Archive for Temmuz, 2010


Blog Camiyasına İlk Mim :)

Tam şu dakikalarda yaptığımız sohbetimizde Emir’in “Bu çok güzel mim olur” demesi ile kendimi bu yazıyı hazırlarken buldum. Aslında yeni yazı girmeyecektim siteye, uzun süre kalamayacağımdan ancak mim aynı şey sayılmaz. Tamam lafı uzatmadan yazıyorum. Herkes hayatında bir kez de olsa toplu taşıma araçlarını kullanarak seyahat etmiştir. İster kısa ister uzun olsun 😀 İşte bu yolculuklar sırasında etrafımızda en garip insanlar, en garip olaylar olur. Hatta “Hep mi beni bulur” dediğimiz, en iğrendiğimiz şeyler. İşte en doğal hali ile Emir’in başına gelenler. Sonrasında da benimki 🙂


O uzak mesafeyi yanımda 20 li yaşlarda ve benle yol boyunca tanışmak için ıkınan kızlarla hayal ettim
*tabi yan tarafımda horlayan göbekli adamlara bakarak
*arkamda geyiren 50 yaşında adamlara bakarak

*sağ ucumun arkasında çocuğunun altını temizleyen kadına bakarak
*ve o kokuyu burunuma çekerek

Okumaya devam et

Reklamlar

Yollar Beni Çağırıyor…

Nedense şuan aşırı derece heycanlıyım. Saat 2 gibi Mersin yollarına düşeceğim. Bu blogumdan yine uzak kalacağım anlamına gelmesine rağmen yinede kendimi tutamıyorum gitmemek için.

Ancak bu yolculuğun bana inanılmaz iyi geleceğine inanıyorum. Kafamı boşaltıp daha iyi düşünebileceğim. Üzerimden sıkıntılarımı atıp gönlümce eğlenebileceğim bir ortamım olacak. Üstelik iki sene mi iyisiyle, kötüsüyle tek başıma geçirdiğim güzelim evime gidiyor olmanında ayrı bir sevinci var. Orda anılarım tazelenecek. Üniversite yılları ile ilgili bir çok güzel anım var.

Bir de en yakın arkadaşlarla hatta dostlarla gidilecek olması apayrı bir mutluluk. Yalnız sizlerden ayrılmak, ayrı kalacak olmak zor ya! Ben bu kadar bağalanacağımı düşünmüyordum. Ama eksikliğinizi hissediyorum dostlar.

Kimbap, Lee, Astrea, La Fea, Ofori, Kuchiki, Ninsan, Berre, Bunusevdim ve tabikide Koresineması. Şimdilik hoşça kalın. Bensiz fazla geyik yapmayın 😉 En yakın zamanda görüşürüz. Kendinize iyi davranın.

Jaa ne!

Anyeong!

Tam sevgililer gününe denk gelen zamanda vizyondaydı bu film hatırlarsınız. Oyuncu kadrosu ile gönlümü fethetmeyi başarmasının yanında, 14 Şubat günü tek olmanında verdiği boşlukla gitmeyi çok arzu ettiğim film olmuştu. Ancak gidemedim 🙂

Aslını söylemek gerekirse zaten bu zamana kadar sevgililer gününü hiç sevgilili olarak geçirmedim. Ya şubat gelmeden ayrılırız ya  kavgalı oluruz ya da o gün sonrasında bir ilişkiye başlarım. Yani ben hep sevgililer gününden nefret ediyorum modlarında oldum bu zamana kadar. Tabi olgunlaşmanın verdiği bu seneki sakinlikle diğer günlerden farklı olduğunu düşünmeden geçirdim. Aziz Valentine için dua edip mum yaktım 🙂 Kliseyede gidecektim ama ayarlayamadım bir türlü. Biliyorsunuz evliliğin yasaklandığı bir dönemde sevenleri evlendiren bir azizdir kendisi. Takdir ediyorum.

Şimdi gelelim filmimize. Resmen bir yıldızlar geçidi. Yeni kuşakların yanında kendini kabul ettirmiş orta kuşak ve tecrübesi konuşan demirbaşlarla çekilen bir film. Bir çok aşk hikayesini anlatıyor. Ve ABD yi Kore sektöründen ayıran en büyük özelliği ile filmde herkes mutlu sona kavuşuyor. Aslında öyle aham şaham bir anlatıma, bir aşka sahip değil. Ancak ufacıktan bile olsa dokunabiliyor hani.

Özellikle Julia Roberts’ın bulunduğu hikaye benim için en güzeliydi. Zaten o kadına hasta bir insan olarak, yüzünü görmekten sıkılmayacağım oyuncular listemde üst sıralarda yer alıyor.

Shirley McLaine ve Hector Elinzondo muhteşem olmuşlardı. Heralde oyuncular arasında birilerini seçemeyip herkese bir kaç kuple verelim demişler çokta iyi olmuş. Her birinin ayrı enerjisi filme güzel bir hava katmıştı.

Film bir zincir konu olduğundan tam anlamıyla özetleyemeyeceğim ancak kısaca şöyle söyleyebilirim. Sevgililer gününün yoğunluğunda, sevdikleri insanları anlamaya çalışan, sevdiklerine sevdiğini söylemek isteyen, her şeye rağmen sevilebileceğini gösteren, aşkın yaşının, cinsiyetinin olmadığını anlatan ve bunlar gibi hep pembe bakış açısıyla işlenmiş konuları içinde barındıran pembe bir film.

Seyirliği güzel, iyi vakit geçirilebilinecek bir film. Bir boş vaktinizde kızlarla toplaşıp keyifle izlenebilir. Aslında ben erkek izleyicininde zevk alacağını düşünüyorum. En iyisi şöyle demek; Siz arkadaşlarınızı toplayın hep beraber izleyin ;)Eminim bir hikayede kendinizi bulacaksınız. Yalnız arkadaşlarla toplanıp verilen bir partide, aşkın çok yakında olduğunun anlaşıldığı sahnede, sevginin mesafeleri kısalttığı dakikalar, hiç bitmeyecekmiş gibi göründüğü zamanlarda, yanlış tercih yaptığını anlayan kızı gördüğünde veya herşeye rağmen sevdiğini, sevebileceğini anlayan dostu desteklediğinde. Yani mutlaka biri seni can evinden yakalayacaktır… İyi seyirler.

Evimin arka balkonundan bir manzara. Güneşin en güzel rengi

Geçenlerde yazdığım yazımda aşırı derece sıkıldığımdan bahsetmiştim. Hala öyleyim geçmedi 🙂 Ancak şimdi bundan bahsetmeyeceğim. Yine bir kişisel isyan yazısı ile karşınızdayım.

Dostlar ben bu blogu neden açtım?

Hayatımın bir parçası haline gelmiş hatta nefes almak gibi muhtaç hissettiğim sinemanın ve alt başlıklarının gözüme çarpan incilerini eteğimden dökmek için. Ancak son zamanlarda ki durumumdan kendim bile şikayetçiyim. Aslında sorun sadece buraya iki kelam edememekle alakalı değil. Bu beni inanılmaz rahatsız ediyor evet ama (uzak olsun) down sendromlu çocuklar gibi bir yere kitlenip boş boş bakan bir insan oldum. Şu bilgisayarın başında oturmak bile işkence gelir oldu. 1 saatlik diziyi izlemekte zorlanır oldum. Duramıyorum iki dakika kaba etimin üstünde. Sanki dürtüyorlar.

Evde boyuna volta atıyorum. Gelin bakın gezdiğim yerler çukurlaştı 🙂 Dizi veya film indirmek kadar zorsunduğum birşey yok. Ki indirsemde izlemek kadar zoru yok. Nedenini şu aralar memleketimdeki aşırı sıcaklara bağlamak istedim ama açıkçası geçen klimada yatmaya çalıştım donarak ölmekten korktum 🙂 Odama kaçtım. Yani sıcağa alışmışım o benim için sorun olmuyor. Sıcak nedenini ortadan kaldırdığıma göre geriye;

1- Adana sokaklarının boşalmış ve yalnızlığına terkedilmiş olması. Bu beni de yalnız hissettiriyor.

2- Dostları tatil beldelerine kaptırmış olmak.

3- Geleceğim ile alakalı inanılmaz bir belirsizlik yaşıyor olmam.

4- Etrafımdakilerin her birinden bu konu ile ilgili farklı seslerin çıkması.

5- Annemle iyi geçiniyor olmak (Evet kavga etmemek monotonlaştırdı ilişkimizi hiç memnun değilim) 🙂

6- Aşk isteyip istediğim gibi birinin karşıma çıkamıyor olması. Sürekli geride kalanların kapı çalışları.

7- Hayata bu aralar fazla gerçekçi yaklaşmak. Okuduklarımın veya izlediklerimin kurgusal olduğunun farkına varıyor olmak. ( En korktuğum şeylerdendi ve şuan başımda. Ben hayal alemini yaşamayı severim ama olmuyor işte)

8- Hedefler için çaba gerektiğini anlayıp ancak bunun için kendime verdiğim sözleri bir türlü tutamayıp dönek olmak.

9- Herkesin kafasında dünyevi problemleri takmayan, laylaylom, pembe gözlüklü kız modundan çıkamayıp, her daim gülümseme problemim olduğu için derdim olduğunu kimseye anlatamamak. Bu nedenle derdimi kimsenin dinlememesi ya da ciddiye almaması.

10- 9. maddeye bağlı olarak ben kimseye dert anlatamazken herkesin derdini dinleyen Güzin abla olup bir çare üreten modda olmak. Bir yerden sonra patlayamayıp, benimle paylaşılan bu derde çare bulamadığımda ya da dinlemediğim de suçluluk duygusu hissetmek.

11. Kendimden önce başkalarını düşünmek. Düşünmek zorundaymışım gibi hissetmek.

Tamam kendimi burda frenliyorum. Çünkü gerçekten devam edebilirim. İşte bunlar ve türevleri gibi konular nedeni ile şuan bu tür bir ruhsal durum içerisinde olduğumu düşünüyorum.

Hemen hemen 1 ay sürmesini planladığım yaz tatili için kendimi huzur dolu hissettiğim Mersin’de ki evime gitme kararı aldım. Bu süre zarfında internetten de uzak kalacağım. Ancak bu hiç bir şey yapmayacağım anlamına gelmez. Yine içimden yazma arzusu dört nala geldiğinde nerde ne yapıyor olursam olayım yazacağım ve dönüşünde sizinle paylaşacağım. Tabi paylaşmamı isterseniz 🙂 Yok derseniz ki ” Bize ne senin ruhsal kargaşandan” diye size içten bir “Eyvallah” derim yani 🙂

Şimdilik bu kadar benden dostlar. Yine gelin, yine okuyun ve o güzel yorumlarınızdan mahrum bırakmayın beni. Esenlikler…..

Bir süre beklediğim bu filmi bu gün bir hevesle izledim. Aslında isminden çakmıştım beni çok ağlatacağını öylede oldu. Özelliklede gerçek bir hikayeden uyarlama olması daha da bir etkiledi. Peki bu küçüğü hatırladınız mı ? Bi Dam’ın küçüklüğünü canlandırıyordu. Neyse filme geçiyorum.

Filmde güzeller güzeli yok ya da yakışıklı oyuncular yok. Bir aşk bir romantizm yok. Sadece 3 küçük çocuk ve onların yaşadıkları var. Onların dünyası.

Filmin konusu şöyle. Ha Ni yaramaz mı yaramaz, yerinde duramayan bir çocuktur. Zaman zaman kabadayılıkları bile vardır. Ancak bir o kadar şirin ve zıpırdır. Abisi Han Byul ise ondan çok büyük olmamasına rağmen sorumluluk sahibidir. Bir gün Ha Ni okulda altına yaptığı için eve erken giderler ve etütüde ekerler. Han Byul başının ağrıdığını söyler ve ilaç alır yatar. Anne eve geldiğinde bizimkilere iyi kızar etütü ekdiler diye. Tam o sırada Han Byul fenalaşır ve annesi hastahaneye götür. Acı gerçeği o zaman anlarlar. Han Byul’un beyninde bir tümör vardır ve ameliyat edilmesi gereklidir. Başarılı bir ameliyat geçirir, yinede tedavi görmesi gereklidir ve hastahanede kalır. En başta bücür Ha Ni kabullenmekte zorlansada ( ne de olsa küçük bir çocuktur) abisinin durumunun ciddiyeti anlar. Üstelik hastahanede Wook adındaki diğer bir çocukla tanışmalarıyla herşey biranda değişmeye başlar.

Film kardeşliği, arkadaşlığı, bağlılığı çok güzel işlemişti. Bir yandan Ha Ni’nin yaptıklarına gülerken bir yandan da yaşadıklarına ağlıyorsunuz. Her şeyi bir anda oyuna çevirebiliyor. Fakat tek bir hareketiylede ne kadar olgun olduğunu gösterebiliyor.

En sevdiğim olaylardan biri Wook ile onun köyüne gittiklerinde ormanda yaşayan bir adam olan ancak onların değimi ile “Tarzan Amca” arayışlarıydı birde bulduklarında verdikleri tepki inanılmaz güzeldi. Tarzan Amca muhabbetini asla unutmayacağım heralde 🙂 Artık Tarzan benim için de amca 🙂

Ha Ni’nin annesini güldürmek için  yapmış olduğu Rain takliti inanılmaz güzeldi. O kadar güldüm ki anlatamam. İlerde bu çocuk kesin şarkıcıda olur. En az Rain kadar iyi dans ediyor:) Hatta belki ondan bile iyi 😉 İşte buda o video. İzleyin de gülmekten ölün 🙂

Neyse film hakkında daha fazla bir şey anlatmayacağım. Büyüsü bozulmasın. Ancak uyarıyorum inanılmaz derecede etkileneceksiniz. Benden söylemesi… Son olarakta kesinlikle izlemeye değen filmlerden asla pişman olmazsınız.

Bu arada Little Prince filmini izleyipte beğenenler emin olsunlar ki bu filmide beğenecekler , belki dahada çok sevecekler.

Her ne kadar içinde Kim Nam Gil olsada izlediğimden çokta memnun kalmadım. Uzun süredir beklediğim bir filmdi bu. Fragmanını izlediğim an resmen aşık olmuştum. Özelliklede mekana. Tabi inkar edemem ki Nam Gil’in giydiği aşçı kıyafetinin de etkisi büyük 🙂

Aslında konu itibari ile muhteşem işlenebilecek potansiyelde bir filmdi. Hiç bir yerine tam olmuş diyemedim. Biraz daha aşk, biraz daha dram… Hep biraz dahalardaydım. Ama filmden de nefret etmedim izlemesi güzeldi. Geçer not alı yani.

Konusundan bahsedeyim hemen. Su In (Nam Gil) yemek pişirmede baya yeteneklidir ve bir kader mahkumudur. Karısını öldürmediği halde bu suçtan dolayı hapishanededir ve mühabbet yatacaktır. Ancak bir gün Aids’li olan mahkumların hapishaneden çıkartıldığını öğrenir. Bunun üzerine aids’li olduğunu bildiği Sang Byun un kanını kendine enjekte eder. Bu şekilde bir kaçış imkanı bulan Su In, Sang Byun’a bir söz vermiştir. “Olurda kaçmayı başarırsa Kafe Luth adındaki mekana gidecek ve oranın sahibi olan Mia hakkında Sang Byun’u bilgilendirecektir. Kaçmayı başaran Su In karısını öldüren rahibi bulur, itiraf ettirir ancak rahip ardından kendisini uçurumdan aşağıya atar. Yapacak birşeyi kalmayan Su In ise Sang Byun’un söylediği kafeye gitmeye karar verir.

Konu itibari ile ne kadar hareketli, ilginç görünüyor değil mi? Özetinde değinilmemiş ancak filmin içinde bir de sihirbazlık olayı var. Hatta bu temel üzerine oturtulmuş film ve böyle işlenmesi filme renk katmış.

Filmin çekildiği mekan inanılmaz güzeldi. Okyanusun kıyısında güzel bir kafe. Arka tarafı dağlık ön tarafı okyanus. Sessizliği bozan sadece dalga sesleri gerçekten çok güzeldi.

Yapılan yemeklerde gözüm kaldı. Gece gece nasıl acıktım anlatamam.

Filmde en çok beğendiğim sahne ise sevişme sahnesiydi. İnanılmaz duygu yüklüydü bence. İzlemeyenler bana sapık gözüyle bakmasın tamamen sanatsal açıdan bahsediyorum 🙂

Gönül isterki daha fazla yazayım ama film gerçekten bu kadar. Anlamlı olan az sahne olduğundan onlardan da bahsedip filmi izlemek isteyenlere sıkıcı bir seyir yaratmayayım diyorum. Ancak sonu ile yine herşeyi izleyiciye birakan bir film. Yani sonu gerçekten en tatmin edici sahnelerden.