Archive for Eylül, 2010


Hear Me – Duy Beni

Ya nasıl anlatsam bilemiyorum ki. Sevgili Berre’nin blogunda rast geldim. Film izleyesim vardı takılacak arıyordum ve konusu çok hoşuma gitti. Tam Romantik-Komedi damarıma yakışır bir filmdi. Tayvan semalarından olduğundan ve ben dillerine bir türlü ısınamadığımdan genellikle tereddürt ederim ancak  öyle birşey yaşamadım. Bunda filmin çoğunda işaret dilinin kullanılmasınında büyük yeri var tabi 😀 Neyse konuya geçiyorum 😀

Efendim Tian aşırı derecede sempatik, neşeli, yanakları sıkılmalık tarifi kelimelerle olmayacak kadar tatlı (Hasta olduğumu çaktırdım dimi 😀 ) bir teslimatçı çocuktur. Bir gün yine teslimat yaparken işitme engelli ablasına her zaman destek olan Yang Yang ‘ı görür ve beemmm ilk görüşte aşk. Bizimkisi kızı takip etmeye başlar onun için işaret dilini geliştirir fakat bir akşam yemek yedikleri için Yang Yang eve geç gider ki senaryonun cilvesi evlerinin yanındaki dairede yangın çıkar. Yang’in ablasıda dumandan etkilenir. Tüm suçun kendisinde olduğunu düşünen Yang ise bizim şirin Tian ile görüşmeyi keser. Sonrası ise harika ve harika.

Ya bir kere ismi aşırı çekici. “Duy Beni” kısa, öz ve merak uyandırıcı. Birde Tian karakteri o kadar tatlıki anlatamam size. Eddie Peng’i ilk kez izledim bundan sonra takibe alacağım. O kadar yani. Kendi kendine konuştuğu zamanlar, bilgisayarın başında kızın msn’i açmasını beklediği dakikalar ve garip etkileme planları ile gönlümde tahtı kurdu. Yang’i canlandıran kız ise gerçekten tatlıydı. Gülünce çok şirin oluyordu.

Film hakkında konuşmayı çok istiyorum ama bence benim gibi hiç birşey bilmeden izleyin. İzleyin ki zevk alın. Son 15 dakika suratınıza kocaman bir gülücük oturtsun. (Gerçi eğer benim gibi senaryo tahmincisi iseniz ki genelde de tutarsa siz o kadar heycanlanmazsınız. Ancak benim gibi yapın. Tahmin etseniz bile hiç birşey anlamamış gibi izleyin 😀 ) Ne diyordum? Haa devam edersem spoiler veririm o zaman bir anlamı kalmaz. Sadece son olarak diyorum ki. Pişman olmayacağınız bir yapım. Hatta benim en sevdiğim filmler arasında çoktan en üst sıralardan yerini aldı. Kolay kolay unutmam bu filmi ve herkese izletirim.

Bence sizde kaçırmayın ve izleyin 😉 Mutlaka izleyin 😀 Hemen izleyin :D:D

Reklamlar

Bilgisayarsız geçen günlerimin rutin eylemi haline gelen “DVD Player’ a Saldır” zamanında izlediğim, aslında her zaman aklımda olan -çıktığı günden beri- ancak bir türlü izleyemediğim ve yazılmaya değer bulduğum bir yapım bu film. Birde hakkında çok fazla şey yazmayada kıyamıyorum. Çünkü benim gibi merakla izlemenizi istiyorum – tabi izlemeye karar verirseniz-

Aslında filmi fragmanlarından izleyipte komedi sandığım için “İzlemeliyim” demiştim fakat bambaşka bir yapım çıktı karşıma. Elimizde bir baba var. Robert De Niro’nun canlandırdığı. Ömrü telefon tellerini yağmurdan, soğuktan, sıcaktan korumak için kapmalama yapmakla geçmiş. Dört çocuğu var. Karısını yeni kaybetmiş ve o ölmeden önce evlatlarıyla doğru düzgün bir paylaşımı olmamış. Özelliklede yetişkinlikleri sırasında. Hani “En son babalar duyar” ya da “Birçok şeyi üstü kapalı bilir” durumu var. Çocuklar hep anneleri ile herşeyi konuşacak cesarete sahiptir. Evde tek başına, emekli olduktan sonra uğraşı bahçe olmuş bu adam evin annesi öldükten sonra “Çocuklarımla ben ilgilenmeliyim artık” diyor ve eskiden yaptıkları gibi herkesi bir masa etrafında toplamak istiyor. Ancak çocuklarının hepsi bir bahane ile gelemeyeceklerini söylüyorlar. Doktorunun tüm uyarılarına, yasaklarına rağmen onları görmeye ve durumlarının iyi olduğundan emin olmak için bizimkisi yola çıkıyor. İşte bu yolculuk esnasında onlarla iletişiminin ne denli kopuk olduğunun farkına varıyor.

Film beni güldürmekten çok ağlattı desem nasıl bir şey olduğunu ufaktan çaktırmış olurum sanırım. Üstelik yüzüme resmen tokat attı. Gerçekten “Babamla ilişkim süperdir” cümlemi külliyen yalana çevirdi. Farkında olmadığım bir çok şeyin farkına vardırdı. Babam harbiden benim hakkında birşey bilmiyor. Niyeyse hep ona söylediğim şeylerin yeterli olduğunu düşünmüştüm, o da yeterliymiş gibi davranmıştı “Ama değilmiş” dedim. Millet olarak aile yapımız babaların ağır olduğu, eve ekmek getiren taraf olduğunu ve duygusal şeylerimizi paylaşmak için hep annelerimizin olduğunu düşündürsede, babalarında bilmek isteyebileceğini, hatta bilmeleri gerektiğini güzel bir dilde anlatmıştı film.

Ben derim ki bir zaman yaratın kendinize ve kesinlikle izleyin. Film izlenmeye sonuna kadar değecek bir yapım. Kadrosu da cabası 😉

İstanbul’da Olupta Gitmeyen…

Uzakdoğuyu seviyorsanız, özelliklede Japonya’nın sizde yeri ayrıysa (benim gibi), sanatına, animasyonuna ve tabiki mangasına olan sevginiz her geçen gün artıyorsa ve tabiki İstanbuldaysanız ya da gidebilir durumdaysanız kaçırmamanızı önerdiğim, hayır hayır emrediyorum 😉 şaka bir yana bana “Ah keşke orda olsaydım. Kesinlikle kaçırmazdım ” dedirten bir sergi haberi veriyorum.

Aslında çok önceden görmüştüm ancak bugün kardeşimin spor damarı tuttuğundan bir saatliğine (Ezele yetişmesi lazım) pc’yi savunmasız bıraktı ve ben yine yürüttüm. İşte bundan istifade duyurim dedim çünkü çok bir zaman kalmadı.

Ne kadar uzattım. Affınıza sığınıyorum yazmayı çok özledim de 😉 Neyse Tatatataaaammmmm…..

Japonya Medya Sanatları Festivali Sergisi

Dostlar festival 1997 den bu yana düzenleniyor ancak bu sene ilk defa İstanbul’da. Pera Müzesinde, Japonya’nın sanat, animasyon ( anime ) ve manga bölümlerinden oluşan özgün bir sergi niteliğindeymiş. 3 Ekime kadar görebilirsiniz.

http://www.peramuzesi.org.tr den bilgi alabilirsiniz.

Dostlar gidin gidin ve gidin. Benim yerimede gezin. Bol bol Japonca konuşun, fotoğraf çekin. Birde bana kızmayın bu kadar geç haber veriyorum diye. 6 Ağustosta başlamıştı evet ancak benim o kadar erken haberim olmamıştı. Eylülün son zamanlarıydı öğrendim. Neyse gidin işte …. 😉

Kısa bir süre önce kafayı sıyırdığımı yazmış yakın zamanda devrelerimin ve işlemcimin yanacağından söz etmiştim ancak bilgisayarı kastetmemiştim.

Ancak olan oldu ve pc’nin ekran kartı mefta oldu yanında anakartıda götürmüş gibi görünüyormuş.

Anlayacağınız uzunca bir süre aranızda olamayacağım. Oysa ki hızımıda almamıştım. Beni dizilerimden alıkoyamayan annemin imdadına pc yetişti. Sattı beni. Aslında bu kadar dayanması bir mücizeydi 😉

Neyse umarım yakın zamanda bir pc bulur ve şuan bilgisayarına düştüğüm için havalanan kardeşime uğraşmak zorunda kalmam;) Bana pc’sini verdi ya kırk yıl dilinden düşürmez.

Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Hayatın adaleti işte. Aslında annemin dualarının sonucuda olabilir. Hatta bu annemin bir komplosu olabilir. Pc bozulduğunda çok sevindi. Şüphe uyandırıcı.

Öyle işte yakında tekrar sizlerle olmak dileği ile. Özleyin beni!!!

Efendim geçenelerde sevgili Çingumu hayal kırıklığına uğratmıştım. Çünkü kendisi aynı anda bir çok dizi izliyor bir sürü manga okuyordu o aralar onu anlayamamıştım. Ancak o zamanlar demiştim “Az kaldı yakında öyle olcağım gibi” diye.  içimdeki patlamayı hissedebiliyordum ve sonunda o gün geldi. Harbi kendimi fazlasıyla kaptırdım. BİRİ BENİ DURDURSUN!!!!!

Şimdi ilk olarak aşırı derece Japonya damarım tutmuştu. Halfway filmi ile Narimiya Hiroki’yi aşırı derece özlediğimi fark ettiğimi yazmıştım birde orda başka bir oyuncuyu çok beğendiğimi. Araştırırken ikisinin birlikte rol aldığı bir dizi olduğunu fark ettim ve izlemekten uzak duramadım. Yankee-kun to Magane-chan.

Şimdi konusunu bilmeden  izlemeye başladım. Oyuncuları görünce balıklama atladım. İzlemeye başladıktan sonra bana Gokusen’i anımsattı. Şimdi dizi şöyle; Shinagawa Daichi tam bir başbelasıdır. Önüne gelenle kavga eder, hiç bir zamanda yenilmez.  Büyük bir nam-ı vardır anlayacağınız. Herkes ondan Yankee diye söz eder. Okuldakiler korkar hatta öğretmenleri bile karışmaz. Ancak evdeki halini görmeniz gerek çok tatlı bir karakter. Okulun ilk günü yolu bir kızla kesişir.  Kızı manyağın önde gideni zannedersiniz siz önce 🙂 Adachi Hana. Okula yeni gelen öğrencidir, fazla hevesli bir öğrencidir ve Shinagawa’ya yapışır. Daha sonra Shinagawa Adachi’nin öyle bir sırrını öğrenir ki aslında çokta farklı olmadıklarını anlar. Şimdi hala devam etmekte olan ve asırlar süreceğini düşündüğüm bir Manga’dan uyarlanma bir dizi. Manga’yı gözüm kesmedi “Başlasam mı?” dedim ama yok yok hem bir sürü chapter hem ongoing uzak dursun yavrum benden. 10 bölümlük bu dizi çerezlik resmen yine Japonların espiri anlayışları ile dolu. Benim gibi seviyorsanız anime izliyormuşsunuz havasını izlemekten eminim zevk alırsınız. Birde bence Gokusen’i seven bunuda sever 😉

Bir diğer dizim” Hotaru no Hikari 2″. Zaten bir himono onna olduğumu ezelden kabul etmiş bir insanım 2. si gelecekte ben izlemeyeceğim. İmkansız 😉 Fujiki amcayı çok severim ve onu tekrar görmek çok güzel. Dizi yine aynı şekilde devam ediyor. Yalnız Buchou ile daha rahat bir sezon olmasına rağmen biraz mantık hatalarının olduğunu fark ettim. Birinci sezonda Ahomiya’nın o gıcık aldığım Makoto ile yapmış olduğu bir çok şeyin bu ikinci sezonda sanki hiç yapmamış gibi yansıtılması hoşuma gitmedi. İzleyenler anlayacaktır ne demek istediğimi. Her ne kadar sinir küplerine bindiren dizilerden olsada beni gülmekten yerlere düşürdüğü sahneler çok daha fazla. O kadar çok kahkaha atıyorum ki salondan babam geliyordu başlarda 😀 Yeniden Himono Onna çok iyi geldi. birde Himono Otoko var galiba elimizde meraklanıyorum 😉

Koreye geçelim şimdi. Hangi diziyi izliyordum hatırlamıyorum ama bölümün sonunda bu dizinin reklamını vermişti. Baya ilerledi dizi ben daha yeni başladım. “Dong Yi” sevebileceğimi fark ettiğim bir tarihi drama. Normalde öyle tarihi dramalar için ölüp bitmem. Bu zamana kadar deli gibi izlediğim bir “Saraydaki Mücevher” ve “Muhteşem Kraliçe’ydi”. Bu dizinin diğer bir adıda Taçtaki Mücevher’miş. Dedim “Bak sevmenin nedenlerinden biri” saçma gelebilir ama ben inanırım böyle şeylere. Dong Yi’nin konusuda işte bilindik saray etrikaları. Öyle farklı bir şey yok. Her zaman ki gibi kızımız çok akıllı, her zorluğa göğüs geriyor, otoritelerin güvenini kazanıyor bu arada bir çok düşman ediniyor vs. Oyuncular arasında Bae Soo Bin ve Ji Jin Hee’nin olması cabası oldu 😉 İkisinide yine iki ayrı tarihi dramadan tanımıştım. Bence bu iki dramayı seven Dong Yi’yide sever 😉

Son olarak yine bir Kore dizisi. “Playful Kiss” başroldeki kızı zaman zaman Yoon Eun Hye’ye benzetiyorum. Yine üstün benzetme yeteneğimden saçmalıyor olabilirim tabi 😀 Yine esas kızımız (Ha Ni) tam bir salak, aptal, saf  ve yine en cool, fazlaca zeki, yakışıklı, popüler oğlan (Seung Jo) ilişkisi çevçevesinde, romantik komedi. Hani hoşuma giden yerleri var. Özellikle esas oğlanımızın annesine öldüm bittim ya. O kadının çevremde olmasını çok isterdim. Birde okuldaki saz ekibine hasta oldum. Hepsinin tipi birbirinden şirin 😉  Joon Gu ise ayrı bir alem. Konuşma tarzı süper. Diziye başalamadan önce onun bir filmini izlemiştim ve orda beni çok ağlatmıştı şimdi bu dizide gülmekten kırıp geçiriyor. Birde o küçük kardeş. Kıskandığı zamanlar ne şirin ya! Bakalım sonrasında neler olacak şimdilik öyle aman aman abartı şeyler yok. Olaylar hemen hemen normal gidiyor. Tabi ne zaman yön değiştirir belli olmaz. Gerçi bunusevdimin özenle yaptığı araştırmasında 12. bölümde bekliyorum bişiler 😉

Sonuç olarak şu aralar baya garip bir durum bu benim için. Üstelik bir çok diziyi aynı anda izleme isteği ile başa çıkmakta baya zor haberiniz olsun. devrelerim iflas edip işlemcim yanmadan( ki kendi psikolojik ve bedensel sorunlarım olarak bahsediyorum ) buna bir çare bulmak zorundayım 😉 Çünkü  izlemeye başlayacağım bir kaç dizi daha var. Örneğin Chuno, My Girlfriend is a Gumiho, Brilliant Legacy, Sungkyunkwan Scandal. E daha ne olsun 😉

Bir mektup yazmışsan eğer göndermemenin saçma olduğunu düşünüyorum. Ancak şuan bu mim’in içeriği bakımından  gönderilemeyen olacağını düşünüyorum. O yüzden kabul edilebilir. Neyse yine bir mimde beraberiz. Bu seferki baya derin bir konu (bakış açısına göre değişir tabi). Kimbap’çığıma teşekkür ederim şu yazısı ile bu mim ondan bana şutlandı. Gelelim mim’in konusuna. İşte istediğiniz birine mektup yazıyorsunuz. Artık içeriği size kalmış. Bende düşündüm yazmayı uygun gördüğüm kişi… Okuyun bakalım 😉

Sevgili 9 yaş

Sene 2010. Nasılda geçmiş değil mi? Eminim bu kadar zaman yaşamak aklının ucundan bile geçmiyordu. Hani belki biliyordun ama düşüncesi bir garipti. Hatırlıyorumda o zamanlar 2000’li yılların hayalini kurar uçan arabaların çıkacağını düşünürdün. Fazla jetgiller izlemekten kaynaklı olabilir. Sakın heveslenme 2000’i geçeli tam 10 sene oldu hatta sonu geliyor hala uçan araba yok. Hatta bu aralar o zamanlardan beter diyebilirim 🙂

Aslında bence bu mektubu çok erken almış olacaksın ancak seni çok iyi tanıdığımdan şu zamana kadar yaşayacaklarından önemli noktalara değinmek istedim. Son bir senen yani 2009-2010 inanılmaz boş geçecek şimdiden haberin olsun 😀 Neyse biraz daha geçmişe gidelim. 1998. Vah Backstreet Boys ile ilk tanıştığın zamandı. 2. sınıf olmana rağmen hep yabancı müzik dinlerdin. Garip bakarlardı değil mi? Boş ver sakın kafana takma o zaman yaptığın bu hareket ilerde sana ingilizce olarak geri dönecek. Haa birde sana aşkını itiraf eden bir çocuk olacak yakın zamanlarda. Erkek fatmalığından bunu söylediği için çocuğu döveceksin. Ancak bak fazla hırpalama  orta ikide anlayacaksın ki çocuk harbi harbi seviyormuş. Çocukla geleceğinize gelince üniversite zamanı karşılaşacaksınız tekrar biran yaptıklarına pişman olabilirsin 😉

Haberin olsun ilkokul  hocan bir alkolik. Hani okulda içenlerden değil akşam içip sabah akşamdan kalma olanlardan. dersi anlatışı bu yüzden garip ve bu yüzden hep o önde oturan kızların defterlerine bakıyor 😀 Ortaokul zamanının muhteşem olacak. Öğretmenlerinin kıymetini bil. Bu kadar muhteşemlerine sahip olduğun için defalarca teşekkür etmelisin. Özelliklede ingilizce hocan Yücel hanıma. Seni Jungle’ın ne olduğunu bilemediğin için tüm sınıfın ortasında azarlaması herşeye değecek. Lise zamanı ah lise zamanı. en çok değer vermen gereken yıllar olacak. Sürekli soyadınla çağrılacaksın, müdürün sürekli Guzum diyecek ve bir sabah tüm okuldan küfür yiyeceksin ama değecek. Evet ciddiyim küfür edecekler sana 😉 Sabah müdür atkını çıkarmadığın için”Üşüyor musun Guzum?” diyecek ve sen hayatının hatasını yapıp “evet” diyeceksin. O da herkese sabah sporu yaptıracak. İşte bu nedenle hazırlıklı ol. Üniversite nasıl desem. Okuduğun için ayrı bir minnet duyuyorsun çünkü hocaların ve arkadaşların inanaılmaz süper insanlar olacak ancak gönlünde yatanı okuyamadığın içinde burukluğu var. Yine bir onur öğrencisi olacaksın. Bölüm temsilciliği yapacaksın. Anlayacağın baya yoğun geçecek üniversite yılları.

Şimdilerde ise. Monoton bir hayat sürüyorsun. Ancak yaşadıkların gerçekten yaşanmaya değer şeyler haberin olsun. Hiç birinden pişman değilsin. Bir daha aynı anda olsan yine aynı şeyi yaparsın. Neyse ben kim miyim?

Sevgilerle..

10 yıl sonraki sen.

PS. Şuan etrafındakiler sana daha da bir garip bakıyor haberin olsun. 10 yıl sonraki bende bana mektup yollamış o zaman daha da bir garip bakıyorlarmış. Git gide garipleşmek bizim kaderimiz 😉 40 yıl sonraki daha beter manyak büyükanne olmuşuz. Neyseki torun seviyormuş bizi 😉

Ve ve mim kime göndersem acaba? Lee ve Bunusevdim size atıyorum topu 😉

Sevinecekler tabi. Aldılar ödülleri 😉

İnternet oylaması çoktan belli olmuştu zaten. Hatta biz ne kadar uğraşmış olsakta bir türlü oy kullanamamıştık. Eğer kullanabilseydik eminim ki sonuçlar çok daha farklı olacaktı 😀 Hele Çingumla ikimiz allem eder kullem eder Nam Gil’i birinci sıraya taşırdık. (NamGil Pazarlama LTD 🙂 )

Genel anlamda sonuçlar belli oldu ödüller dağıtıldı ben henüz yazmadım kimler ödülü aldı eve götürdü . Neyse geç olsun güç olmasın 😉

Şimdi efendim 43 ülkeden 170 yapımın katıldığı SDA’da büyük ödül Japonya’ya gitti. Japon Televizyon serisi “Shoe-Shine Boy” eve büyük ödülle gitti. Bir roman uyarlaması olan yapım 2009’da yayınlanmaya başlamış ve 2. dünya savaşı ile ilgiliymiş. Ben hiç duyamıştım 😉

Single Drama, Miniseries ve Series Drama katagorilerinde ödül sahibi olanlar ise Kanada’dan  “The Summit” Koreden ise iki tarihi dizi “Chuno” ve tabiki “Queen Seon-deok”. Bunların dışında yine ödüle layik görünen diziler; The Murdoch Mysteries Sezon 3 (Kanada), The Day of the Triffids (İngiltere), Jin (Japonya). Şöyle bir ödül anlayışı var törende. 1.si büyük ödül (Deasang), 2. En Mükemmeller ( Top Excellance), 3. Mükemmeller (Excellance). Yani en iyileri 3 derecede değerlendiriyorlar. En azından benim anladığım kadarıyla öyle 😀

En İyi Yönetmen ödülünü yine “The Summit” ile Nick Copus alırken, oyun yazarı ve senarist olan Craig Warner İngiltere’de BBC Worldwide da yayınlanan “The Last Days of Lehman Brothers” ile En İyi Yazar dalında onur ödülünün sahibi oldu.

Finli aktör Carl-Kristian Rundman “Easy Living” teki rolü ile En İyi Erkek Oyuncu ödülünün sahibi olurken, Hollanda’dan Margo Ros ve Maike Meijer  “Tower C” deki rolleri ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünün sahibi oldular.

Jüri Özel Ödülü Malezya’nın “Ghost 2”, Şili’nin “Where is Elisa” ve Hindistan’ın Pvaitra Rishta” yapımlarına gitti.

Hallyu Özel Ödülleri ise şöyle;

Daesang: Chuno
En İyi Yönetmen Ödülü: Kwak Jung-hwan (Chuno)
En İyi Senaryo: Kim Young-hyun, Park Sang-hyun (Queen Seon-deok)
En İyi Aktör Ödülü: Lee Byung-heon (IRIS), Jang Hyuk (Chuno)
En İyi Aktrist Ödülü: Go Hyun-jung (Queen Seon-deok), Han Hyo-joo (Brilliant Legacy)

Ayrıca Halkın Seçimi katagorisinde (Hani bizim uğraştığımız 😀 ) “Briliant Legacy”  nin yıldızı Lee Seung-gi, Tayvan‘dan aktör Vic Chou, yine Çin’den aktrist  Ruby Lin ve Hong Kong‘dan aktrist Charamine Sheh ödülü evine götürenlerden oldular.

Törende ayrıca özel sahne şovlarıda yapıldı. Sahne alanlar: Baek Ji-young, Hong Kwang-ho, 2AM ve Japonya’dan SKE48 oldu.

Bu kadında hiç giyinmeseymiş dedim. Silikonlu olduğunu göstermek istemiş sanırım. Göğsünü gere gere tabiri çok uygun olur bence? Ya sizce? 😀 Son dakika giyecek bir şey bulamayıp mutfak önlüğünü geçirmiş 😀 Hayır güzel hatun ancak fazla ortada. Annesi acaba “Kızım göster ama elletme” demiş bizimkisi fazla mı abartmış 😀 Bu arada adı Lee Chae Young

Bandage yazımda bahsetmiştim Kobayashi yeni adamım oldu. Halfway’inde müziğini/prodüktörlüğünü o yapıyormuş çevrilir çevrilmez izleyeceğim diye. İşte çevrilmiş bende hemen izledim.

Fark ettimde bu aralar Japonya’ya iyice  kaymaya başladım. Çok özlemişim onu anladım yani. Aslında Halfway filmini Kabayashi’yi tanımadan önce listeme almıştım. Bana nostalji yaşatacak bir film olduğunu sezmiştim gerçektende 1 saat 25 dakikada o nostaljiyi yaşattı 😀

Konusu basit. Lisede geçen bir romantizm. Hiro ve Shu birbirlerinden hoşlanırlar. Çok komik olan dakikalarda Shu, Hiro’nun kendinden hoşlandığını öğrenir ve okul çıkışı çıkma teklif eder. Hiro şaşırır ve kabul eder. Bunlar ilişkiye başlarlar. Ancak bir süre sonra üniversite sınavlarının yaklaşması, üniversite seçimlerinin başlaması ile araya kara kedi girer. Çünkü ikiside başka üniversite istiyordur. Hiro, Shu’nun gitmemesini ister ancak Shu için bu zor bir seçimdir.

Şimdi eğer lisede aşk meşk davalarına girdiyseniz (ki bence girmeyen yoktur) inanılmaz tanıdık gelecek olaylar eminim. İşte hoşlanmaya başlarsın şansın yaver gider o da senden hoşlanıyordur. Sevgili olursunuz en güzel zamanlarda Şakkk!!!! ÖSS (da da da dammmm) dershanede ek dersler, aile baskısı bir yandan bitirme sınavları yani son yazılılar vs. Başlarsınız “Sınava kadar birbirimizi görmeyelim” demeye. Sonrasında tercihlerini gözden geçirmeler başlar. Bir bakmışsın onun ilk tercihi ile seninki başka. Hatta ortak bir şehir dışında gerisi tamamen farklı. Sonra “Tamam” dedin başka şehirlere, ancak bu seferde başlar “Gözden uzak gönülden uzak” vs meseleleri. Derken ayrılık kapıdadır. Tamam  her zaman böyle olmak zorunda değil ama genelde böyledir. İşte film bunları anlatıyor.

Belli düşük bütçeli bir film. Aynı mekanlarda aynı yüzlerle dönüp duruyor. Ancak kendini çok güzel izletiyor.   Haa yeryer bir durgunluk var ancak eliniz bir türlü kapamaya gitmiyor 😉 Ben sevdim yani.

Birde yan karakterlerden olan Meme’yi canlandıran kız çok tatlıydı ( Naka Riisa) söylemeden geçemeyeceğim. Geçen Astrea’nın bahsettiği animenin yani şu anime, live-action’nunda oynamış.  😉 Başka başka? Bandage filminde Asako’yu oynayan kız burda karşıma çıktı ( Kitano Kii ) yine fazlaca şımarık.  Uzun bir aradan sonra Narimiya Hiroki’yi görmek iyi geldi. Şirin suratını özlemişim. Birde Osawa Takao sen nasıl birşeysin ? 🙂 Tamam aşkı ilanlarımı burda kesiyorum ve bitiriyorum.  (Nasıl küt diye kestim 😛 )

Ben gerçekten üşütmüşüm saksıyı haberiniz ola. Bazen diyorum “Fazla mı takıntılıyım?  Abartıyor muyum acaba?” diye ancak karar verdim heralde abartmayı seviyorum en azından bu konuda 😀

Niye burdan girdim şimdi açıklıyorum. Dün öğle vakitleriydi sanırım ya da daha erken tam emin değilim. Televizyon izliyorum. Daha doğrusu Bloomberg diye bir kanal varya o açık. Çok sevdiğim oyunculardan olan Whoopi Goldberg’in hayatı ile ilgili bir program vardı. Bayada ilginçti hani. Komedyenlikten, en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarını almasına giden yolda yaşadıkları gerçekten dinlemeye değerdi. Neyse yine uçtum 🙂 İşte bu programdan sonra kısacık bir şey gördüm. Belliydi bir film fragmanıydı. İlk olarak çekik gözler dikkatimi çekti. Sonra da bir diyalog.

“Babam çok çalışır.Yılda 50 dolar kazanır. Sen bir günde 500 dolar harcadın. Neden?”


Garip bir şekilde işte bu satırlardan sonra kanala kilitlendim kaldım. Bir şekilde ismini öğrenmeliydim. Tabi ben isim arayışı içindeyken filmle ilgili başka ilgi çekici şeyler öğreniyordum. Gerçek bir hikaye olduğunu, bir kitabının olduğunu vs. zaten gerçek hikaye dedi ben bir kez daha büyülendim. Sonuç olarak ismini öğrendim ve anında değiştirdim kanalı. Daha fazla şey öğrenmek istemedim. Bilgisayarın başına geçtim. Torrentini buldum ve indirmeye başladım. Ondan sonra bayram gezmesine falan çıktık ancak benim aklım evde, bilgisayarda, filmde 😀 En güzeli geldiğimde film inmiş izlenmeyi bekliyordu. Nihahaha. Gece yarısını bekledim herkes uyudu, beni rahatsız edecek kimse yoktu ve ben filmi izledim. İşte bu nedenle harbi manyadım ben diyorum 😀

Ve sonunda geldik filme. Amma uzattım değil mi? Filmin uzun uzadıya bir konusu yok. Dünyanın en iyi klasik baletlerinden olan Li Cunxin’in hayatını anlatıyor. İnanılmaz derece fakir bir kasaba olan Qingdao’ya Mao’nun devrimine hizmet etmek üzere çocuk seçmek için bir grup gelir. Ve Li Cunxin balet olarak seçilir. Henüz 11 yaşındadır. Balenin ne olduğunu bile bilmez. Sadece elinden gelenin en iyisini yapmak zorundadır.

Filmi o kadar sevdim ki tekrar tekrar izleyebilirim. Özellikle bunda başrol oyuncusununda ( Chi Cao) etkisinin olmadığını söylersem bana inanmayın külliyen yalan, sallıyorum demektir. Çünkü adama bittim yani 😀

Birde filmin Çin tarafı var. E zaten olmasıda gerekiyor. Olaylara  anlam verebilmek için sadece film yetmiyor . Çünkü filmin içinde vurgulanmak istenen öyle bir ülkeye karşı dimdik duran balerin görüntüsü, filmde tarafsız yaklaşım için  birde yönetmen pek bulaşmak istemediğinden olsa gerek istediğim kadar anlayamadım. Tabi benim bu konulara pek bir bilgili olmama durumumdan da kaynaklanıyor. Tüm bunlara rağmen ülkede ki insanların nasıl bir yaşam sürdüklerini, nasıl düşünce özgürlüklerinin kısıtlandığını ve ülkenin o zamanlar nasıl dışarıya yarı açık olduğunu anlayabiliyorsunuz. Film içinde açıkçası bu kadar yeterli. Hatta bana kalırsa benim kadar kafaya takmayın bu durumu 🙂

Karakterin yani Li Cunxin’in yarım yamalak ingilizcesi filme inanılmaz keyif kattı. Heleki bir sahne vardı ki ben yerlerdeydim (Seksi bildiğini söyleyip ingilizce 6 ya kadar sayıp six ile karıştırdığı dakikalar 😀 ). Şimdi film çok iyi bir balet olan Li’nin kapalı kutu ve dansta bile sadece devrimi anlatan dansların yapılması gerektiğini düşünen daha doğrusu buna zorlanan bir topluluktan özgürlükler ülkesi amerika’ya gelmesi ile özgürlüğün nasıl olduğunu anlayıp bundan vazgeçip, geçmeme arasında kalmasıyla alakalı.. Birde tüm bunların yanında bir kadına aşık olur ki işte ondan sonrası büyük mücadele. Ki bu mücadele ülkesinin ona sırtını dönmesine kadar götürüyor.

İlk kez bir filmi tanıtırken deli gibi spoiler vermek istiyorum. Gizlice yazayım diyorum ancak okursunuz biliyorum 🙂 Çünkü bende öyle olunca okuyorum 🙂 Ancak kısaca şöyle diyip yazıyı bitirim diyorum zaten en uzun yazılarımdan oldu bu 🙂

İstediği gibi dans etmek isteyen bir balet. Ailesini, dostlarını arkasında bırakmış. Bir yandan yetiştiği katı düzen, bir yandan cezbedici özgür bir ortam, özgür bir sahne en önemliside değer görmek, alkışlanmak. Bir tarafta ülkesi var, ailesine olacaklardan korkuyor, onları bir daha görememekten. Suçluluk duyuyor istediğinin bencilce olabilmesinden korkuyor. Ancak yinede dans ediyor, balesini yapıyor. Sonunda ne mi oluyor? Bence kesinlikle izlemelisiniz.

Yeter ya ben konuştukça konuşacağım yoksa. Yalnız yazıyı bitirmeden önce bir kaç şey söyleyesim var birincisi;

Film 29. Uluslararası Film Festivalinde gösterildi.

Festivale filmin yönetmenide katıldı (Bruce Beresford) . Orda yaptığı açıklamada zamanında Atatürk ile ilgili bir film yapmak  istediğini ancak Ermeni grublarca tehdit aldığını ve bu düşüceyi gerçekleştiremediğini söylemiş. Araya başka işlerinde girmesi ile vazgeçtiğini belirtmiş.

Filmde amatör dansçılar kullanılmış. 4 ödülü 7 adaylığı var.

Dayanamayıp bir kaç sevdiğim sahneden bahsedeceğim.

Annesi ile babasının oğullarını sahnede gördükleri dakikalarda ve Li’nin baleye sarılmasını sağlayan ona en çok desteği veren öğretmenini görüpte onun için dans ettiği zaman göz yaşlarımı tutamadım. Li’nin babasının oğluna verdiği kalem çok anlamlıydı. Annenin oğlu için yaptığı yorgan ve oğluna git ve kendini kurtar demesi durumlarını çok güzel özetliyordu. Tabi şimdi bunlar anlamsız geliyor ancak izledikten sonra anlayacaksınız.

Tamam bu sefer gerçekten bitti 😀

Gerçek Li Cunxin’in fotoğrafınıda koyayım dedim. 2009 yılında Avusturalya da yılın babası seçilmiş. Onun hemen altınada fragmanı ekliyorum. Umarım meraklanmışsınızdır. İzlersiniz ve beğenirsiniz. Hadi bakalım 🙂

İnanamıyorum Bugün Arifeymiş!!!

Şoklardayım ya! Bugün arifeymiş yarın bayram benim tek bir hücremin bile haberi yoktu. Hayır bu aralar olduğunu biliyordum da daha var sanıyordum 😀

Bilgisayarla yaşadığım aşkın yan etkileri işte 😀 Hele annem ondan bir kaç gündür cinnet geçiriyordu. E kadın söylesene bayramın geldiğini bişiler yapardım yani. Ben her zamanki tavırları sandım 😀

Ah hiç sevmiyorum artık bayramları. Önceden harçlık aldığımız için aşırı sever, gezebildiğimiz kadar yer gezmek isterdik. Şimdi kazık kadar olunca kimse para vermiyor yav 😀 Ben de o nedenle kimseye gitmiyorum 😀

Yalnız benim için bayram büyüklerin ziyaret edildiği, küslerin barıştığı bir kutlama vs değildi tamamen el öpülüp para koparttığın bir kaç gündü.   Haa birde güzel çikolataların ,tatlıların yendiği. Hatırlıyorumda babamın halalarına gitmeyi hiç istemezdim çünkü ne harçlık verirlerdi ne de güzel çikolataları olurdu. Hep kolonya falan verirlerdi 😀

Yarın erkenden kalkacaz, kuaföre zorla kötürecek annem beni. Kıyafet ara falan ooo uğraş babam uğraş. Neyse ki bizde herkes önce babaanneme gider bayramlaşmaya. İlk gün kimse  daha kargalar b*kunu yemeden (biz öyle deriz) kapımızı çalmayacak.

Birde önceden mahallenin çocukları kapıya gelir şeker isterlerdi şimdi onuda beğenmiyorlar para istiyorlar açık açık :d Para istemeyende çikolata istiyor. Heheyytttt “Lan neyine yetmiyor akide şekeri. Miss gibi şeker işte” diyip ajummalık taslıyorum. Çok komik oluyor.

Neyse işte şimdiden bayramınız kutlu olsun. Blogla bir kaç günlüğüne ilgilenemeyebilirim. İnşallah dinlenebilir, güzel bir bayram geçirebilirsiniz. Bakalım benimki bu sene nasıl olacak 😀