Archive for Ağustos, 2010


Bandage

Nasıl anlatacağım bilmiyorum. Acaba sizede oluyor mu böyle? Aşırı beğendiğiniz bir filmi veya diziyi hemen anlatamıyor – ne kadar içinizde anlatma isteği olsada – doğru düzgün kelime bulamıyor, sanki anlatmaya çalışsanız mahfedecekmişsiniz gibi geliyor mu?

Bende genellikle böyle. Bir yapımı izledikten sonra hemen tanıtabilmem için sevmiş ancak bulanık düşüncelere sahip olmamam, çok heycanlanmamış vs olmam lazım. İşte bu filmde ardından hemen bahsedemeyeceğim şekilde, hatta “Bahsedebilecek miyim?” diye düşündüren bir yapım.

Uzun süre takip listemde kaldıktan sonra sevgili Arkadaşım Berre’ninde el atarak Mirune ile çevirdikleri güzel altyazı ile izledim. Konu olarak ilgi çekiciydi benim için. içinde müzik vardı, aşk vardı. Kısaca şöyle;

Asako liseye giden bir genç kız. Bir gün arkadaşı Asako’ya  LANDS’in cd’sini verir ve dinlemesini söyler. Asako önceden hiç duymadığı bu grubu, LANDS’i çok sevmiştir. Aradan zaman geçer ve ona o cd’yi veren arkadaşı ile tekrar karşılaşırlar ve beraber LANDS’in konserine giderler. Bir şekilde sahne arkasına geçerler ve Asako lensini düşürür. İşte o zaman LANDS’in solisti Natsu ile tanışırlar. Natsu kızmızdan çok hoşlanır ve Asako’yuda provalara vs getirmeye başlar. Hatta Asako grubun menejerliğini bile yapmaya başlar.

Tabi film gayet normal görünüyor. Klasik beklentiler yaratan bir yapım gibi. Ancak film herşeyin laylaylom olduğu bir senaryoya sahip değil. Zorlayıcı müzik piyasası, bu piyasada tutunmaya çalışan yeni bir grup, bu grup içindeki tartışmalar, herkesin kendine göre beklentileri vs derken bir bakıyorsunuz sonu gelmiş ve siz ağzınız açık bir şekilde ekrana bakıyorsunuz (bana öyle olduda ondan diyorum yani size olmayabilirde tabi 🙂 )

Konu size çekici gelmese bile eminim ki müzikleri ile sizi kendine bağlayacak. Hele hele bir iki sahne var ki  beni benden almıştı. İlki müziği ile ikincisi diyalogu ile. (Spoiler vermeden anlatmaya çalışınca böyle oluyor işte)

Karakterleri ile, o karakterlere can veren oyuncular cuk oturmuştu birbirine. Oyunculuklar için söze bile gerek duymuyorum ama söyleyeceğim muhteşemdi.  Mesela grupta bir müzik dehası vardı. Kora Kengo’nun canlandırdığı Yukiya. Yukiya süper bir karakter olmuştu. Tam yaratıcı sanatçı garipliği var üstünde aşırı beğendim. Gizemli gitarist 🙂 Sanabilirim ki Kengo da öyle bir tip tam olmuş. Güzel bir gerçeklik var yani işte filmde. Bir an diyorsunuz sanki gerçekten böyle bir grup varda biyografisini yapmışlar. Sizi içine alabilen bir film kısacası  😀

Film biraz herşey havadaymış hissi verebilir. Ancak japon sinemasına alışkınsanız sizi etkilemeyecektir. Onların genel bir tarzı var böyle biliyorsunuz. Hemen hemen her filmde her dizide o yalınlığı hissedersiniz. Ekran dolu değildir sanki. İşte bu filmde de böyle. Herşeye rağmen ben hiç bitmesin istedim. Bana çok kısa olmuş gibi geldi. Daha bir 3 saat falan devam etseydi izlerdim yani. 🙂 (tamam abartmış olabilirim biraz)

Başrolde olan çocuğu daha önce nedir kimdir falan bilmiyordum. Sonra öğrendim ki baya baya ünlüymüş Akanishi Jin. Gokusen 2 de izlemişim zati ben. Birde KAT-TUN üyesiymiş. Baya aptallılları ile çok gündeme geliyormuş hatta “Bakanishi” diye takma bir adı varmış vs. Beni onlar ilgilendirmedi de adam güzel söylüyor lafım yok. Filmdeki parçaları başkası söylese dinlemezdim 😀

Bandage filminin OST’sini beğenmedim ancak filmin içinde geçen parçaların blunduğu LANDS-Olympos albümüne bayıldım. Takeshi Kobayashi’de adamım sayılır artık. Yaptığı işleri takibe almayı düşünüyorum. Kaliteli insan. Prodüktörlüğünü yaptığı Halfway filmide takip listemde çevrilsin ilk iş izleyeceğim.

Neyse işte bu kadar. Daha fazla spoiler vermeden yazamayacağım. Çünkü hepsini anlatasım var. Hiç birşey anlatmadım sanki.Zor tutuyorum kendimi. İzleyip izlememeyide size bırakıyorum. Ancak ben ayıldım bayıldım yani 😀

Reklamlar

Gri…

Bugün bir yalnızlık çöktü üstüme. Tam şu saatte, bu dakikada.

Bilinmezlik, cevapsızlık üstüne donuk düşüncelerle sarıldı etrafım.

Elimde bir sigara bu zamanlarda oturduğum yerimi, mekanımı aradım.

Kelimeler bulanık gelirken nasıl olurda cümleler kurabiliyorum şaşırdım aslında. Nasıl bu ihtiyacı hissettim? Nasıl cesaret ettim?

Buz gibi bir bira istedi canım. Aslında ılık olsada içerdim. Haksızlık olmasın.

Bir yandan uzun süredir hissettiğim duygular, öteki taraftan ise istediğim ancak uzak durduğum, ulaşamadığım, ulaşmak istemediğim…

Aynaya bakmak istemedim, dokunmak istemedim, duymak istemedim, görmek…

Karanlık istedim ancak birazda ışık. Aşk istedim ama acı istedim. İkisinide istemedim biran.

Uyumak bir daha uyanmamak istedim. Hüngür hüngür ağlamak… Uzak olmak istedim ama yakın olmak. Dokunulmadan öpülmek istedim şuan.

Nefret etmek, delicesine sevmek sonra kaybetmek istedim. Sonsuza kadar.

Gözlerimi kapamak istedim. Sonra ufuğa bakmak. Medcezirin tam ortasında olmak. Boğulmak ve kurtulmak. Sonra yine, yine, yine…

Paylaşmak istedim, tek kelime etmeden, görmeden, duymadan, hissetmeden. Belki, belki bir umut istedim. Hiç olmadığı, olupta bana kalmadığı zaman.

Kavuşmak istedim. Hep uzak kalmak istedim. Özlenmek, özlenilmemek istedim.

Var olmak ama hiç olmamış olmak istedim. Hatırlanmak ama hep unutulmak…

Gülmek istedim ama hiç dudaklarımı kullanmadan.

Bir yalnızlık istedim ama rengi…

Sevgili bunusevdim‘in aslında bir mim amacı olmadan yazdığı şu yazısında Lee dostumun “Bundan çok iyi mim” olur diyip başladığı, güzelde yaptığı bir mim konusu bu. Biraz derin düşüncelere daldırıyor insanı ancak başkalarına hayallerden bahsetmek inanılmaz bir duygu. Hele ki hayallerini anlayabilecek dostlarına bahsetmek dahada bir güzel. Hemen başlıyorum.

Japonya’dan Başla G. Koreye Uç


Uç Sermin uç. Önce Japonya’ya gitmek istiyorum. Şakır şakır japonca konuşuyorum. Kiraladığım evin bulunduğu sokakta küçük bir ramen dükkanı var. Orda part-time çalışıyorum bir yandan da sürekli karnımı doyuruyorum. Sokaktaki bir çok esnafla aram iyi. El bebek gül bebek ben 🙂 Tabi o evi bulana kadar neler çekmişim. Hatta tüm paramı o eve vermişim. Zaten halime acıyan Ramen dükkanındaki amca bana o nedenle iş vermiş. Ancak gün geliyor talihim dönüyor çektiğim fotoğraflarla bir sergi açıyorum ve benden iyisi olmuyor.

İşte aynı böyle 🙂

İlkbaharda en sevdiğim şey Yoyogi Parkta sakuraların altında sake içmek en iyi arkadaşlarımla. Kimler mi? Kimbap, Astrea, Lee, La Fea, Mavi, Kuchiki, Ofori, Bunusevdim, Fato, Berre, Ninsan. Kafamızın estiği gibi yaşıyor gidiyoruz. Arada kore bizi çağırıyor. Canımız sıkılıyor atlıyoruz uçağa Jeju adası bizim, Seoul bizim.  Olmadı Han nehrinin kıyılarında da soju içeriz. Misss 🙂

Öyle işte Japonya’da  uzakdoğuya adım atacağım. Ya da daha da genellersek kesinlikle uzakdoğuya gitmek, orda kalabilmek en büyük hayalim.

Fotoğrafçılık, Fotoğraflar, Fotoğraf Makinaları Hepsi Benim Hepsi 🙂

Ben Değilim 😉

İlk hayalimden de anlaşılacağı gibi amatör olduğum fotoğrafçılıkta aranılan insan olmuşum. Bir sürü fotoğraf makinam ve bir sürü lensim var. Özellikle de set fotoğrafçılığı yaparken  çok zevk alıyorum. Birde insan manzaraları çekmeyi çok seviyorum.

Zamanında bir çok şeye heves etmiştim. Birçok şey aldırdım. Ancak hala devam eden tek bir şey varki işte o da şu fotoğrafçılık. İstediğim şeyi çekebilmek için girmediğim delik, yapmadığım şey kalmadı. Sabahın köründe az kaçmadım evden güneşin doğuşunu, kumsala çıkan yengeçleri, yürüyüş yapan amcaları teyzeleri, yiyecek arayan kargaları çekmek için. Az tehlike atlatmadım, daldaki kuşu, yuvasındaki örümceği çekecem diye 🙂 Ama herşeye değer.

Birde gün gelecek fotoğrafa resim diyenlerin köklerini kazıyacağım 🙂 Ya da  öğrenecekler “Resim çizilir, Fotoğraf çekilir” 🙂

Hayalimdeki Gibi Bir Ev, Ev gibisi Yok Dedirtecek


Birgün öyle birşey olacak ki. Etraf aydınlanacak, arkada bir klise korosu Hallelujah derken ben hayallerimdeki gibi bir ev bulmuş olacağım 😀 Nasıl bir ev mi? Anlatıyorum;

Bir apartmanın en üst katı ya da bir tepede. Önü ya deniz ya göl. sabah güneşinin birazı yatak odasına giriyor ancak çoğu terasta. Geniş bir mutfağı var oturma odası ile birleşik. Mutfağın ortasında bir ada var üzerine ya tavaların ya bardakların asılabileceği şekilde. Ancak o evi almamın en büyük sebebi terası. Teras o kadar güzel ki. Bir tarafta salıncak , bir tarafta büyükçe bir masa. Dostlarımla akşamüstü şaraplarımızı yudumlayarak, bir yandan güzel müzikler bir yandan barbeküde pişen etlerin güzel kokusuyla oturuyoruz.

Ekstrem Benim Göbek Adım


Paraşütten atlamak, scuba dalışı yapmak, Everest’e tırmanmak, snowboard yapmak, kiteboard, sörf, motocross vs… Hepsini birbir yapmak istiyorum. Hepsinin en iyi yapılabileceği ülkeye gidip, yerinde yapmak istiyorum. İlerde “Kolumun şu kemiği Amerika’da oldu” “Sırtımdaki bu yara Avustralya’da sörf yaparken oldu”  diye göğsümü gere gere söylerim. Tabi annem kesin “onlar öldürmeden seni ben öldüreyimde en azından gözümün önünde olmuş olur” diyecektir. Hatta büyük ihtimal “Sütünü helal etmeyecektir” ama birgün gelecek yapacağım. Adrenalini zirvesinde yaşayacağım 🙂

Hayallerime Ulaştığımın Hayali En başka Olanı

Tamam saçma gelebilir ancak en gerçekleştirmek istediğim, gerçekleştiğini görmek istediğim belkide en büyük hayalim bu. Demeliyim ki ” Bir zamanlar hayaldi bunlar benim için. Şimdi yaşadıklarım daha bir hayal geliyor. Bu zamanların gelmesi hayalimdi. Şimdi ise sanki bir hayalde yaşıyorum”

Bunu herkes için diliyorum. İnşallah bir gün herkes istediği, hayal ettiği herşeye kavuşacak. En önemliside ulaştığında hayal kırıklığı yaşamayacak. Aynı umduğu gibi çıkacak.

Bu mimde burda biter top Fato ile Mavi’ye gider…;)

Triple

Heralde en kısa dizi tanıtımı yazım alacak 🙂

Dizinin konusundan hemencecik başlayıverim. Haru adında bir kızımız var. Henüz 18 yaşında. Kendisini yemeğe vermiş ancak bir yandanda Buz pateni yapıyor.  Yalnız bu kız inanılmaz bir yaşam enerjisine sahip. Annesi ile üvey babasını bir kazada kaybetmiş ve öz babası ile yaşıyor. Seoul de de üvey abisi var. Neyse kızımızın hayali 3’lü Axel yapabilmek. Ancak tabiki kiloları yüzünden normalini yapamıyor ki 3’lüsünü yapsın. Gelgelelim bir hırslanıyor. Kararını veriyor. Seoul’e gidecek, çok çalışacak ve iyi bir buz patencisi olacak. Ancak bir sorun var. Seoul de tek tanıdığı insan abisi ancak onun kendisinden bile haberi yok. Her sevgililer gününde abisine çikolata göndermesine rağmen hiç cevap almamış. Çünkü abisi 2 ev arkadaşına sahip ve onlar abisi görmeden çikolataları alıyorlar, yiyorlar mektupları okuyorlar ve abisinin bundan hiç haberi olmuyor 🙂 Ancak son gönderdiği mektuba karşılık alyor tabi cevap yazanlar abisinin ev arkadaşları. Bir güvenle Seoul yolunu tutuyor. İşte herşey ondan sonra başlıyor. Bizim küçük Haru 3 adamın yaşadığı eve taşınıyor 🙂

Hyeon Tae - Hwal - Jo Kun

Komik ve ilginç bir konusu var gibi görünüyor değil mi? Zaman zaman da öyle. Özellikle Buz Pateni ile ilgili olması benim en çok ilgimi çeken şeydi dizide. Ancak anlamışsınızdır ki pek bir beğenmedim. Aslında çok sevdiğim kadınlardan Lee Yoon Jung yönetmen koltuğunda oturuyor ve senaryoda Lee Jung Ah’nın kaleminden. Doğal olarak çok iyi şeyler bekledim. Çok kötü değildi ama beklediğim kadar iyide değildi işte.

Su In (anlatma gereği bile duymadım) - Haru - Sang Hee

Dizide en çok bayıldığım yine OST oldu. Bakın ona lafım yok. Yine en güzel parçalar seçilmiş. Tam benim ağzıma layikti yani 🙂 Birde çekimler. Çok çok güzeldi.

Oppa lafından nasıl nefret ettim anlatamam size. Dizide sürekli Oppa, oppaaaaa, ooooppppaaaaa diyip duruyordu Haru. Ah nasıl işkenceydi. Anladım ki aslında ben Oppa lafından değil onun sürekli ve garip bir ses tonu ile kullanılmasından gıcık aldığım için kelimeninde kendisinden gıcık alıyor, nefret ediyormuşum. Kullanmayın dostlar benim etrafımda bu kelimeyi rica ediyorum. Yani sonrasında ne olur bilemiyeceğim (bunu bir tehtit olarak algılayan algılasın – dermişim 😀 ).

Yine kullanılan evlere hasta oldum. Bu kadın işini biliyor. Nerde nasıl ev seçeceğini of of. Korede tanıdığı emlakçı olan benimle bağlantıya geçsin lütfen.

Her neyse diziye dönersek tekrar. Çok boş geldi. Tamam bir kızın hayalleri, amacına ulaşma isteği ve önüne çıkan engeller anlatılmak istenmiş. Tabi sadece ona odaklanılmamış yan karakterlerinde hayatlarına değinilmiş. Bu çok iyi olmuş aslında çünkü ana hikaye baya sıkıcı. Sonuna kadar izleyebildiysem eğer sadece yan karakterlerin emeği var. Bir de şarkıların.

Yine havada kaldı ana karakterlerin hikayesi. Belli bir sona ulaşmadı. Ya da şöyle söylemeliyim istediğim gibi olsun istiyordum (her izleyici gibi) ancak istediğim olsaydıda biraz hayal kırıklığı yaşacaktın biraz fazla saçma gelecekti çünkü. Allak bullak oldu dimi. Eğer olurda bir izlerseniz ( ki tanıtımdan sonra nasıl olacak o iş bilmiyorum) anlarsınız.

Ya kötü değildi işte aslında ama istenileni karşılamıyordu. Eğer ana karaktere takılmazda yan karakterlerle mutlu olabilirseniz izleyin derim. Ama ne yapıp edin OST sini indirin, dinleyin gerçekten çok güzel. Hatta ben size indirme linki vereyim buradan parçaları indirin. İzleme isteği uyandırmazsa neyim 🙂

Oyunculardan çok sevdiğim Lee Seon Gyoon var. Yine çok şirin bir karakteri canlandırıyor. Ancak benim ilgimi çeken daha çok Yoon Kye Sang’tı. Kendisini Türkiye ile ilgili bir belgesel hazırladığı zamanlardan tanıyorum. O belgeselin ilk 2 bölümü için buraya bakabilirsiniz. Dizide canlandırdığı Hyeon Tae inanılmaz bir karakterdi. Hastanın hastası oldum. Her eve lazım bir Hyeon Tae. Birde sürekli Jo kun diyen Sang Hee karakteri vardı Kim Hee’nin canlandırdığı aşırı tatlı bir hatun. giyimine, saçlarına bayıldım bayıldım.

İşte böyle birşeydi. Baya bir zamanımı aldı. Ama çok pişman oömadan bitiridm 16 bölümü. Birşeyler arayanlara izlemek için iyi bir alternatif olabilir diyorum ve görüşürüz diyorum 🙂

Dostlar bu sene bir çok güzel dizi oldu. Kore tvleri ve tabiki bizim bilgisayar ekranlarımız birçok yapımla bayram etti. E bunun sonucunda da en iyilerin seçileceği günün gelmesi kaçınılmaz bir hal aldı. Haziran ayında başlayan oylama bu ayın 26′ sına kadar devam edecek. Sizde oy kullanabilirsiniz. 30 Ağustosta kazananlar duyrulacak.

Burdan aday dizilere ulaşabilirsiniz. Burdan da oyuncuları oylayabilirsiniz.

Uluslararası adaylarda;

Erkek oyuncularda ilk üçte:

1. Lee Seung Gi – Briliant Legacy- (KOR) 2. Kim Nam Gil – The Great Queen Seondeok- (KOR) 3. Chou Vic – Black & White- (TWN)

Bayan oyuncularda ilk üçte ise:

1. Moon Chae Won – Briliant Legacy- (KOR) 2. Han Hyo Jo – Briliant Legacy – (KOR) 3. Sheh Charmaine – Beyond the Realm of Conscience – (HKG)

Ulusal olarak Kore’ye baktığımızda ise:

Erkeklerde: 1. Lee Seung Gi – Briliant Legacy- 2. Kim Nam Gil – The Great Queen Seondeok – 3. Lee Byung Hun – IRIS –

Bayanlarda: 1. Moon Chae Won – Briliant Legacy – 2. Han Hyo Jo – Briliant Legacy – 3. Lee Yo Won – The Great Queen Seondeok –

Ben erkeklerden Kim Nam Gil’in almasını istiyorum. Muhteşem Kraliçede yer yer piskopat, yer yer saf, bazen olması gerekenden de kurnaz ancak her daim aşık adam Bidam ile gönlümde tahtını kurmuştur 🙂

Bayanlarda ise yine Muhteşem Kraliçe ile kendine hayran bırakmış, her ne kadar “Bu sefer ne yapacak” , “Ne bu hırs” diye söylendiğim, çakallığın kitabını yazmış ancak suratından mıdır nedir ayılıp bayıldığım Mişil’e can veren Koh Hyun Jung alsın istiyorum.

Kore, Tayvan, Hong Kong, Japonya, Çin oyuncuların aday gösterildiği ülkeler. Ancak dramalara baktığımızda; Miniseriler, Kısa Dramalar ve Drama serileri olarak 3’e ayrılıyor. İngiltereden Güney Afrika’ya, Fransa’dan Malezya’ya kadar birçok ülke katılıyor.

En iyi olan, en çok oyu alan kazansın 🙂 Hadi bakalım. Haaaa sizde oy vermeyi unutmayın sakın! Yanlış bilmiyorsam her gün 1 oy verme hakkınız var.

İşte bekelenen yazım geldi 🙂 (Amma da beklendi. Nasılda büyüttüm kendimi biranda neyse … ) Gelelim dizimize.

İşin içinde hem romantizm, hem komedi, hem yemek var. Ah tam benlik dizi dedim karşılaştığımda. Üstelik oyuncularda muhteşem. Konu basit;

Bir italyan restorantı – La Spera-, o restorantın; mutfağındakiler, garsonları, müdürü ve müşterileri. Yemek yetiştirme telaşı, yeni alevlenen aşkları, eski ilişkiler içine birazda “Pasta-makarna” katılınca leziz bir dizi ortaya çıkıyor. Baharatlarda en güzelinden, en şirininden ve en sevileninden oyuncular. Bana göre herşeyi ile iyi ve kaliteli bir dizi denilebilecek düzeyde.

Baş rolü çeken mutfağında huysuzun en beteri olan şefimiz Hyun Wook mükemmel bir karakter. Sövmeside güzel, ilgili halide. Hani sert bir kabuğa ancak yumuşacık bir kalbe sahip. Şef’i canlandıran Lee Sun Gyun’u zaten  Coffee Prince’den tanıyacaksınız. Orda izlediğimde hep “Bu adamı ana karakter olarak izlemeliyim” diyordum. Çok da güzel olacağını düşünüyordum, öylede olmuş. Aşırı mutlu oldum bende, hayal kırıklığı yaşamadığım için. Ses tonundan kahkahasına, oyunculuğuna kadar iyi yapımları hak eden bir aktör.

İkinci ana karakterimiz Seo Yoo Kyung 3 senedir mutfak asistanlığı yapmış ve artık tava tutma zamanı gelmiş bir şefi canlandırıyor. İlk kez tava tutmasından sonra  bizim huysuz Baş Şefimiz Hyun Wook işe başlıyor ve bunu kovuyor “Benim mutfağımda kadın şeflere yer yok!”. Tabi mutfakta karşılaşmadan önce dizide büyük bir rolü olan yaya geçidimizde karşılaştıkları için bizimkinin kalbi şefe “bum bum” – aşk kokusunu hemen alıyorsunuz 🙂 -. Ancak Şef onu daha ilk günden kovunca ne yapacağını şaşırıyor. Efendim birde o kadar tatlı, o kadar masum bir karakter ki. Alıp sıkıca sarılasınız geliyor. Tabi bizimki ne yapıp edip daima mutfakta bitiveriyor 🙂 Bu karakteri canlandıran hatunuda çok severim. Kong Hyo Jin ne çok güzel ne çok çirkin ama aşırı şirin.

Bir diğer karaterde restorantın sahibi Kim San. Bu adam restorantın sahibi olmasına rağmen Müdür hariç kimse bilmiyor. O hep düzenli bir müşteri olarak restoranta geliyor. Kim San rolünü canlandıran Alex’i ilk kez görüşüm, duyuşum. Kendisi şarkıcıymış ama bu dizi ilk oyunculuk denemesi. Gayet başarı ile canlandırmış karakterini. Zaten hamurlarında var biliyorsunuz 🙂 Dizide en çok bu karaktere üzüldüm. Ama nasıl üzüldüm nasıl anlatamam. Hayır cidden anlatamam spoiler olur 🙂

Ve geldik son ana karakterimize. Korenin tek bayan Baş Şefi güzeller güzeli Oh Seo Yung. Gerçekten işinde başarılı bir bayan şef . Zamanında İtalyada Huysuz Şefimizle beraber okumuşlar. Kısacası bir geçmişleri var. Diziye dahil olduğu dakikalarda “Ahanda olmazsa olmaz zaten. İlle 2. bir kadın çıkaracaklar, beni benden edecekler” dedim ama… amasını söylemeyeceğim sadece güzel oluyor güzel. Seo Yung’u canlandıran Lee Honey harbiden taş gibi bir hatun. Hem güzel hem akıllı üstelik dizide iyi bir iş çıkarmış çok şirin bir oyunculuğu var. Beğendim. Lee Honey için ayrıntılı bilgiyi La Fea’dan alabilirsiniz 🙂 O pek hatun beğenmez ama bu kadın onunda beğendikleri arasında 😉

Evet dizinin ana kadrosu böyle. Kabaca konuda belli. Düzeni kurulmuş tanınan bir italyan restorantının mutfağında, şef değişince mutfakta da bazı şeyler değişir. Aslında her mutfak için öyledir. İşte La Spera’da da Şef değişir yerine huysuz, acımasız, lafını esirgemeyen bir şef gelir. Gelen bu şef kadın şeflere düşmansa ancak mutfağında inatçı bir kadın şef olursa, artı birde kendi ekibini getirir tüm kovduğu kadın şeflerin yerine geçirise ne olur. Karmaşanın alası olur tabi 🙂 Bu karmaşada işte aşk var, rekabet var, komedi var.

Gelelim benim düşüncelerime. Bu dizi ile neler değişti?

İlki benim için hep tek bir dizi vardı bu zamana kadar. İzlemekten sıkılmayacağım, karakterlerin hepsini ayrı ayrı sevdiğim, doyamadığım. Beni bir şeye heveslendiren vs. Açıklıyorum…. Coffee Prince tabiki. İşte artık birde Pasta var. Dizide hiç bir şey uzatılmadı. Herşey tadındaydı. Ne bir abartma, ne fazla göz yaşı, ne laubali espiriler. Bir hışımla geldi geçti. Soluksuz izledim. Karakterlerin hepsini ayrı ayrı sevdim. Bazılarını daha fazla sevdim. Makarna yapma isteği uyandı içimde. Bir mutfakta çalışma isteği geldi. Zaten en iyi yaptığım yemeklerden olan makarnamı daha bir geliştirme hevesine girdim 🙂

Yine bu zamana kadar tek geçtiğim bir çift vardı. Eun Chan ve Han Kyul ama nasıl geçmezdim. Şimdi yanına Yoo Kyung ve Hyun Wook eklendi. Ah nasıl sevdim onları bilemezsiniz. Yine bir uyum abidesiydi bu iki karakter. Aslında sevmemin en büyük nedeni kesinlikle Eun ile Han a benzetmem diye düşünüyorum. Bence izlediğinizde sizde böyle düşüneceksiniz.

Yoo Kyung’un “Yeee Şepp” demesine hasta oldum 🙂 Bir insan bu kadar mı güzel “Şeppp” der 🙂 Özelliklede mutlu olduğunda çok tatlı çıkıyordu ağzından bu kelime. Birde bu karakterin bu denli saf oluşu, azimli oluşu, herşeyi açık açık söylemesi çok güzeldi. Tabi aynı derecede Şefin bağırışlarıda ayrı bir içtendi. Hiç durmadan kızsın sövsün istedim. Doğallığını sevdim.

Yine kostümler harikaydı. Kışın çekilen bir dizi olduğundan kışın gardrobuma neler alacağımı artık biliyorum. Tam benlik kıyafetlerdi. Her karakter ayrı bir güzel giyiniyordu. Kostüm seçmekten kim sorumluysa ellerine sağlık. Bayıldım, bayıldım 😉

Birde dizide dikkatimi çeken ve paylaşmadan geçemeyeceğim noktalar var. İki yan karakterle ilgili Birincisi Philip, ikincisi Ji Hoon. Bu ikisini inanılmaz benzettiğim iki insan var. Philip’i canlandıran Min Woo’yu aşırı derecede Kim Jae Wook’a benzettim. Hatta ilk gördüğümde Jae Wook dedim şaşkınlıkla. Ji Hoon’u canlandıran Hyun Woo’yu da Gong Yoo’ya benzettim. Hani sanki gençlik halleriymiş gibi. Burnu, ağzı, dudak yapısı inanılmaz benzer geldi. O da 20’lerinin sonuna 30’larının başına geldiğinde sanki tam Gong olacak. Aslında bu yorumu yaparken korkuyorum “Kimse Ona benzeyemez. sen ne diyorsun” gibi tepkiler almaktan. Çünkü bazen abuk subuk benzetmelerim oluyor. Fazla uç düşünüpte benziyorlar diyorum. Birde siz bakın bakalım.

Benzemiyorlar mı?

Yani kısacası (Çok uzattım sanki) ben çok ama çok beğendim. Bence herkesin izleyebileceği artı beğeneceğim bir dizi. Sizi sıkmıyor, ağlatmıyor üstelik aşkıda, komediyide çok iyi veriyor. Bence kaçırmayın izleyin. 😉

Bu yazıyı Anneme ithaf ediyorum 🙂

Ne kadar saçma bir başlık oldu. Farkındayım aşağılamayın 🙂 Şimdi efendim son zamanlarda kendimi kore dizilerine yeniden vermiş bulunuyorum. Uzun bir süre ayrı kalmıştım, filmlerle dolduruyordum hem duygusal, hem dramatik , hem komedi boşluğumu. Aslında gayette iyi oluyordu. Ancak yakın zamanda etrafımda bir çok kore sevdalısının daha olması için bazı çalışmalara başlamıştım ve ilk kurbanım “Annem” di 🙂 İşte bu yüzden bu aralar bir ikilem yaşıyorum.

Kendisi kore camiyasına uzak olmakla kalmayıp bilgisayara, internetede uzak bir insandır. Bu günlerde kendisi beni inanılmaz derece sıkıştırıyor. “Hani kızım yok mu dizi?, Yeni bişiler indirmedin mi?” gibi. Artık evde “Anneme dizi bulmalıyım.” “Acaba ne izletsem?” düşünceleri ile dolaşıyorum. Bir de işimin en zor yanı dediğim gibi internete uzak olduğundan bir bölüm indirmenin ne denli yorucu, emek isteyen ve zahmetli, sabır isteyen bir iş olduğunu anlayamaması. E başımda ben indirmelerle uğraşırken, sinir küplerinde cirit atarken “Bu ne şimdi?” ” Ne yapıyorsun?” Ne zaman inecek?” sorularını sorunca cinnet geçirmemek elde değil.

Bir yandan izlerken diziyi bazı şeyleri bilmenin havası ile yanımdakine birşey izletmenin zevki varken, diğer bir yandan baskı kurulması inanılmaz derecede zor oluyor. Ben yeni yeni dizi arşivlemeye başladığım içinde elimde hali hazırlarda birşeyde yok, elimden geldiğince yetiştirmeye çalışıyorum bölümleri ama doğal olarak linkler her zaman kusursuz olmuyor. Şuan ben bu yazıyı yazarken bile bölüm iniyor ve “annem sürekli “Daha ne kadar var?” diye soruyor 🙂

Aslında ondaki bu heves kesinlikle en güzel dizi ile başlamış olması. O da tabiki “Coffee Prince”. Daha önce bahsetmiştim izletmeye başladığımı. Hata mı yaptım acaba? 🙂 Birde bu bilgisayardan dizi izleme olayı başladığından beri bu aleti öğrenmeyede çalışıyor. Ah işkence işkence 🙂

Tüm bu söylenmeleri bir kenara attığımda aslında, zaten iyi olan anne kız ilişkimiz daha da bir iyileşti. Aslına bakarsanız artık bilgisayar başında olmama laf söylemiyor. Anlayabiliyor 🙂 Önceden derdim “Anneciğim anlamıyorsun, bağımlılık yapıyor bunlar. Zevk veriyor. Çikolata yemek yerine bunları izliyorum mutlu oluyorum” diye suratıma delirmişim gibi bakıyordu. şimdilerde ben daha bilinçli bir izleyici olmaya başladığım bu zamanlarda annemde benim ilk zamanlarımı görüyorum ve ağzımı açıp “Ya hatun bak nasılmış. Şimdi anlıyorsun değil mi?” diyebiliyorum 🙂

Etrafta ona ilk başlarda saçma sapan gelen kelimeleri artık anlamaya başladı. Önceden ona “Omma” ya da “Ominim” dediğim de dönüp bana “Sana omma. Ne diyorsun sen?” derken şimdi direk “Efendim” diyor 🙂 İzlediğimiz dizideki bir espiri aklıma geldiğinde beraber gülüşüyoruz ancak bu seferde babam ve kardeşim bize bakıp sonra birbirlerine bakıp “Ne yapıyorlar bunlar yahu?” diyorlar ancak sallamıyoruz. Artık evdeki tek garip insan ben değilim 🙂

Sizede tavsiye ilk başta kalenin içini fethedin sonra surların dışına çıkın. Her güzel şeyde olduğu gibi bununda olumsuz yanları olabiliyor ama değiyor. Bu arada en son “Full House” u izlettim, şimdide “Pasta”yı izliyoruz. Pasta’yı benimde ilk izleyişim ancak aşık oldum diziye. Tanıtımı yakında yapacağım 🙂

Bu deyişi muhakkak duymuşssunuzdur. Televizyonun diğer bir adı Aptal Kutusudur. Gerçi birde “Pire yüzünden yorgan yakmak” vardır. İşte ben son zamanlarda “Tv” hakkında pek bir kararsızım. Beni kararsızlığa sürende birkaç  kanal. Cnbc-e, TNT, NatGeo, Discovery, Nickelodeon. Bu kanallar sayesinde televizyon izlenebilir oluyor benim için.

Son zamanlarda fark ettimde insanlar daha bir televizyona düşkün oldular. Nedeni ise bence hem ekonomik, hem mevsimsel. Adamların paraları yok dışarı çıkamıyorlar, sıcaktan dolaşamıyorlar. Evde yapacak tek şey televizyon izlemek oluyor. Normaldir, çok doğal tabiki izleyecek. İşte son zamanlarda kanallar bunun farkına vardılar sanki. Bozulan ekonomi ile insanların ceplerinin boşalmasını ve eve tıkılmalarını fırsat bildiler. Televizyon izleme oranları yükseldikçe, ekran dizilerle doldu, sabah programlarının süreleri uzadı, eskiler yeniden paketlendi önümüze sürüldü. Kimisi kopyala yapıştır yaptı, kimisi uyarlamaya çalıştı, kimiside uzattıkça uzattı.

İşin en ilgimi çeken kısmı aslında yerli yapımlarda patlamanın yaşanması. Hem izleme oranları açısından hemde yaratılma açısından. Bu kötü bir şey mi? Tabiki hayır. Tam tersine televizyon ne kadar çok kazanırsa sinemada o kadar gelişir. Şuan kimdi, ne zaman demişti net hatırlamıyor ancak izlediğim bir programda bir adam “Bir ülkenin dizi sektörü ne kadar gelişirse, sinemasıda o kadar gelişir” demişti. İyice düşünüp takibe alınca fark ettim ki, 2009 mesela Türk sinemasının altın yıllarındandı. Aynı dönemde ise Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü gibi diziler deli gibi izleniyordu.

Buraya kadar aslında hiç bir sorun yokmuş gibi görünüyor. Sorun ise benim açımdan şurda başlıyor. Birincisi insanlar aşırı derece kaptırıyorlar kendilerini ve bu iş üzerinden para kazananlar için inanaılmaz bir fırsat çıkıyor ortaya. Yok Bihter kolyesi ne bilim onun giydiği elbise zart zurt. Hadi bunuda geçtim çok güldüğüm şey ise; İki arkadaş düşünün bir dizinin deli takipçisiler. Yayınlandığı dakikalarda ayrılar telefon açıyorlar birbirlerine öyle izliyorlar. Şaka mısınız ya! Hayatlarının merkezi yapıyorlar dizileri.

İzleyici kısmından uzaklaşıp birazda diğer tarafa geçiyorum şimdi. Aşırı derece para akıtılmaya başalandı yerli yapımlara. Sizlerde farkındasınızdır. Çekimler güzelleşti , kullanılan mekanlar, giyimler vs. (Tabi bunda birde oyuncuların bir yerlerinin havadan geçilmez olmasınında payı büyük ancak bu başka bir konu.)  Yerli sektöre önem verilmesi muhteşem birşey. Ancak bu verilen önem birde seçilen senaryolara, oyunculara verilse ne güzel olucak. Herşey tadında bırakılsa, insanlar nasıl olsa izliyorlar diyip iyice salaklaştırılmasa, basitleştirilmese. Ne güzel olacak değil mi?

Orjinal şeyler bulamıyor olabilirsiniz anlarım ancak var olan birşeyi kafaya taktıysanız bunu doğru adamlarla yapın, kadroyu doğru seçin senaryoyu güzel yazın (insanlar aptal değiller anlarlar yani) çekimleri aklı başında adamlara teslim edin ve en önemlisi bölüm sayısınız belli olsun. Birgün biteceğini bilerek işe başlayın. Ya da uzun birşey yapmak istiyorsanız dizi kendi içinde kendini tekrarlamasın, tıkanıldığı zaman kestirip atın. Niye bitirmekten korkuyorlar anlamıyorum. Bizde ki sorun “Korkusuzca başlarım, sonunu getirmekten korkarım.”

Küçük Sırlar ben bu diziye “Gıllik Haraketler” diyorum. Korkusuzca başalanan ama bence yapılan en büyük hatalardan. Oyuncu kadrosundan tutun senaryosuna kadar. Yeni nesil ne hale geldi diye söylenenler, birde siz şimdi olacakları görün. Arkadaşım Lee şu yazısında çok güzel anlatmış.

Kavak Yelleri ne desem az. Kaç yıl oldu onu bile bilmiyorum. Aslında en başlarda güzel başlamıştı ne olduda saçmalamaya karar verdiler, içine sıçtılar. Bitecek diye beklerken şimdi “Dağhan Külegeç” “Efe” karakteri ile geri dönüyormuş. Ben olsam onun yerinde hayatta dönmezdim heralde iyi para alacak. Artık bu sene bitmesini umuyorum.

Melekler Korusun her ne kadar son zamanlarda saçmalamış olsada ki oda güzel başlayan bir dizi idi neyseki kurtulduk. Darısı diğerlerine 🙂

Son zamanlardaki diziler birde baya rahatlar farkında mısınız? Birbiri ile yatanlar, ondan çıkıp ona giden. Önce onunla sonra bununla olanlar. Hatta sonrasında “Problem değil canım senin sevgilin benim sevgilim” diyenler. Hamile kalanlar, evlenmeden de çocuğumu büyütürüm diyenler ve ailelerin rahat tavırları. Şimdi bunları normalde sorun eden bir insan değilim. Benim lafım bunları normalde sorun edipte, dizide doğalmış havasına büründürüp savunanlarda. Mesela bir anne, ekranda sevgilisinden hamile kalan, çocuğu doğurmak isteyen ve ailesi tarafından evlatlıktan reddedilen bir kıza acıyıp evine almak istiyor ancak kendi kızı biri ile yatsa dövmekten beter ediyor. Geçtim hamile kalmasını yani. Veya başka bir anne, ekranda birgün o kızla birgün bu kızla gezip tozan, ailesinin parasını yiyen bir erkek evladına bu ne biçim erkek diyor, bunu yapan kendi oğluysa ” O erkek yapabilir” gibisinden savunuyor. Millet normalde bunlara ağız açıyor, televizyondakileri izliyor ancak gençliğin buralara gelmesinin nedeninin televizyon ve ekrandaki diziler olduğunu kabul etmiyor. Birşeyler yapımıyor. Ya seninkinin başına gelenleri kabul edeceksin ya ekrandakini reddedeceksin.

Bu televizyondaki durum, dizilerin, programların saçma olanlarının ya sonu gelecek ya da bir yola getirecekler. İnsanlar saçma sapan şeyleri izlemeye devam ettikçe, saçma sapan şeylerin sonu gelmeyecek. Bizim gibi aklı başında izleyiciye olan olacak. Artık sorunlu benmişim gibi davranan beyinsiz insanlardan kurtulmak istiyorum. Şuan için yerli kanallar acınacak halde bence.

Efendim bu film izlenmezde ne yapılır söyleyin bana? 😀 O kadar komik o kadar eğlenceli ve bir o kadarda duygu yüklü ki. Bir yandan kahkaha ile gülerken bir yandan da hüzünleniyorsunuz.

Konusu kısaca şöyle; Yaşını başını almış 3 kadın. Hepsi 60 yaşın üstünde ve kafadan çatlak 🙂 İlerde olmak istediğim kafayı sıyırmış büyük anneler bunlar. Yemiyorlar, içmiyorlar 8 sene boyunca para biriktiriyorlar. Ama o paraları nasıl kazanıyorlar çok güleceksiniz. Hedefleri olan 8000 küsür doları kazanıp Hawaii’ye gitme planları kuruyorlar. Acentaya tatili satın almak için gittiklerinde parayı bankaya yatırmaları gerektiği söyleniyor ve bunlar bankanın yolunu tutuyor. Ancak şans işte tam paralarını vezneye teslim ettikleri sırada banka soyuluyor, teslim alındı damgası vurulmadığı içinde banka paralarını geri ödeyemeyeceğini söylüyor. Yılların birikimini kaybedince bizim hatunlar kaptırdıkları paralarını almaya karar veriyor ve bir banka soygununa hazırlanmaya başlıyorlar.

İşte böyle entresan bir senaryo ile izlenilesi bir film çekilmiş. Özellikle başrolü oynayan hanım teyzeler aşırı süperler. Hatta gençlere taş çıkartırlar söyleyeyim. Genç nüfusun çok olmadığı filme en başta pek sıcak bakmayabilirsiniz. Şahsen ben filmi şöyle izlemeye karar verdim. Canım deli gibi romantik-komedi izlemek istiyordu sevgili arkadaşım Lee‘nin blogunda şu yazı ile bahsettiği Pyaar Impossible filmi inene kadar kendi arşivime göz atayım dedim bir türlü seçemedim, elim bu filme gitti. Biran dedim “Yaşlı hatunları izleyecek havada mıyım?” ve pek bir kararsız play tuşuna bastım. Ne iyi etmişim. Daha ilk dakikalarda dedim “Bunlar yaşlı hatunsa benim şimdi mezarda olmam lazım :D”

İnanılmaz bir dotluğunda anlatıldığı bu filme imrenmemek elde değil yalnız. Hiç bir şey onların dostluklarından önemli değil, ne olursa olsun hep beraberler. E insan imrenmeyecekte ne yapacak. Umarım hepimizin böyle dostlukları olur. Varsa da bu kadar daimi kalır.

Biraz yaşam enerjisi depolamak, biraz hayatın gerçekleri ile karşılaşmak ve bol bol kahkaha atmak için izlenebilecek; İleri yaşamınızı yüzünüzde güzel bir tebessümle hayal edecek bir film arıyorsanız durmayın izleyin derim. Kahkaha garantisi veriyorum 😉

April Bride – Nisan Gelini

“Her yeni gün bir mucizedir. Bunu bilmek her günü dolu dolu yaşamamızı sağlar.” Nagashima Chie

İki güzel oyuncu yan yana bir dramda. Bir kaç hafta oluyor indireli ancak şimdi izlemek için hazır hissettim. Aslında ağlamaya hazırlamıştım kendimi ancak hiç ağlamadım. Bence filmdeki en güzel şeyde buydu.

Filmin konusu basit. 2o’li yaşlarında  olan Chie hayatının aşkını bulduktan sonra kanser olduğunu öğrenir. Uzun bir süre erkek arkadaşından bunu saklar ancak kemoterapi görmeye başlaması ile saçlarının dökülmesi sırrını açığa çıkarır. Sevdiği insandan o üzülmesin diye sakladığı bu sır ortaya çıkıncada sağlığı henüz tam bozulmamışken ondan ayrılmak ister. Ancak Taro, Chie’yi o kadar çok sevmektedir ki her anında yanında kalacağına söz verir. Bundan sonra Chie’nin hastalığı herkesin hastalığıdır ve onlar tüm yaşanacakları birlikte yaşayacaklardır.

Gerçek bir hikayeden uyarlanması her zaman olduğu gibi bu filmide inanılmaz güzel kıldı. Zaten filmi izlerken onların hayatlarına, yaşadıklarına ortak hissediyorsunuz kendinizi. Elinizden gelse ekrandan girip, omuzlarına dokunup teselli edesiniz geliyor.

Oyuncularında filme inanılmaz adapte olduğunu hissediyorsunuz. Zaten uzakdoğunun en güzel tarafıda bu. Onlar yaşıyor gibi oynuyorlar hatta o dakikalarda yaşıyorlar, doğal olarak sizde bu samimiyeti anlıyorsunuz. Başrol oyuncuları çok tanıdık. Japonya semalarına yakın bir izleyici iseniz Taro’yu canlandıran Eita’yı Last Friends, Hard to say I love you’dan tanıyacak, Chie’yi canlandıran Eikura Nana’yı da Mei Chan no Shitsuji’den bileceksiniz. İkiside birbirinden tatlı oyunculardır. Bu filmdede baya başarılı buldum kendilerini.

Film aslında ağır ilerliyor. Başlarda inanılmaz bir dinamiği var ancak sonrasında hastalığın işlenmesi ile ağırlaşıyor. Belki bazılarınız bu dakikalarda sıkılabilir. Birde sonunu direk tahmin ettiğiniz, hatta bilerek başladığınız için “Tamam ya uzatmayın hadi biliyoruz zaten olacakları. Biran önce üzülelim” diyebilirsiniz.Ancak bu tür konulu her film gibi vermek istediği mesajı çok güzel alıyorsunuz.

Filmde çok isteyeceğiniz şeylerde olucak bence. Özelliklede her daim yanınızda olacak bir hayat arkadaşı için Bir Taro isteyebilirsiniz :D. Buyrun fragmanına da bir göz atın.