Archive for Ekim, 2010


Ben Küçükken…

Bugün kitaplığımı karıştırırken küçüklüğüme dair aklıma kazınan 4 şey buldum. Hazır yazacak kadar materyalim yokken (İzlediğim dizilerle ilgili) ve pekte başka birşey aklıma gelmezken gereksizcede gelse “Blog boş kalmasın. Hem bazıları sever belki” diyerek geçtim pc başına.

Küçükken hikaye kitaplarına bayılırdım. Hani çocuklar doğumgünlerinde oyuncak beklerler ya ben kitap alındığı zaman göklere uçanlar tarafındaydım (Gerçi sayımız pek fazla değildir) Benim bu huyumu bilenler daima hikaye kitabı getirirlerdi. Yalnız vurgulamak istiyorum çocuk romanları değil bildiğiniz hikaye kitapları. Bol resimli, kocaman yazıları olanlardan. Aslında bunlarda geride kaldı. Çok üzülüyorum. Şimdiki çocuklara bakıyorumda kitap okuma diye birşey yok. İlkokula giden kızların elinde “Twilight” serileri var. Ben onlar kadarken öykü okurdum. Peh peh peh gençlik nerelere sürükleniyor. Yine 11 yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum kuzenim ceza dinliyor, sagopa dinliyor ne anlıyorsa artık. Ancak bilinç altına işliyor işte. Neyse şimdi bundan bahsetmeyeceğim Ben çocukluk günlerime dönüvereyim 😀

Efendim aslında kitaplık karıştırma işi Gumiho’dan çıktı. “Nasıl yani?” diyenler var duyuyorum 🙂 Orda bizim Gumiho’ya “Küçük Deniz Kızı” adlı hikayeyi okuması için alıyor şimdi adını hatırlamadığım öğretmen dediği adam. Neyse işte o hikayeyi görünce dedim “Yahu benim buralarda bir yerlerde hikaye kitaplarım olacaktı. Nerdeler acaba?” Sonra aradım, aradım ve buldum. Annemin yemek dergilerinin altında duruyorlarmış. Çocuklarıma okurum diye saklıyordum. Tabi o zamana belki 3 boyutlu hikaye zerzavatları çıkmış olur gerek kalmaz ancak ben yinede okumak isterim.

Onlar hangileri açıklıyorum. Belki ikisini bilmezsiniz ancak diğer ikisine aşinasınızdır eminim. Evet bir numara….

1. Dilo – Derinliklerin Çağrısı (Horace Dobbs)

 

Bendeki kapağı daha güzel ancak nede olsa aynı kitap 😉 Dönüp dönüp okurdum bu kitabı. Sanırım o zamanlar yunuslu, balinalı filmler meşhurdu. Flipper falan vardı 🙂 Benim için Dilo başkaydı. Bu kitapla yunusların hayatlarına dair birçok şey öğrenmiştim. Hatta doğumları, annelerinin onları beslemesi, büyütmesi, tek tek ne yapması gerektiğini öğretmesi falan. Hatta bir çok yerinde ağlamıştım hatırlıyorum. 🙂 Baktı bizimkiler ben bu kitabı elimden düşürmüyorum, sürekli okuyorum bana devam hikayesini almışlardı. Ay nasıl sevinmiştim nasıl sevinmiştim tarifi imkansız 🙂 Evet 2. Kitapta yine Dilo :)Bu arada kitabın girişinde “80 yaşın altındaki tüm çocuklar okuyabilir” yazmaktadır. Okumak isteyene duyrulur 🙂

 

 

 

 

2. Dilo ve Yeni Arkadaşları – Horace Dobbs

Bu da ikinci kitabı. Bu kitapta artık Dilo tek başınaydı. İlki kadar sevmemiştim ancak yinede sürekli baş ucumda dururdu. Kapaktaki kız var ya hep onun yerinde olmak isterdim. Bizim yazlığın yakınlarında bir yunus eğitim merkezi gibi birşey vardı tam emin değilim aslında ne olduğunu bilmiyorum ancak yunusların olduğu bir yer işte belirli zamanlarda çok yakınımızdan geçerlerdi, sürü halinde. Ben “Dilo, Dilo” diye bağırırdım 🙂 Zaten küçükken balığıda elimde olta “Balık gel, balık” diye tutarmışım 🙂 Yunuslarada seslenirdim gelsinler diye. Rüzgar sörfü yapanlar hep karşılaşırlardı açıklarda. Ahh öyle işte. Bana yunusları sevdiren elimden düşürmediğim kitapların 2.siydi buda.

 

 

 

3. Mulan – Disney Klasikleri

Filmini izlemeye sinemaya gitmiştim. Ah izlemeye doyamadığım, hiç sıkılmadığım tek disney karakteri. Çekik gözlü hastalığım taaaa o zamanlara dayanıyormuş şimdi anlıyorum. Sinemalarda izleyenler için şanstı çünkü Hun’ları kötü gösterdikleri gerekçesi ile kaldırılması falan istenmişti gösterimden. Sanırım öyleydi tam hatırlamıyorum. McDonalds’a gider oyuncaklarını alırdım. Hala duruyor, Çekirge, at, muhteşem 3lü, aşık olduğum yüzbaşı 🙂 Evet ben çizgi film karakterlerine aşık olurum 😀 Yanlış okumadınız hala olurum 😀 İşte bir doğumgünü zamanıydı yine. Karşı komşumuz “Ne istersin doğumgününde” dedi. Ben de bu kitabı daha önce markette görmüştüm 🙂 Kitapçıda değil marketin kitapçısında 🙂 Aldım Ebru ablayı yanima “İşte bunu al bana ” dedim -ne kadar yüzsüzüm değil mi?- Ah canım kırmamıştı almıştı 🙂 Defalarca okumuştum kitabı. Halada arada okurum 🙂 İzlemekten de zevk alırım. Severim yani. Tavsiyede ederim büyüdüm artık demeyin okuyun,izleyin yani.

 

 

4. Küçük Prens – Ülkü Giray ve Konukları (Bu bir kitap değil Hikaye Kaseti)

 

Hımmm. Ben bu kaseti kaybetmiştim. Kitaplığımda da bulmadım. Saçma sapan bir yerde çıktı. Ancak çocukken vazgeçemediğim şeylerdendi. Uyumadan önce dinlerdim, dinlerkende uykuya dalardım. 🙂 Haha babam gece kalkar teybi kapatırdı hep. Sabahta bana kızardı “Kaç kez açık bırakma dedim ben sana” diye 🙂 E ne yapabilirim uyuyakalıyorum işte nasıl kapatayım 🙂 Kitabını hiç okumadım ben hep Ülkü Giray’ın sesinden dinledim hikayeyi. Herkesede dinlettirirdim. Arada yine ağlardım bazen çiçeğe üzülürdüm, bazen tilkiye ama yinede dinlerdim işte. Hikayeyi bilmiyorsanız öğrenin derim 🙂

 

 

Ya işte ben küçükken bunları elimden düşürmezdim. Şimdide diyorum “Çocuklarımada bunları okutacağım, dinleteceğim” diye. Hatta bence yetişkinlerin bile okuduğunda zevk alacağı türdeler. Hele bizim gibi takvimde yaşlanan içi hep çocuk olan genç kalanlar için birebir. İçi çürüyen gençlerede ilaç gibi gelir 😀 Böyle bir yazıda yazmış oldum işte. Aslında hep istiyordum bahsetmeyi bugüne kısmetmiş 😉 Acaba mim yapsam mı ki ben bunu? “Çocukken elinizden düşürmediğiniz şeyler” diye. Evet olabilir ancak şu aralar blog camiyasında bir sürü mim dolaşıyor yapmak isteyen olursa mim olarak kabul etsin 🙂

Reklamlar

Bu yazı pek tanıtım olmadı haberiniz ola. Tamamen dizi hakkındaki görüşlerim var içinde. Yine bile çok bir spoiler vermeden anlatmaya çalıştım. Okuyan olursa “Helal ona!!!” 🙂 Çünkü sanırım en uzun yazım oldu. Pek memnunda kalmadım. Ancak nasıl ifade ederim bilemedim. Amannn öyle işte 😀

Bu diziye başlamamak için hep bahanem vardı. Uzunluğundan tutunda, konusunun fazla dramatik, asap bozucu vs olmasına kadar. Yahu zaten birşeyi izlemek istemiyorsam mutlaka bir sebebim vardır “Gözünün üstünde kaşı var bunun” derim yani 😀 Neyse efendim kısmet bu güneymiş. Özellikle Astrea’nın “İzlemelisiniz. Ben çok beğendim” tazrsındaki Şu yazısı ile bir ışık yandı aklımda. Reytinglerde almış başını gitmiş. “Allah Allah bu kadar izlenip, beğenildiyse var bunda bir keramet” dedim ve başladım. Birde 2010 Seoul Drama Ödülleride var tabi. En iyi erkek oyuncu ödülü bu dizinin  başrol oyuncusuna gitti. Neyse… 🙂

Ah ah izlerken hop oturdum hop kalktım. Zevkten dört köşe oldum sinirden küplerin üzerinde zıpladım çok üzüldüm çok güldüm. Açıkçası tüm duyguları aşırı yaşattı bu dizi bana. Kim Sam Soon’da da böyle olmuştu. Yani bazen dizilerdeki aşırılık fazlada olsa bir şekilde beni kendine bağlayanınada böyle rastgelebiliyorum. Zaten Kim Sam Soon’u izlerkende bilmem kaç kişiden “İzlemelisin” kelimesini duyduktan sonra başalama kararı almıştım. Ne oldu hasta oldum diziye. İşte bu dizide benim için öyleydi. Bu arada Astrea’nın kafasını çok şişirdim. Elime geçen her fırsatta “Ah Astrea sen beni neye bulaştırdın?” diyip durdum 😀

Kim Kime yanık burda çok belli 🙂

Dizinin konusu Eun Sung, şirin mi şirin, merhametli, etrafına gülücükler saçan bir kız. Otistik bir kardeşi var piano dehası, babası var onları çok seven birde üvey annesi (Pis yelloz) ve kız kardeşi var. Babasının şirketi iflas eder. Üvey anne tam bir para düşkünü olduğundan  çıldırır. Eun Sung’un olaylardan haberi yoktur. Baba kapı kapı dolaşarak yardım ararken çok içtiği o gece saldırıya uğrar. Cebinden parasını ve kimliğini, kolundan saatini, elinden yüzüğünü alır bir hırsız ve yine aynı gün bir patlamada o hırsız ölür. Sabah adam uyandığında bir bakar adı patlamada ölenlerin arasında. Düşünür, düşünür sigorta parası aklına gelir. “Ben en iyisi ölim, ailem sigorta parası ile rahat eder” der ve sesini çıkarmaz. Ancak o nalçak kadın sigorta parasını alır, hiç para yokmuş gibi davranır birde Eun Sung ile kardeşini kapıya koyar. Eun Sung ardından bir arkadaşının yanına taşınır o arkadaşının sevgilisi Eun Sung’un kardeşini kaybeder. Bu arada uçakta bizim kızla ilerde bizim oğlan olacak şahsiyetin çantaları karışmıştır bir türlü değişimi yapamamışlardır. Zaten işlerin sonradan fazlaca büyümesinde ve güzelleşmesinde yer yer kötüleşmesinde  çantaların rolü büyük. Ha birde diziye adınıda veren miras var. Yanlışlıkla çantasını aldığı aksi insanın büyükannesinin hayatını kurtarır Eun Sung bu yüzden büyükanne zaten şirketle alakası olmayan torunları ve gelini yerine mirası Eun Sung’a bırakır. Vay!! Sen misin? Bunu diyen. Kıza iyice cepe alırlar falan filan… Astrea daha bir güzel anlatmış bence konusu için oraya bakın. Ya da özeti boşverin direk izleyin. Ben karakterlere geçiyorum 😀 Devam edersem 28 bölüm anlatacağım. Zaten en başta demiştim kendime. “Eğer bu diziyi kaleme alacaksan kendini hazırla, tut fazla uzatacaksın. Biliyorsun yaparsın” dedim. Bakın uzun oldu 😀

Eun Sung /Han Hyo Ju‘ya aşkımı ilan etmiştim. Son zamanlardaki en en en gözde oyuncum. Hatunu nasıl benimsedim anlatamam size 😀 Bu dizide daha da tahtlandı gönlümde. Aşkım depreşti neyse canlandırdığı karaktere gelelim. Eun Sung inanılmaz şirin bir karakter. Diziyi izlerken çok kızdım, fazla üzüldüm “Salak kız” diye bağırdım böyle ekrana karşı (duyacak ya) ama hep “Helal olsun beee!” dedim. O kadar acı çekti ( resmen canını almadıkları kaldı dizide ) kız gık demedi ya! Şahsen mesela ben o üvey anası olacak zata tekme tokat bir çok kez girmiştim. Ama bizimkisi, sokakta yemek satmaktan erinmedi, uç kuruşuda olsa (türk filmi anlatıyorum gibi oldu) hep başkalarıyla paylaştı. İhtiyacından fazlasını hiç kabul etmedi. Sık sık da ağladı. Bu ağlamalarda zaman zaman bana fenalıklarda geldi hani. Ya işte çok süper bir karakterdi. Birde bir bu kızın “Oppa” diyişi sinirlerime dokunmadı.

Hwan. Ah bu Hwan. En başta “Seni pislik, şımarık velet. Senin problemin ne dostum biliyor musun? O koca burnunun kafandan büyük olması” diyip bunada iki çakasım geliyordu. Ama dikkatinizi çekerim başlarda. Sonrasında en az büyükannesi kadar değişimini hayranlıkla izledim. Hani “Kötü çocuğunda duyguları var aslında o öyle bir insan değil” lere alışığız dizilerden. Ancak bu karakterin değişme şekli beni fazlasıyla tatmin etti. Hele hele son bölümlere doğru bu karakter sayesinde nasıl dört köşe olduğumu Astrea bilir.  🙂 “Sana güveniyorum, seni seviyorum, seni istiyorum” Nihahaha en sevdiğim repliklerden. İşta Hwan karakteri sizi fazlasıyla eğlendirecek 😉

Ju Se. Ah guzum, Ju Se’m 🙂 Ya kaderine küfrettim bu karakterin. Tabikide 2. Erkek kendisi. Çok ama çok seven, herşeyi yapan, yoluna güller seren ancak “Oppa ben başkasını seviyorum” cümlesiyle karşılaşan ve bizim acıdığımız karakterlerden. Ben üç dört kat üzüldüm bu karaktere çünkü Bae Soo Bin canlandırıyordu. Zaten ne zaman bu adamın yüzüne baksam böyle süt dökmüş kedi bakışı var. Buhulu gözler falan içim gitti ya! Birde aşkını itirafı çok uzun sürmedi “Artık senin oppan olmak istemiyorum, erkeğin olmak istiyorum” Allah Allahhhhh. Yav bu cümleden sonra Eun Sung dönüp “Oppaa” demez mi? Ben olsam çoktan “Namca Çingu” yapmıştım onu :D:D Bu arada alakaya maydonoz Bae Soo Bin 76’lıymış ben inanamadım. “Nasıl yani????” diye dona kaldım. Neyse bunuda sizinle paylaşmak istedim 😀

Sung Mi. Bu karaktere karşı son dakikalara kadar ne hissedeceğimi bilemedim. Ancak sonunda nefret etmeye karar verdim 😀 Üzerinde çok konuşmak istediklerimden değil. Benim gözümde sülük karakterdi. Tek başına bir ağırlığı olmayan. Ya annesinin  yaptıklarına sustu, ya Hwan’ın yanındaydı arkasından “Oppaa” diye dolaştı. Herşeyi bildiği halde susan bir karakterdi işte. Hatta şuan düşünüyorumda nefret edecek kadar önemsemiyorum bile. Boşverin bu karakteri sıradakine geçelim. 😀

Sung Hee. İşte nefret edilecek, meydan dayağı çekilmesi gereken, tam “Bunun gibi 2 tanesini Taksimde sallandıracaksın, bak bakalım o zaman başkaları yapabiliyor mu?” cinsinden bir kadın. Tam bir yelloz, şırfıntı başka kelime bulamıyorum 😀 Şirret bir kadın işte siz anlayın. Ay bu zamana kadar hiç bir dizi karakterinden ben bu kadar nefret etmedim. “Cain and Abel” de bile abiye deli gibi gıcık olmuştum ama sadece gıcıklıktı yani. Ki o kardeşini ölüme terk etmişti. Ama bu kadının suratını her gördüğümde tansiyonumu fırlatıyordu 😀 O derece nefret ettim. Ne para hırsıydı o ya. Kadının her hareketinden nem kaptım resmen. Hatta burda itiraf ediyorum onun sahnelerinde dayanamıyor ileri sarıyordum çoğu zaman. Nefret ötesi bir karakterdi.

Geriye küçük karakterler kaldı. Onlardan ikisini çok sevdim. Bir şef Pyo diğeri ise Eun Sung’un arkadaşı Hye Ri. Şef Pyo özellikle Hwan’ın annesiyle olan dialoglarında koparttı beni. Hoşlandığı kadından bahdederken…. Hye Ri ise bir çok kez benim verme olasılığım olan tepkileri veriyordu. “Hah ağzını öpeyim” dedim 😀

Bölümlerin geneli dram ağırlıklı olsada, içinde sizi kahkalara boğacak sahneler var. Hwan karakterinin yavaş yavaş aşık oluşu, değişimi, onun değişimine iş arkadaşlarının, ailesinin verdiği tepkiler, Eun Sung’un aşık oluşu en güzelide bir anda oluyor bu aşk. Üvey annenin ve kız kardeşin yalanlarının altında yavaş yavaş ezilişi. Ya her yönü ile zevk veren bir diziydi. Şöyle bir düşünüyorumda bizim kanallarda oynayan dizilerden çokta farklı değildi aslında. Hani belki “Kanal D” de falan oynasaydı dönüp bakmazdım. Ancak kore işi ya onların bir havası var o nedenle izleyebiliyorsunuz yani. Birde cıvkını cıkarmamaları, diziyi kısa tutmaları yine izleten sebeplerden. Ha verdiği mesajlarda güzel yani.Birde et restorantında çalışan Hwan’ın taktığı somurtan surata çok güldüm 😀

Dizide büyükannenin gözümden yaş getirecek kadar manyak bir sözünü yazmak istiyorum. Hala bile bir garip oluyorum. “Çocuklar anne-babalarının kalplerini çalarak kaçarlar. Kaçarken düşerler ve ellerinde tuttukları kalbide düşürürler. Yere düşen kalp ne der biliyor musun? Çocuğum, iyi mi?”

Bu yazıda burda biter. Bitsin yani zaten. Bin kelimeyi geçti. Kendime yuh diyorum. Bolca saçmaladım. Öyle yani. Sonuç olarak çok ama çok sevdim diziyi ben. Mutlaka zaman yaratın ve izleyin. Benim gibi yapıp bahanenler bulmayın. Special bölüm olarak geçen ardından katıldıkları programıda mutlaka izlemelisiniz. Gülmekten yarılırsınız izlerken. O kadar gıcık aldığım üvey anne karakterini canlandıran kadına o programda bayıldım. Özellikle kocasıyla ilişkisini anlattığı kısımlarda. Birde Hwan’ın annesini canlandıran kadın tam bir fırlama 😀 İşte bitti görüşürüz….

Bir Mimle Daha Beraberiz

Sevgili Lee‘nin aklına ilk gelen isimler olarak Bunusevdim ve beni mimlemiş. Bende hali hazırda hemen yazacak birşeyim olmadığından, fırsattan istifade mimi yazayım dedim.

1. Lakabın var mı, varsa nedir?

Bir lakabım yok sanırım en azından benim bildiğim kadarıyla. Arkamdan diyorlar mıdır? Orasını bilmem. Ama babam bana hep “Boncuk” der. Bu zamana kadar nedenini söylemedi. Evde ismimi kullanmaz “Boncuk ben çayı demledim hadi sende servis yap elinden bir çay içelim ” falan diye 🙂 Yalnız ben isimleri hemen öğrenemediğimden genelikle kişilerin özelliklerine göre ad takarım uzunca bir sürede öyle kullanırım. Ondan bahsederken hep “Hani şu  benli kız varya…” diye 🙂 Kötülüğünden değil ismini hatırlayamam ondan 😀

2. Son zamanlarda diline dolanan şarkı?

Aha bu zamanlarda çok varya dilime dolanan şarkı. Öncelikle geçen “Toruko” sayesinde tanıştığım Sanulrim-Meaning of You parçası dilimde. Bruno Mars’ın Just the Way You Are (Bence bir erkeğin bir kadına söyleyebileceği en güzel cümlelerle yazılmış bir parça- Hatta She’leri He, Her’leri His yaparsak bir erkeğede rahatlıkla söylenebilir :P)  Erkin Koray – Sevince (Şarkının tam sözlerini bilmiyorum 🙂 Sevinceeeee diye başlıyor sevinceeee diye devam ediyorum 😀 ) birde durup durup Vanessa De Mata Ft Ben Harper – Boe Sorte söylediğim parçalar.

3. En son ne zaman, neye ve kime aşık oldun?

En son Han Hyo Ju ya ve ÇEBİ Dekoratif Kulplara aşık oldum 😀 Öyle böyle değil Hyo Ju izlemekten bıkmıyorum. Hasta oldum kadının oyunculuğuna (Hemcinsi olarak garip bir cevap oldu ama öyle yani 🙂 ) ÇEBİ içinse hep güzel bir evin hayalini kurduğum için o evin içinde olmasını istediğim bir malzeme. Onlara bakıp bakıp “Oturma odasında bunlar olsa, mutfakta bunlar olsa” diyip diyip hayal kurdum 😀

4. En son okuduğun kitap ve izlediğin film?

En son Jayne Ann Krentz – Alev Alev Kitabını okudum. Aşk/Macera tarzında fantastik bir kitaptı. Bir solukta okudum. Tavsiye ederim. En son izlediğim film ise Postman to Heaven. Şu yazımda düşüncelerimi öğrenebilirsiniz.

5. Son zamanlarda en çok özlediğin?

Vallahi şu aralar en çok  bisiklete binmeyi ve Mersin’de ki yazlığı özlüyorum. Çok uzun zamandır bisiklete binmedim, Mersin’de de bu zamanlar çok güzeldir. Havasını, denizin sesini, akşam üstü renklerini ve tabiki “Pembe Koltuğumu” baya özlüyorum 😀

6. Bir günlüğüne ünlü biri (oyuncu,şarkıcı, politikacı vs.) olma hakkı verilseydi kim olurdun?

Bu soruya cevap veremiyorum ya! Ben bu zamana kadar hiç “Keşke şunun yerinde olsaydım” falan diye hiç düşünmedim. Hatta bir mim’im var henüz yazamadığım bununla alakalı. Ancak uzunca cevap vermeden şöyle diyebilirim. Ai Yazawa’nın yerinde olsaydım tüm gün Nana’yı çizer bir sonuca bağlardım. Sırf bu nedenle onun yerinde olmak isterdim. Beklemekten sıkıldım yani 😀

7. Yarın sabahki ilk planın?

Ben gerekmedikçe plan yapan bir insan değilim. Akışına göre geçiririm günlerimi. Heralde yarın sabah ki ilk planım uyanmak olur. Yataktan kalkabilmek 😉

8. En sevdiğin huyun?

En sevdiğim huyum birşeyi kafama koyduysam sonuna kadar giderim. En iyi şekilde yapmak için dişimi kırarım yani. Birde insanları hemen yargılamam. Mutlaka herkese bir şans veririm 😉

9. Şu anki bölümünde/mesleğinde olmasaydın, ne olurdun?

Hayatımın çok aptal düşüncelerine sahip olduğum bir dönemde yaptığım saçma sapan bir seçimdi benim bölüm seçimim. Yinede pişman değilim süper arkadaşlar kazandım okuduğum bölümde ancak hiç bir zaman okuduğum bölümün mesleğini kabul etmedim. Büyük ihtimalle ben senarist veya film eleştirmeni, yönetmen gibi bişiler olurdum. Yani seçeceğim iş kamera arkası olurdu. Şimdiki aklım olsaydı o zaman kimseyi sallamazdım. İstediğimi olurdum. Şimdilerde ise en azından onlara yakın bir düşüncem var dile getirmekten çekindiğim -büyüsü bozulur diye- inşallah gerçekleştireceğim.

10. Okurken en zevk aldığın 3 blog?

Blog sahiplerine sormak için yanlış bir soru. 3 blogla sıksalar yetinemem hiç kimse yetinmez. Blogumda bağlantı verdiğim ve her geçen gün yenilerini keşfettiğim tüm dostların bloglarını elimden geldiğince takip ediyorum. Sonuna kadarda zevk alarak okuyorum 😉

Bir mim’in daha sonuna geldik. Bu mim güzeldi sorulara cevaplar. Sırada br sonraki kurbanı seçmek var 😀 Son Kan-Ka ve Mavi sizi seçtim dostlar 😉

20 Saat Karın Tokluğuna ;)

Bu bir sövgü yazısıdır 🙂 Hayır sevgi’nin nasıl yazıldığını biliyorum yine birilerine söveceğim ondan öyle dedim 😀

Kore filmlerinde görüyorsunuz ya sabah süt dağıtıyor öğlen part-time çalışıyor gece bilmem ne yapıyor 2 saat uyuyor hala bir yerlere koşturacak hali kalıyor. YALAN. İnanmayın… Sakın haaa. Olsa olsa sadece filmlerde dizilerde olur yani. Biliyorum ilk elden tecrübe ettim 😀

Aile işimiz inşaattır bizim. Her türlü malzeme vardır. Kapı kolları, menteşeler, musluklar vs… Özellikle vida ve çiviler eşşek ölüsü gibidir. Bunu niye söylüyorum dün dükkan taşıdık efenim. Kardeşim diploması için Nevşehir’e gittiğinden amcamlar beni çağırdılar “Kız gelebilir mi?” diye. Bende gittim yani öncedende birçok kez yardım etmişliğim vardı. Birde seviyorum hani. Özellikle Çebi’lere bakıp rüyalar görebilirim. (Bu arada onlar kulp. Ancak süper ötesi tasarımları var 😉 ) Neyse işte gittik sabahın 8’inde. Herşey güzel başladı pek yorgunluk hissetmiyorum. Birde curcuna. Kuzenler var (Küçükler tabi onlar. Beril çay getirip götürdü, Aliş pazar arabasıyla oynadı 🙂 ) Öğleden sonra dolapların, rafların taşınması ile cehennemi yaşadım 😀

Bir sürü kulp, banyo malzemesi, teknik gereçler ömrümden ömür gitti. Depo yukarıda in, çık, in, çık bacaklarımda derman kalmadı. Birde kamyonet arkalarından mal indirmesi… Hani karpuzcular var ya elden ele aynen öyle.

Ancak bana asıl “Fatality” çeken (Mortal Kombat oynayanlar bilirler. Arkadan bir ses “Kill Her” diye bağırır ve rakibine son vuruşu yaparsın. Çeşitleri vardır bazen kafasını patlatırsın, bazen kalbini çıkarırsın vs 😀 ) vidalardı. Dünya da bir kaç vida olduğunu mu sananlardansınız (ben öyle değildim de bu kadarını da bilmiyordum) yanılıyorsunuz canlar. Uzunu, kısası, yıldız başlısı falan değil. Bunların enleri var, boyları var, kullanıldığı yere göre değişiyorlar, havşası var silindiri var. Var oğlu var anlayacağınız. Onları dizene kadar anamın tüm sülalesi ağladı. Sadece onlar ağladı biliyorum çünkü babamınkilerle beraberdim pek umursamadılar 😀

Saatler ilerledi, ilerledi, ilerledi. Anasını satim biz hala çalışıyoruz.” Hu hu” diyorum “Burda dişi bir varlık var” diyorum “Alışık değil o böyle şeylere” diyorum ancak onlar hayatlarından memnun görünüyorlar. Yahu manükürüm falan bozulacak havasında değilim yanlış anlamayın, sakın ha. Yahu saat sabahın 3’ü oldu beeeee!! eve gittim gidecem saat 4. Banyo yapacam 4 buçuk vs. E ben ölüvereyim o zaman 🙂

Bildiğiniz “Amele” mertebesine ulaşmış bulunmaktayım. Benden gayet memnun kaldılar heralde. Babam iki oğlu var sandı biran amcamlar ise eminim ki “Burda eşyalar yerleşiyor ama bunu Sermin yapmış olamaz. Abim(Babam) yapmıştır” demişlerdir. Hani aslında bu kadar iyiyimdir 😛

Haa birde ben Adana ili sınırlarında bu kadar haşere -en azından bu türlerde- görmemiştim. Tabii, el değmemiş bir yer gibiydi. En son avucumun içi kadar bir örümcekle burun buruna geldim. Bildiğiniz tüylü yaratıklar. NatGeo’dan fırlamış bizim dükkana gelmiş, halleştik ve eğer bir cennetleri varsa şuan orda değil. Önce cehennemlerine uğradı öldürdüğü sineklerin hesabını veriyor. Ha birde cinayete teşebbüsü var bana karşı 😀

Anlayacağınız şuan hareket kabiliyetim %4.5 larda. Bileklerim, parmaklarım, sırtım, bacaklarım, dizlerim, boynum, kolum … ağrımakta. Felç gibiyim. Bu yaptıklarım karşılığında aldığım tek şey “Adana Kebap” 20 saatte bir öğün pekte karın tokluğuda değil aslında 😀 Gerçi sonrasında birşey yiyecek halim bile yoktu. Tutsam, ıssıramazdım, ıssırsam çiğneyemezdim. O derece yani. Sonra eve kadar nasıl o arabayı kullandım bilmiyorum.

Ben koreye gidip inşaat işçisi olacaktım. Doktorlardan bile fazla maaşları varmış diye. Harbi o işi yapar, mültimilyoner olabilirim. O kuvvet var bende. “Dünyanın en zengin kadını bir amele ;)”

Bu yazıyıda burda bitiriyorum. Bileklerim isyan bayraklarını çektiler, iç savaş çıkacak. O yüzden ayrılıyorum 😀 Yani aman ha inanmayın bir insan 10 saatten fazla çalışamaz, olmaz hadi biraz daha abartıvereyim 12 saat “Dama” noktasıdır. Sabır taşının çatladığı raddedir. Gerçi ben başardım, alışık olan yapabilir ancak emin olun bu kadar çalıştıktan sonra onlar gibi hoppidi olunabilinirlikten aşırı şüpheliyim 😉

Bu arada dükkanın akibetini merak edenler için söyleyeyim. Hala 1 haftalık iş var, sonrasında da bir 2 ay uğraş ister. Bu da pozitif tahmin yani 😀

Alabildiğine yeşil bir çayır. Bu çayırın ortasında kırmızı bir posta kutusu. Öyle bir postakutusu ki bu içindeki mektuparın tek bir adresi var. Cennet… Sevdikleri insanların arkasından yas tutanların mektuplarını yazdıkları ve bir umut ulaşırmı diye içine attıkları mektuplar. Bu mektuplarıda hergün saat 17.00 de alıp yerine ulşatırmak için gelen bir postacı…

Bazen her insan imkansız olarak gördüğü şeylerin imkanının olduğunu hayal eder. Kaybettiklerinin biryerlerden kendilerini izlediğinin, duyduğunun düşüncesi gibi. Gerçekten böyle birşeyin mümkün olması ne güzel olurdu değil mi?

Film 2009 da izlemek istediğim yapımlardandı. Bu zamana kadar bazıları hayal kırıklığı yarattı “Beklediğime değmedi” dedim. Ancak bu yapım değenlerden.

Jae-joon o postacı. Cennete mektuplar taşıyor ancak içlerinden uygun olmayanları seçiyor. Hatta bazen mektupları yazan insanlardan pişmanlıkları olanlara, affedilmeyi bekleyenlere yardımda ediyor. Ha-na da ölen sevgilisinin arkasından mektuplar yazanlardan. Birgün o posta kutusunun orda karşılaşıyorlar. Jae-joon ona cennete mektupları götürdüğünü söylüyor. Tabi Ha-na için -her nekadar oda mektup yazanlardan olsada- bu inanılır birşey değil. Hatta Jae-joon ona iş teklif ediyor, onunla beraber mektupları ayıklayacak, yardıma ihtiyacı olanlara yardım edecekler. En başta “Asla yapmam” diyen Ha-na sonasında kabul ediyor. Ancak Jae-joon’nun bir sırrı var ve Ha-na bundan hiç memnun olmayacak…

İşte bundan sonraki 2 hafta fantastik bir biçimde ilerliyor ancak bana göre 2 haftanın sonrası tam bir fantazi. Kötü mü? Hayır değil 🙂 Ben inanmayı seviyorum, inanmak isteyenlerdenim. Film romantik bir bakış açısıyla dile getirmiş bu fantastik inancı 😉 Böylesi güzel.

Filmin çekildiği mekanlar o kadar güzeldi ki heralde bir ömür yaşanırdı orda. Son zamanlarda gözde oyuncularımdan olan Han Hyo Joo var filmde ve inanılmaz şirin bir oyunculuk sergiliyor her zaman olduğu gibi. Özellikle kafede ki oturuşuna hasta oldum. Zaman zaman bende samimi bir kafede ayaklarımı bağdaş yapar otururum ancak hiç böylesini görmemiştim aşırı sempatik geldi gözüme. Birde ilk yardım ettikleri adamın gelini ile yaptıkları sohbet kırdı geçirdi beni ne çok güldüm 🙂

Diğer bir oyuncu ise her şekilde bayıldığım olgun oyuncular arasında favorim olan, “Bay Hong” karakteri ile gönlümde taht kuran Kim Chang Wan. Benim için süpriz oyuncu oldu da ondan sevindim böyle 🙂 Burda da yine kahve yapıyordu nostalji yaşattı 😀

Postacıyı oynayan şahsı ilk kez gördüm Hero Jae-joong imiş kendileri. Orjinalde şarkıcıymış belli. Böyle donuk duruyordu Hyo Joo’nun oyunculuğunun yanında -normaldir tabi- Yinede izleyebildim. Bu arada kendisi Hard to Say I Love You‘da da oynamış izleyenler ordan tanıyabilirler.

Sonuç olarak film fantazinin içine romatizmi katarak güzel, seyirlik bir yapım olmuş. En güzelide sonu. İkidir izlediğim filmlerde kendimi en kötüsüne hazırlıyorum sonunun iyiye kaydığını sezsemde “Koreliler bunlar anacığım  ters köşe yapabilirler” diyorum ama iyi bitiyor. Bu filmle ilgili en büyük spoiler oldu ama rahatça izleyin dedim 🙂

İşte böyle bir film Hyo Joo’nun sırtladığını düşündüğüm, izlenmeye değer bulduğum ve çok sevdiğim, inanmayı istediğim şeyler içinde barından bir filmdi. II Mare’yi, Sensitive Couple’ı sevenler bunuda severler. Bu arada film bir televizyon filmi -gereksiz bir ayrıntı oldu ama yinede söyleyeyim dedim sonuçta film filmdir değil mi?-

-Gerçekten orda mı? Cennet?

Bir yerde olmalı değil mi?


Sadece Bende Mi Problem?

 

WordPress kullanıcıları dostlarım (miting konuşması gibi 🙂 ) Şu iki gündür post hazırlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü hiç bir şekilde görsel ekliyemiyorum yazıya, etiket giremiyorum yeni katagori oluşturamıyorum. Acaba bu sorun sadece bende mi var yoksa genel olarak mı böyle? Ya da bu işten anlayan birileri varsa bana yardımcı olabilir mi lütfen ?

Benim gibi bir çok k-drama severin 4 gözle beklediği bir yapım bu. Konusuymuş falan duymayan kalmamıştır ancak hala duymayanlar için hatırlatalım.  Aynı ismi taşıyan Manhwa’dan uyarlanma bir klasik sevda dizisi(Nasılda memleketleştirdim :D). Ancak oyuncu kadrosuyla herkesi heycanlandırmıştı.

Şimdi efendim müjdemize gelelim, fotoğraflar, tam kadro ve Teaser’ ı açıklanmış/çıkmış. Bende haberi olmayanlara, gözünden kaçanlara müjde vereyim dedim.Birde aşk dörtgeni ya da iç içe geçmiş üçgenler görücez gibime geldi Teaser’dan 🙂 Pek bir garip olmuş fazla sevimli :). Bunda Geun-seok’un iyice kıza benzemiş olmasının ve Geun-yeong’nun doğuştan gelen şirinliğinin etkisi olabilir. Kim Hyo Jin diğer hatun olacak heralde (ben ilk kez izleyeceğim bu kadını)  Neyse öyle görünüyorki en azından, müziğe ve giyime kuşama doyacağız. yine kostüm seçimleri bir harika tam benlik 😉

Burdan da Videoyu izleyebilirsiniz

Öncelikle koresinemasında bir arkadaş filmin isminin türkçe karşılığını istemiş sesleniyorum “Arkadaşım filmi sonuna kadar izle, sonunda türkçesini anlıyorsun” 🙂

Şimdi filme gelirsek. Burun kıvırdım, suratına bakmadım, MV leri bile izlemeye itemedi, hele başrol oyuncusuna rağmen çekmedi beni taki yorumları okuyup pekte aman aman sevilmediğini anlayana kadar. İşte ben böyle bir insanım kimsenin sevmediklerine karşı ilgi duyarım ve çoğu zaman ben severim. Bu filmide sevilme derecesinden çok çok üst düzeyde sevdim.

Konuyu anlatmak isterim hemde çok isterim ancak hiç birşey bilmeden izlemenizi istiyorum. Çünkü gerçekten içindeki süpriz sahnelerle -ki belki tahmin edebilirsiniz- aşırı keyif veren bir film. Yalnızca budizm inanışına ilgiliyseniz daha ayrı bir tat verir söyleyeyim. Ben severim budizmi. Hatta eğer güzel bir bilgilendirme isterseniz Küçük Buda filmini öneririm-kıvamındadır-. O filmle aslında bu film çok benzeşiyor bir konuda. Neyse uzatmıyorum ve bence izlemelisiniz diyorum. Başrol oyuncusu Lee Byung Hun. Bu adamı seviyorsanız filmlerinden birini daha izlemiş olursunuz hemde. Bu arada kısaca şöyle söyleyebilirim film bir aşk anlatıyor ama ne aşk. Birden fazla yaşama değer bir aşk.

Öncelikle başlık bulmamamın tek nedeni üşengeçlik 😀

İşte size en özelimi gösteriyorum – Dermişiiimmm- Yinede Masaüstüm özeldir. Sevgili Kimbap öteki blogunda (Yani amaç ötekileştirmek değil tamamen duygusal 🙂 Şaka bir yana sevgili çingum toplu kıyım yapmış herkesi mimlemiş. Mimde efendim “Masaüstümüzde ne var?” Çok merak ediyorsunuz değil mi? O zaman giderelim. Buyrun…

Alex candır, birtanedir, anlatılmaz yaşanır hatta sadece dinlemek yeter sesini duyan vurulur (Bknz. Şkl. A: Ben) daha çok görmek isterim hemen her hafta değişen hatta 3 güne bir değişen ekranımda dönüp dolaşır yine onun fotoğraflarına gelirim 🙂

Bu da Zaraki Kenpachi. Hasta olduğum karakterlerden. Bleach izleyenler bilir özel bir insandır, biraz manyaktır en büyük hobisi dayak atmak ve yemektir birde üşenmeden saçlarına tek tek zil takar. Dışı sert içi yumuşak kıvamlıdır 😀 Kısacası baba adamdır. Katanaların fırladığı zamanda en çok onunkisini görmeyi istemiştim ancak göstermediler hatta kendisi kayboldu gitti vallahi üzülüyorum. Neyse birde bu adamdan vazgeçemiyorum işte.

Bu arada ben sürekli masaüstümü değiştiririm o nedenle şuan ekranımda olanı değilde hani en çok ekranımda olanları afişe edim dedim 😀 Yani KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ AMA HİÇ BİRİ BUNLAR KADAR SEVİLMEDİ :p

Son olarak bu mimi birilerine gönderme gereksinimim olmadığı için mutluyum Kimbap’çığım zaten herkesi mimlemişti. Duyrulur 😉

Mim ve Mim

Yokluğumda 3 mim ile çarpıldım. İlk olarakta aslında yapmak için can attığım “Hayatım Fon Müzikleri” mimini ele almak istiyorum. Benim gibi hayatında önemli bir yere sahip müzik ile ilgili bu güzel mim için açıkçası yok olduğum zamanlarda bir liste yaptım (Baya zor oldu çünkü çoğunu yazamayacağım biliyorum) Neyse o zaman uzatmadan başlıyorum bu arada bana gönderen Astrea dostuma teşekkürü borç bilirim 😉

İlk sırada kesinlikle hayatımın harbi fon müziği olan The Verve ve BitterSweet Symphony var 😉

Sonrası pek bir sırasız 😉

Audioslave – Be Yourself

Bu şarkı hayatımın bir bölümünü en güzel şekilde hatırlatıyor 🙂

Oasis olmazsa olmaz Stop Crying Your Heart Out

Travis – Why Does It Always Rain On Me

Hwalhwasan – Handong-antteumhaess-eossji ( Happy Life’ın Soundtrack Albümünden)

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem suratımda kocaman bir gülümseme oluyor. Tutamıyorum 😀 Sözlerini dinlemelisiniz 😀

Edit yapıyorum nasıl unuttuğumu bilmiyorum. Kendime kızıyorum. Hayatımın olmazsa olmazı Tearliner bu listede olmalıydı hemen ekliyorum.  Raincoat ve We Quit Us mutlaka sizde hayatınıza katın.

Neyse ben kendimi burda tutuyorum. Yoksa 100 parçalık bir bilboard listesi yapıveririm size 😀

Bu mimde benden Koredelisi, Lee, Son Kan-Ka son olarakta Winpohu’ya gitsin hadi bakalım kolay gele 🙂