savaşa karşı çıkmak için illede 1. dereceden tanıklık etmek gerekmiyor. Biraz duyarlı bir insansanız eğer onları anlayabilir, hissedebilirsiniz.  Özellikle bu yazıda Kim Phuc’un içtenlikle yaşadıklarını anlatması beni çok duygusallaştırdı. Gazete kağıdını sırılsıklam yaptım. Bir savaş tüm dünyayı etkiler. Biraz geçmişe dönüp ders çıkarmak gerek. Umarım birgün herkes bu şekilde düşünür.