Category: Dizi


Answer to 1997

Efenim bu dizi son dönemlerimin efsanesi olmuş durumda. Ne için mi? Hemen açıklıyorum; dostlar diziyi tam bir günde bitirdim. Evet doğru duydunuz. Kore dizileriyle geçirdiğim ilk yıl manyaklığımı 5 yıl sonrasında hala yapabiliyormuşum. İnanın bende şaşırdım. Ha evet bu arada totalde 6 yıl oldu ben bu camiaya gireli. Kimler geldi, kimler geçti. Neler gördük geçirdik. Ondan da bir ara bahsederim ben diziye döneyim 🙂

Nasıl oldu başladım? Yine şans eseriydi. Bir gif bu sefer vesile oldu. Ah ben bu tesadüfleri seviyorum. Sonra dizinin konusu ilginç geldi ki şöyle;

Her şey günümüzde 1997 yılı mezunlarının tekrar bir araya gelmesiyle başlar. E eski dostlar yan yana gelince geçmişteki olaylarla da tüm çıplaklığı ile ortaya dökülür. Bizde uzun uzun flashbacklerle onlara dahil oluruz. Olaylar örgüsü yakın 5 arkadaş etrafında dönüyor ki sonrasında 6 oluyorlar çokta iyi oluyor. İşte bizde onlarla 90lı yıllara dönüyoruz.

Benim gibi sizde 90ların çocukluğunu yaşadıysanız dizi tam size göre. Yani diziyi çok çok beğenmemin   en büyük sebebi bu. Onların yaşadığı her şeyi yaşamış olmak. Eminim aramızda aynı şekilde, benim gibi bunları yaşamış olanlar çoktur.

Mesela mesela… Dizinin büyük yükünü taşıyan ” boy band’ler” ve grup üyelerine -özelliklede birine duyulan hayranlık. Şimdikileri tam hayranlıktan saymıyorum ama ben. O zamanları yaşayanlar bilir. Kasetleri almak için girilen kuyruklar, sabahlamalar. Posterleri için yüzlerce dergi takip etmeler, pazarlıklarla hatta karaborsa denilebilecek düzeyde anlaşmalar ve satın almalardan bahsediyorum. Çok net hatırlıyorum “Backstreet Boys” posterimin ucunu yırttı diye annemle bir kaç hafta konuşmamıştım hatta oturup ağlamıştım. İşte başrol oyuncumuzda H.O.T grubundan “Tony”nin hayranı hatta “Tony’nin karısı” diye çağrılmakta ve manyaklık derecelerimiz bir birine çok yakın 😛 O yüzden Sung Shi Won’a bayıldım. Onu canlandıran kızada ayrıca bayıldım 😉

Ve lise aşkları… Platoniklikler, yakın arkadaşa aşık olma davası, hiç beklemediğin birine aşık olma durumu derken liseli aklıyla ilişkiler 🙂

Ergenliğin zirvesinde lise hayatı diyorsan ailen ultra sorundur çoğu zaman. O da bu dizide gayet içten ve doğal anlatılmış. Shi Won’un aileside tam bir manyak 🙂

Haha birde lisede erkek öğrencilere por** (Aramalarda sırf bu kelime yüzünden gelen olmasın diye sansürlüyorum) tedarik eden biri  mutlaka vardır. Bu zamana kadar hiç bir lise dizisinde değinilmemişti böyle. Çok tatlı olmuş 🙂 Tabi dizide o karakterin inanılmaz şirin olması da bu durumu sempatikleştiriyordu.Karakter her çeşidini izlemiştir ama gerçekte o kadar utangaçtır ki bir kızla yan yana bile duramaz. Hak Chan da en sevdiğim karakterlerden oldu ve en çok güldüğüm bölümlerin çoğu ona ait.

Farklı olarak dizideki konuşmalar Busan şivesiyleydi mesela. İnanılmaz şirin geliyor bu şive bana. İzlerken baya zevk aldım. Hatta Seul şivesiyle baya dalga geçiyorlar.

Unutmadan! Dizinin en güzel yönlerinden biride başroldeki kızımızın sonunda kimle evlediğini nazlı nazlı anlatıyorlar. Millet güzelce merak içinde bırakılıyor yani.

Daha neler neler var dizinin içerisinde. MIRC, ICQ, sanal bebekler… daha niceleri. İzleyin, izledikçe mutlu olun, anılarınız canlansın. Yer yer ağlayın.

Ve bana güvenin insanı mutlu eden bir dizi bu da.

Şimdilik hoşçakalın 😉 90’larda kalan anılara da selam olsun 😉

Selamlar olsun dostlar. Yine bir müddet ara sonrasında “Nefes alıyorum” yazısıyla karşınızdayım.

Uzun zamandır izlediğim dizilerden bahsetmiyordum. Üstelik izleyip bitirdiğim dizilerden çoookk uzun zamandır bahsetmiyordum. Özellikle böyle dedim çünkü bir süredir başladığım dizileri bitiremiyordum. Ama ne oldu? Can evimden vuruldum.

Youtube da yine aylak aylak dolanıyorum, bir aralar denk gelen ancak öyle çok ilgilenmediğim, postuma adını veren dizinin ost’si ile karşılaştım. Ve ta ta ta taaamm! Şarkıya resmen aşık oldum. E dolayısıyla dizinin görüntüleri ilgimi çekti çocuklardan ikisi üçü tanıdık topluca bir şirinlik var asi gençlik var, müzik var “Ne duruyorsun? İndirip izlesene” dedi kore damarım.

İşte o an bana bir şeyler oldu. Hemen bölümler indirildi, altyazılar tamamlandı. Ve ben deli gibi “Shut up flower boy band” izledim. Sabah akşam hemde.

Diziyi aslında hissettiklerimle anlattım ama yine şöyle kısaca değineyim. Elimizde bir grup genç var ki başı Lee Min Ki’nin canlandırdığı Byung Hee çekiyor Byung Hee karakterine hemen bağlanıyorsunuz ama 2 bölümde kazık atılıyor size. Öyle işte bir şeyler oluyor. Ben olaya dönüyorum:)  Bizim bu gruptaki gençler müzikle ilgililer kendilerine Eye Candy diyorlar ve bir hayata haykırışları, cool halleri, kabadayılıkları, vurdum duymazlıkları var ki , en güzeli de şirinlikleri diz boyu. Neyse 6 kişilik grubumuzun okulu değişmek zorunda kalıyor ve can ciğer kuzu sarması olan bücürler sosyetik bir okula düşüyorlar. Orada bizimkilere uzaydan gelmiş muamelesi yapıyorlar. Tabi  onlar altta kalmıyor vs derken işin içine müzik şirketi, aşk falan giriyor hoş gençlik dizisi ortaya çıkıyor. Byung Hee dedim ama asıl Kyung Jong ve Ha Jin’e bayılacaksınız. Aralarında ki o kimya bence herkesi kendine kilitler. Hepsinin süper kimyası vardı ama bu ikisi ayrı bir tatlıydı.

Şimdi böyle okuyunca çok basitleşiyor ama hiç sıkılmadan bir nefeste izledim ben. Yer yer ağladım bile düşünün. İşin içinde inanılmaz bir dostluk olması da beni etkileyen yönlerinden. Lisedeki hayalperestlik, her şeyi yapabileceğine inanma ve bir şekilde gözlerin açılması ama içte kalan o heyecanlı çocuk çok tatlı anlatılmıştı bence. Belkide içinde kendi lise dönemimden bir kaç parça bulduğum içinde bu kadar etkilemiş olabilir beni.

Resmen doyamadım ya! Hani ömür boyu izleyebilirdim diyorum bazen. Özellikle ost parçalarından bazılarını dinleyince.

Velhasıl diyeceğim şu ki. Gözlere bayram, kulaklara bayram. Hayal kurmaya iten (En azından beni itti) şirin bir dizi bu. İzlemenizi tavsiye ederim. Hemen alta beni etkileyen videoyu koyayım ve uzaklaşayım buradan.

Müziğe de sevgiliye de ilk görüşte aşık olursun. Ama kalbin o müziği gerçek sanırsa sonradan çekilmez olur.Aynı kolay aşık olunca ilişkiyi yürütmenin zor olması gibi.

Geçenlerde kendi kendime oturdum, bir düşündüm. Ya ben Kore camiasından uzaklaştım sanki diye ancak ikinci kez düşününce şu sonuca vardım. Beni kendisine çeken dizi bulamamıştım. Nedense bu senenin ilk yarısında yayınlanan dizilerin hiç biri beni tatmin etmemişti. Doğal olarak bende elimi eteğimi çekmiş gibi oldum.

Bu ay başlayan şu iki dizi ile de bu düşüncemi tastiklemiş bulunmaktayım. Çünkü hala eskisi gibi diziyi takip etme, indirme, alt yazısını bekleme gibi süreçleri manyamışcasına yapıyorum. Sabahları erkenden kalkıp inmişse eğer bile bile spoiler yiyerek şöyle bir bölümün başına bakmadan evden çıkamıyorum.

İşte geldim o iki diziye. Bir taneciğim geçen sene gözlerimde yaş bırakmayan hatun Kim Sun Ah’ın “Aidu Aidu” nam-ı diğer “I do I do” dizisi. Daha ilk dakikadan hasta etti kendisine. Hani Sun Ah’cığımızıda farklı bir rolde ancak yine kendisine yakıştırdığım saçma şeyler yapan kadın imajınıda ucunda barındıran güçlü kuvvetli ve duygusal bir karakterde izleme olanağı büyüledi beni. Konuda orjinal tabi. Bu zamana kadar ayakkabıların dizide anlatılan yönüne değinen olmamıştı. İlgi çekici. Bir de oyuncu partneri şirinlik abidesi olunca tadından yenmiyor açıkçası 😉

İkinci dizim ise “Big”. Adına ithafen büyük yankı yaratan, kitlelerin beklediği Gong Yoo über düperinin dört gözle beklediğimiz dizisi. Bu dizide ilk görüşte aşka maruz bırakanlardan oldu. Ki bunda başrolündeki Lee Min Jung’un şiriniyet rolünün etkiside büyük. Çok şirin bir karakteri var bence dizide. Haa bir de artistimiz, asabimiz ama tam sıkılmalık Shin Won Ho’yu da unutmuyorum. Yani bu dizi adına yakışır demek istiyorum 😉

Bir kaç bölüm sonrasında daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Özellikle “I do I do” yu. Yalan yok Gong Yoo’yu seviyorum, uzun zaman bekledim bir dizi ile dönsün diye ancak Kim Sun Ah ikisinin arasında daha ağır basıyor. Sanırım ben o kadına aşığım 😛

O zaman bir müddet sonra görüşmek üzere…

Can You Hear My Heart?

Çok uzun zaman olmuştu dizi tanıtımı yapmıyordum. Şimdi bir sürü mazeret üretirim size ancak uzatmaya gerek yok bildiğiniz üşeniyordum yani ha birde aşırı ayılıp bayıldığım diziler izlediğimden elim gidip  yazmıyordum. Büyüsü kaçıyor gibi gibi 😀 Bunun dışında bir çok blog sahibi dost güzelce anlatınca birde ben niye yazayım diyordum. Bakın dizdim mazeretleri peh üşengeçim yahu bu aralar ( O kadar yani 😀 )

Ancak bu üşengeçliğimi şimdi bozayım istedim. Malum işe başlıyorum zaten mevlam kayıra dediğim blogum iyice tozlandı falan uğradığımda tozunu bile alamıyorum ” Yazalım abi üç beş satır” dedim ( Kimle yazacağımı bilmiyorum lafın gelişi 😀 ) ve başlıyorum. (Neden girişleri bu kadar uzatır oldum. Hikaye yazmanın alışkanlığı olsa gerek :S )

Can You Hear My Heart? Öncelikle son bir şey daha 😀 Henüz diziyi bitirmiş değilim. Bitirdiğimde yazamayacağım çünkü biliyorum. Şimdi anlatayım sonra kısaca beğendim ya da beğenmedim diye bir şey yazarım 😛

Çok şirin bir şekilde başlayan ve ilk dakikalarda sizi saran bir dizi bu. Küçük bir kasabada küçük insanların ( Küçük insanlar derken sadece mutlu bir yaşam isteyenleri kastediyorum)  hikayesi. Taki zenginler işin içine girinceye kadar tabi. Büyükanne, oğlu ve erkek torunu ile başlıyor. Oğlu zihinsel engeli ancak o kadar şirin bir adam ki. Torunu ailesinden utanan, zeki ve yaşadığı hayattan nefret eden, daha fazlasını hak ettiğini düşünen, sevgiye kapılarını kapamış bir öğrenci ve büyükanne: Sürekli küfreden, sert mizaçlı  ancak hep oğlunun iyiliğini isteyen bir kadın. Birde oğlunun aşık olduğu duyma engelli kuaför bir kadın ve onun kızı var. Cimcime feci derece tatlı, aşırı pozitif ve çok güçlü bir kız. Hayalı piyano çalıcısı olmak ( Piyanistte öyle diyor kendisi)

Her şey normal değil mi? Ancak bir süre sonra gizli kalmış gerçekler ortaya çıkınca, bazı arkadaşlıklar filizlenince kimi bağlar kopunca ve bir dizi kötü olay sonucunda allak bullak olan hayatlar var içinde. Bir çok yerde gülümsüyor, bir çok yerde kızıyorsunuz ancak dizi kendini izletiyor.

Yahu ben bu üstü kapalı anlatma olayını çözdüm harbi ya! Tutabiliyorum artık kendimi yaşasın kötülük. Gerçi benim gibi spoiler canavarı bir insan bu hale nasıl geldi hala çözebilmiş değilim de neyse 😀

Diziye dönersek kadro gerçekten çok güzel. İnanılmaz kaliteli bana göre. Birde garip gelecek belki ancak diziyi izlerken feci şekilde MISA havası alıyorum belki başroldeki kadının bunda etkisi olabilir dedim ama yok ya müzikler falan anımsatıyor biraz.

Ama garanti verebilirim size,  izlenmeye değer bir dizi hissi içerisindeyim. Açıkçası bir şeyler izlemekten sıkılma evresine girmiştim. Hani kendimi dizilere boğduğum bir dönemi bitirmek üzereydim ve bu dönemde hiçbir şeyi beğenmem, oturup izleyemem sıkılırım falan. Bu dizinin ilk 8 bölümünü ardarda izledim. Bu da demek oluyor ki sarıyor o biçim.

Birde bunu söylemeyecektim ancak hadi söyleyeyim 😀 Que Sera Sera ile gönlümde taht kurma olayına giren Lee Kyoo Han yerini yaptı gibi. Öylesine şirin olmuş ki yiyesim geliyor, resmen iştahımı açıyor 😀 (Sapıttım ben sapıttım 😛 )

Kısacası başladım ve şuan beğenerek izliyorum. Darısı başınıza ya da bir deneyin işte 😀 İşte trailer 😉

Nomu nomu nomu uzun bir aradan sonra kafamı şimdi bahsedeceğim bağımlılığımdan – ya da bağımlılıklarımdan- kaldırıp iki kelam edeyim dedim. Gerçi bağımlılığından uzaklaşıp, yine o bağımlılığından bahseden bir bağımlı olmak baya garip geliyor ama neyse 😀 Ah yine saçmalama moduna kayıyorum. Ancak ne yapabilirim? Ben böyle bir insanım işte. Her an her dakika saçmalamaya müsait bir bünyem var. Evet şimdi geliyorum bahsedeceğim konuya.

2011 yılı uzakdoğu dizi sektörünün bana göre altın çağı oldu. Hatta belkide altın çağın başlangıcı. Ardı ardına muhteşem diziler yapılıyor ve daha niceleri düşünce aşamasında. Bu zamana kadar “Hayatta devam eden bir şeye başlamam” diyen ben şimdi kendimi durduramıyorum. Öncesinde mangalarla, animelerle ongoing muhabbetim vardı ve emin olun inanılmaz bir şekilde övülmüş olması gerekliydi o muhabbetin başlamış olması için. Şimdi ise ben oturuyorum, araştırıyorum sevdiğim oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin haberlerine bakıyorum yeni dizileri var mı diye. Evet elimi yanacağını bile bile ocakta kor alevlerin üstünde ısınmış olan tencerenin kulpuna koyuyorum ( Benzetmede aştığımın kanıtı 🙂 )  İşin garibi deli gibi pişmanlık duymama rağmen bu işten feci zevk alıyorum.

Sanırım her şey Secret Garden ile başladı. Blog camiyasını saran fırtına sonunda bizim buralara da ulaşmıştı ve ben farkında olmadan başlamıştım. Artık yayınlandığı günü iple çekip, aynı günün gecesi düşmesini bekleyip altyazısı çıkana kadar pc başında bölümü açmamak için kendimi zor tutar olmuştum. Peki pişman mıydım? Siz söyleyin. Evet tabiki pişman olmadım. Sadece merakımı dizginlediğimden değil aynı zamanda SPOILER dediğimiz kendimizce türkçeleştirdiğimiz ÖNBİLGİ dolu yazılardan da kendimi korumuş oldum. Eğer yayınlanmaya başladığı zamanda izlemeseydim herhalde şimdi hiç izlemezdim. Çünkü her şeyi biliyor olurdum. Gerçi bu ayrı bir konu 😀

Sonrasında ise The Greatest Love geldi. İlk görüşte aşık olduğum bu dizi büyük konuştuğum Ongoing olayının virgülünü de kaldırdı ve ben artık kendimi haftalık dizi takibinden alamaz oldum. Ancak sanırım asıl olayı patlatan TGL den sonra gelen diziler oldu. Bu dizilerin başını önceleri çekinerek baktığım Heartstrings ve hiç şüphe duymadan kesin  başlamayı düşündüğüm – artık başlamış olduğum- Scent of a Woman çekmekte. Sonrasında ise Hooray for Love ve Myung Wol the Spy geliyor. Hooray For Love’ı biriktiriyorum. Çünkü altyazı çevirileri o kadar yavaş ki. Çıldıracağımı bildiğimden henüz başlamadım. MWS ise sırası gelmeyen dizilerden.

 

Şimdi bunlardan bazılarını izlemesemde ki 2sini izliyorum 2 sini izlemiyorum. İndirip biriktirdiğim için yayınlandığı günü bekliyorum (Buda bağımlılığımın ayrı bir etkisi tabi 😀 ) Evet Pazartesi- Salı MWS yayımlanıyor- Çarşamba – Perşembe Heartstrings, Cumartesi – Pazar Scent of a Woman, Hooray for Love. Bir Cumalarım boş 🙂 Gerçi onuda boş geçirmiyorum. Bunlar indirme günleri. İzleme günleri ise altyazılara göre değişiyor. Genellikle bir gün sonra izliyorum. Yalnız olay iyice matematiğe dökülecek şakası yok 😛 Nerde kaldım hıh evet Bu dizilerden 2 sini izliyorum 2şer bölüm yayınlanıyor 4 bölüm ediyor. yani benim perşembem, cumam Heartstrings için ayrılıyor ( Çevirisi hızlı) Salım ve çarşambam Scent of a Woman için (çeviri biraz daha yavaş) Tabi bunlar dayanabilirsem böyle. Dayanabilmek derken altyazıların en azından bir %50 olmasını beklemekten bahsediyorum. Çünkü zaman zaman %30lardayken bile dayanamayıp izlediğimi bilirim 🙂

İşte bunlar güncel olarak takip ettiklerimle yaşadıklarım. Birde bunlar dışında tam 3 diziyi daha izliyorum. Birde bitirdiğim Que Sera Sera var. Başta City Hall olmak üzere Rebound ve Manny izliyor olduklarım 😀 (Ah çıldırmış olmalıyım 😀 ) City Hall’u  annem ile birlikte izlemenin zaten ayrı bir çıldırdınçlığı(Galiba şimdi yeni bir kelime keşfettim 🙂 ) var. Her gün en az 3 bölüm izliyoruz. Dikkati çekerim en az diyorum 😀 Sonra ben arada mola verdiğinde – evet annemden bahsediyorum- dönüp Diet Rebound izliyorum. Ardından akşam çeviriyi falan beklerken Manny’e bakıyorum. ( Evet ben çıldırmışım :S ) Sonrasıda malum zaten. İşi abartıp pandalarla online birlikteliklerle ongoing dizilerimizin tazecik bölümlerini izliyoruz 😀

Ha birde sinemayı unutmamak lazım. Bunca dizi yetmiyormuş gibi sinema macerasıda yaşıyorum. Son zamanlarda beyaz perde tercihim olan Tayland ve Çin sinemasına bakıyorum. Birde arada eğlence için Hollywood eskilerine. İşsiz olmanın boşluğunu böyle dolduruyorum. Yalnız işte hikayemin yeni bölümü ile blogumla ilgilenemez oldum. Bunun en büyük nedeni sıcaklar. Yoksa gördüğünüz gibi bir şeyler izleyip bir şeyler yapıyorum ancak yazacak kuvveti bulamıyorum. Yatağa terden yapışmış olmak feci bir durum. Ha birde aradan kına, düğün ve düğün sonrası misafir ağırlama olayını, evdeki tamiratı ve yeni gardırobumu çıkarttım. Aslında yakında Nirvanaya ulaşmış olmam lazım. Guru olma yolunda ilerliyorum :D:D

Amma yazdım ha! İşte son zamanlardaki boş insan olmanın verdiği boşlukla farkında olmadan bağımlı olduğumu anladım. Bunu da sizinle paylaşmak istedim. Şimdi yapılması gereken şey ise susmak ve bu yazıyı bitirmek. Ne için mi? Rebound’u yarıda kestim, bölüme geri döneyim 😛 Jaa ne…

 

Açıkçası tanıtımlarını okuduktan, trailerlarını izledikten sonra ilk aklıma gelen şeydi; Kore “Fame” derse nasıl olur? Bunun altından da kalkar mı acaba?

Oldum olası sevmişimdir içinde müziğin olduğu filmleri dizileri 😉 Bizim zamanımızda “Fame” alıp götürmüştü gençleri (Çok yaşlıyımda göstermiyorum işte) Filmide diziside gönlümde ayrı bir yere sahiptir ancak orjinalinden hani 1980 yapımından (Ben daha portakalda vitamin değilken çekilmiştide banada yetişti yani 😉 ) bahsediyorum 2009 da tekrar çekilmeye çalışılan yapımdan değil. (Birde 1982’de ki dizisinden)

Güney Kore gibi saniyede bir albümün çıktığı yine saniyede bir yıldızın parladığı bir ülkede bence böyle bir yapım için geç bile kaldılar. Ancak üstesinden gelebilecekler mi hala şüphelerim var.

Dizinin ilk 4 bölümünü izledim ( Devam eden diziler alışkanlık yapıyormuş 😉 Güya başlamayacaktım hala yayınlanmakta olan başka bir diziye) ama henüz bir “Fame” havası yakalayamadım diyebilirim. Yani benim gibi arada köprü kurmaya meyilli iseniz direk o meyilinizden vazgeçin.

 

 

İnsan ister istemez karşılaştırma yapıyor. Hani “Kapı gıcırtısına atılan göbek” vardır ya ben bu dizide henüz içi dışı müzik/dans olmuş bir gençlik göremedim. Normalda biri ossursa adamlar hop ayakta yemekhaneyi birbirine katarak dansa , müzik yapmaya başlardı. Daha ilk bölümden böyle sahneler görmeyi, dizinin içine girmeyi beklerken muşmula suratlı , kazma oyunculuğu ile “Abi allah için sen sadece şarkı söyle, klip çek ” dediğin Kim Hyung Joon ile karşılaştım 😉 Neyseki cameo dan ileri gitmiyor 😉 Bir sn başka birşeyden bahsediyordum ??? Haaa evet sanırım ilk bölümlerde biraz daha bu yeni kanları ortaya atalım onların güzelliklerinden, yakışıklılıklarından faydalanalım arada müzik falan kaynasın demişler harbiden Dream High etmişler 😉

Aslında 4 bölüm ile bunun kararını vermeyi yanlış buluyorum ama böyle düşünmektende kendimi alamıyorum. Gözüm hep bir Bruno Martelli arıyor, heran Mr. Shorofsky görmek istiyorum, Leroy Johnson  böyle havalarda uçsun o masa senin bu masa benim desin ne güzel olur yani onun kısacık şortuna bile katlanmıştım o zamanlar 😉 ve daha niceleri sima olarak hatırlıyorum ancak isimleri geçikmeli geliyor aklıma. Birde her bölüm başında  şöyle denirdi ” Şöhret mi istiyorsunuz? Şöhretin bedeli vardır. Ve burası ter dökerek ödemeye başlayacağınız yer” Vuahh bu cümleyi Debbie Allen’dan duyardık . Resmen ekran başındakileri bile ateşlerdi. Üstelik o bedeli görürdük yani 😉

Bakalım “Dream High” da bu zevki verecek mi? Normalde bir çok şeyde G. Kore vazgeçilmezimdir. Hep bu taraf çok daha iyisini yapmıştır ancak bu dizi için birşey söylemek yanlış olur daha çok erken. Konusundan hiç bahsetmedim. ama işte Kirin sanat akademisinde okuyan dans ve müzik ile yaşamak isteyen bir grup gencin birbirleriyle olan, sektör ile olan maceralarını anlatıyor. Tabi işin içine olmazsa olmaz ailevi meseleler falan da giriyor. Güzel bir harman bekliyorum… Bu arada sizle Şu videoyuda paylaşmazsam olmaz 😉

Baby Remember My Name… 😉

Tamam aslında yemin etmemiştim. Hani “Yok kesinlikle izlemem. 20 bölümlük dizi ve henüz 7 bölümü yayınlanmış. Kendime bunu yapmam” demiştim. Yuttum ben cümleyi. Zaten annem hep der “Bak kızım büyük konuşma. Beni örnek al. Büyük konuşmak iyi değildir.” diye. Çünkü kendisi ben yaşlardayken “Kesinlikle ne öğretmenle ne de ticaret ile uğraşan bir adamla evlenirim” demiş ve babam matematik öğretmeni fakat ticaret ile uğraşıyor. 😀 Şimdi benim harbiden büyük konuşmama dersi almam lazım.

Yani anlayacağınız üzere “Kesinlikle izlemem” dediğim bu diziye dün itibari ile başlamış bulunuyorum üstelik bir oturuşta yedim yani 😀 Ancak ne yapabilirim? İzleyecek dizi bulamadım, sıkılıyordum, annemler içinde hoş bir deneyim olacağını düşünerek şimdiden indirmeye başlamıştım (Bahaneler ve bahaneler. İstedim tamam mı? Dayanamadığım için izledim :D:D) e bilgisayarda inmiş güzel bir dizi olunca izlemeyeceğimde ne yapacağım?

Bir güzel altyazılarını indirdim. Gom Playerda “play” duşuna bastım. Gel keyfim gel :D:D Zaten kadın karakter tam benlik. Erkek fatma. Ordan burdan atlıyor, adamları yere seriyor, sert yapılı falan başta vuruldum yani 😀 Seviyorum ben böyle kadınları. Belkide kendimle fazla özdeşleştirdiğim içindir. Ekstrem hatunlar…

Oska’dan bahsetmek ayrı bir zevk. “Dolaylı konuştum diye anlamadın değil mi? Bir daha görüşmemeliyiz diyorum” , “Ama biraz önce öpüştük o neydi?” , “Goodbye öpücüğü. Anılarında sonsuza kadar tatlı bir adam olarak kalmak istiyorum” ve şırakkk :D:D Daha nasıl anlatabilirim bu adamı bilmiyorum. Yaramaz bir çocuk gibi adeta.

Ve o yönetmen ah o Jong Soo. Nasıl bakışlardır. Lan insan bir bakışından anlar adamın duygularını. Yine kollayan, düşünceli, hep onu üzen (bilmeyerekte olsa üzen) bir kadına uzun zamandır aşık bir adam. Ah yemin ederim bu dizilere hop diye girip 2. adamları teselli etmek istiyorum. Böyle karşılarına çıkıp ” Aman be salla ben seni mutlu ederim gel yavrum” diyesim geliyor 😀 Niye akıl sağlığımla oynuyorlar ya!! Bir dernek açacam “2 numarada olanlara yardım derneği” güzel olmaz mı?

Kim Joo Won karakteri ise sıradan bir karakter öyle aman aman çekmedi beni. Ancak kızla yer değiştirdiklerindeki performanslar süper ve ötesiydi. Ne cırtlak bir adammışsın Hyun 😀 Hayatımda hiç öyle çığlıklar duymamıştım 😀 Yalnız harbi çok zayıflamış. Nerdeyse boynu kafasını taşıyamayacak. Cık cık cık sevmedim ben bu modayı.  Yalnız Kim Joo Won’dan duymayı en sevdiğim cümle kıza arada diyor ya ” Beni 5 dakika bile düşünmedin.” Yahu bu cümleyi duyduğumda eriyorum resmen aşk itirafı gibi. Açık açık “Beni 5 dakika düşünsen bana yeter” diyor.

Birde o eşofmanlara bittim 😀 Zamanında annem bana o mavi pullunun siyahını almıştı. Tamam onun aldığı İtalya’da sadece eşofman diken bir terzinin elinden çıkmadı ama benziyordu işte. Ben anneme ” Bunu aldığın yere götür öldürseler giymem” dedim. Pişman olmadım hala öldürseler giymem ama Hyun Bin’e ne kadar yakışmıştı öyle. Birde markasını gösteriyor dalga geçildimi 😀 Gerçi benim eşofmanımda öyle olsa markasını arkasına diktirirdim dermişim :D:D ahaha kız en son “Hay ben o İtalyan terzinin…” dediği yerede çok güldüm zaten 😀

Birde saçma gelecek belki ama bu “Action school” adı geçtiğinde aklıma hep yönetmen Ban geliyor. gözüm hep onu arıyor. Böyle bir yerlerden çıkacakta “Gözlerime iyice bak ben yalan söyler miyim?” diyecekmiş gibi :D:D

Ya öyle işte. En azından şimdilik bu kadarını kusmam gerekiyordu yoksa dayanamayacaktım. Bende Secret’landım Garden’landım iyi mi? 😀 Yazıyı izlemeyenler okuyunca “Ne diyor bu manyak” diyecekler 😀

Haa birde unutmadan dizinin senaristi bir çok güzel dizininde senaristliğini yapmış. “The City Hall, On Air, Lovers” gibi ayrıca güzel filmlerede imzasını atmış başta “A Millionaire’s First Love” olmak üzere,  “Once in a Summer, Fly High” Açıkçası bunu öğrendikten sonra bu diziden beklentim çok çok fazla. Bakalım nasıl olacak 😉

Ya aslında inanır mısınız bu yazıyı yazmak hiç içimden gelmiyor. Ancak yazmamakta ayıp olur diyorum. Beni finali daha doğrusu bitişi ile depresyona sokan nadir dizilerden kendisi. Şuan acilen başka bir diziye başlamalıyım  yoksa kurtulamayacağım.

Reytingleri açısından bakıldığında öyle çok bir olay yaratmamış ancak Astrea’ya da bunu söylediğimde aynı anda Playful Kiss ve Gumiho’nun da yayınlanmaya başlandığını söyledi. 3 dizi içinde şanssızlık olmuş. Fakat bu diziye ayrı bir şanssızlık çünkü daha fazlasını hak ediyor bence.

Kısaca konudan bahsedeyim. Aslında klasik erkek kılığına giren bir kız hikayesi. Ancak önem kazanan bu değil. Bunun üzerinden pek gitmiyorlar. Daha çok saray içi entrikaları eğlenceli kılmaya yaramış. Sınıf farklarının olduğu, kadınlara sadece hizmetçi ve eğlendiri kişi olarak bakan bir toplumu anlatıyor. Ayrıca tüm bunlara son verebilecek “Sözlerin Altın Asması” adında aranan bir mektup var dizide. Tüm bunların etrafında dönen bir dizi ancak dediğim gibi öyle güzel işlenmişki siz dizinin tarihi olduğunu bile anlamıyorsunuz. Yani tarihi dizi izleyemem diyenlere duyrulur.

(Ay çok zorlanıyorum yenim ederim. Ben hiç bitmesin istiyordum)

Önce hemen karakterlere el atayım. Genel anlamda karakterlerden şöyle bahsedebilirim; Birbirlerine inanılmaz derecede yakışmışlardı. Öyle güzel bir cast olmuşki uyumları diziyi izlemenizin en büyük etkeni olacak.

Baş Karakterlerden

Kim Yoon Shik/Kim Yoon Hee (Park Min Yeong): Babasını küçük yaşta kaybetmiş bir kız. Ailesinin borcu var ve erkek kardeşi hasta. Küçüklüğünden beri (Hem para kazanmak için hemde sevdiği için) aslında kadınlara uygun görülmeyen edebiyatla, güzel yazı ile şiir ile ilgileniyor. Hatta bir kitapevinde bu iş ile para kazanıyor. Birgün daha fazla para gerekince diziyede adını veren Sungkyunkwan akademisi sınavlarına giren adaylara kopya satma onların yerine sınava girme kararı alıyor. Ancak daha ilk denemesinde yakalanıyor. Üstelik yakalndığı kişi 3. Başbakanın oğlu. Bu yakalanış ilk olarak kötü görünsede onun Sungkyunkwan’a girmesine vesile oluyor. Yalnız o her ne kadar erkek kılığında olsada bir kız ve bu akademiye kadınların girmesi tamamen yasak. (Ne zaman bu yasaklar senarisleri durdurdu ki 😀 ) Zaten zeki bir kız onun için çok zor olmuyor. O güzel yüzü kralın bile dikkatini çekiyor. En güzelide vıcık bir karakter değil. Akademi yüzünden aptal bir esas kızda görmediğimizden bu kız tatmin edici 😉 Birde Lee Seon Joon ile yani onu sınavda yakalayan 3. Başbakanın oğlu ile oda arkadaşıdır işte olay mahali 😀

Lee Seon Joon ( Micky Yoochun DBSK): Kendisi kitap kurdu olmakla birlikte birde 3.Başbakanın oğludur. Babasının gücünden yararlanmak istemez kendi çabası ile başarıya ulaşmak ister. Amacı olan bir insandır, soğuk nevaledir, yüzünde pek mimik görmeyiz.(En başlarda tabi sonrasında….hehe şirin baya şirin ;)) En önemli özelliği ise bizim kızı sınavda  yakalayan şahsiyettir ayrıca onun akademiye girmesine vesile olmuştur. Birde unutmamak gerekir ki kendisi “Noron*“dur hayır “Moron” değil 🙂 Aslında bu soydan olmasına rağmen diğerleri gibi bu gücünü kuvvetinide kullanmaz. Zaten onun için sınıf ayrımı gereksizdir. O yeni bir krallık olabileceğini ve o krallıkta herkesin eşit yaşayacağını düşünmektedir. Elinden geldiğincede kendi kuralları ile prensipleri ile bunu başarmak istemektedir. ( Hehe “Neyim dememeli ne olcağım demeli” diye boşuna söylememişler bakın bakalım o prensiplerden kaçı ayakta kalacak 😉 ) “Aşk sen nelere kadilsin” 🙂

*En üst sınıftır. En başta sınıfların olduğu bir toplum demiştim işte Noron’lar en üst sınıf oluyorlar. Onlardan sonra “Soron” sonrasında da en aşağı tabaka “Namin” Bu grupların arasındaki çekişmeleri diziyi izlerken bolca göreceksiniz şimde “İp” lemeyin derim 😀

Goo Yong Ha (Song Joon Ki): Onun adı bu O “Go Yong Ha” 🙂 Sungkyunkwan Akademisinin “Muhtarı” olur kendisi 😀 O herşeyi bilir, anlar, çakar ondan birşey saklayamazsınız kolay kolay ama onun sakladığı özel bir sırrı vardır. Eğer eğlendiremezseniz yanınızda tutamazsınız. Eğlence nerdeyse O ordadır 😀 Takma adı “Yeorim” dir ki Yeo -Kadın Rim- Çok- demektir sonuna kadar doğrudur tam bir kadın avcısıdır. Bir kadını metreler ötesinden tanıyabilir. Benden süslü bir insandır – O ne kıyafetler Hacı!! 🙂 –  kendisi hatta herhangi bir kadından daha süslü diyebiliriz aslında Giesengler-Heralde böyleydi-(Nasıl açıklasam konsomatris  diye biliriz) bile yanında sönük kalır 😀 Forma anlayışı yoktur. Asla sıradan olamaz 😉 En sevdiğim karakterlerdendi. Bir kere adamda mimik denen birşey vardı. El,kol hareketleri, sivri zekası bir numaraydı. Kim Yoon Shik’in hatun olduğunu ilk anlayan oydu. Az üzerine gitmedi hani ancak azda yardım etmedi 😉 Zaten Joong Ki hastasıyımdır taaaa “Frozen Flower” filminde gözüme kestirmiştim kendisi nerelere geldi. Dahada görmek isterim. Bu rolü ona çok yakıştırdım şahsen 😉

Son olarak Moon Jae Shin (Yoo Ah In) : Kendisi bir Soron’dur. Akademideki 3. senesidir hala 1. sınıftadır 😀 Artık bu sende kalırsa atılacaktır aslında zaten onun umrunda değildir atılıp atılmamak. Gerçi o pek birşeyi sallamıyor. Abisinin ölümünden sonra hırslanmıştır Noron’lara düşmandır. Abisinin ölümünü araştırıp “Sözlerin Altın Asması”nı aramaya başlamıştır hatta bölümlerde onun karizması ile burnum az kanamadı. Süper ötesi bir karakterdir. Evet biri daha 😉 Takma adı vardır Geol Oh “Çılgın At” manasında. Süreki tekme tokat girişme potansiyeli olduğundan kanımca verilmiş bir lakaptır bu 😀 Ancak yanakları sıkılmalık bir karakterdir. Kim Yoon Shik ve Lee Seon Joon ile oda arkadaşıdır bu arada. Zaten evladımızıda severim Yoo Ah In’ninde bendeki yeri ayrıdır. “Antique Bakery” den beri. Bu dizi ile daha iyi yerlere geleceğini düşünüyorum.

Evet ana karakterler bittiğine göre şimdi gevezeliğe başlayabilirim – Hayır henüz başlamamıştım 😀 –

Baş karakterlere bayılmanın yanında yan karakterleri ilede kendimden geçirdi beni. Sürekli elinde yemek için birşeyler olan şahıs, “Konfüçyüs derki; Bla bla bla” diye dolaşan öteki şahsiyet ve daha ilk günden milleti profesör olduğuna dair kandırabilecek yaşlılıktaki bir diğer şahsiyet topluluğuna çok güldüm. (Nasıl bir anlatım ama isimlerini hatırlamıyorum zaten gerekte duymuyorum en belirgin özellikleri bunlar yetmez mi 😀 ) Hele Yaşlı olanı kadın kıyafeti giydi ya yerlerde yuvarlandım 😀

Baba karakterlerden Profesör Jung öğretmenliği ile babalığı ile süperdi. Aklıma hep sevdiğim hocalarım ve yaşadıklarımız geliyor bu gibi durumlarda benim için güzel oluyor 😉

Kim Yoon Shik ‘in aptal bir kız olmayışı çok süperdi. Sonunda hayallerimdeki zeki esas kız ile karşılaştım. Zekiliğinin yanında, kandırılamaması, herşeyin bilincinde olması, cesareti bana ilk karşılaştığımızda “Evreka Anı” yaşattı çok mutlu oldum. E birde şirin mi şirin bir kız olunca daha bir sevdim yani 😉

Aslında ben ilk Lee Seon Joon’dan öyle aman aman hoşlanmadım. E neden hoşlanayım ki deli gibi. Onun yerine Yeorim var Geol Oh var Lee Seon Joon da kimmiş 😀 Yalnız yumuşaması uzun sürmedi, itirafını süründürmedi ya sırf bu yüzden sevdim. Hele ikili itiraflar ve sonrasında sırrın açığa çıkışı ile erkekliğini göstermesi süper ve düper hoşuma gitti. Kıskanç , Haşin erkek 😀

Yeorim(böyle demek daha hoşuma gidiyor adını sürekli unuttuğumdan değil ;P ) yani Goo Yong Ha(kopya çektim :)), şebek insan aynı benim gibiydi. Sürekli gülen bir şahıs bu. Bende de sürekli bir gülümseme vardır oda öyleydi. Tonlamaları , o elinden düşürmediği yelpazesi, giydiği kıyafetler nasıl şirin birşeydir 😀 Vurdumduymazlığının altında yatan bir sevgiye muhtaç insan hissettim ki belkide bu nedenlede bu karakteri sevdim. Huylu huyundan vazgeçmiyor ya Goo Yong Ha’da işte o huylulardan 😀 “Gittikçe daha eğlenceli oluyor” 😉

Adamım Geol Oh, Moon Jae Shin beni en çok güldüren karakterlerdendi. Allahım eğer bu adam hıçkırıyorsa bilin ki etrafta hatun var. Öyle şirin bir ayrıntı ki oda arkadaşı Kim Yoon Shik’in hatun olduğunu öğrendiğinde o odada hıçkırığını durdurmak için ağzına mendil sokması beni sandalyemden düşürdü :D:D Benim izlemeyi sevdiğim tipte bir karakterdi. Sert abi ancak yumuşak kalpli 😉 Bayılıyorum ben böyle tiplere ya! Herkes benim için dua etsin el elden bulalım bana birtane böylesinden olur mu ;):D

Bakın o koskaca dizide (aslında hiçte koca değil daha bir koca olmalıydı 😦 ) beni uyuz eden tek bir konu vardı 😀 Gülüyorum bakın söyleyince sizde güleceksiniz. Hani her zaman bir karakteri daha çok seversin ya ben bu dizide bir türlü karar veremedim ya Yeorim mi Geol Oh mu? Papatya falları yaptım falan sonuç olamadım en son Astrea ile karar verdik birini sağımıza birini solumuza alacağız 😀 Ancak dizi boyunca benim için sorun oldu. Hehehehe saçmalamıyorum çok ciddiyim. İzleyinde görün bakalım karar verebilecek misiniz? 😀

Kötü Kedi Şerafettin 😀

Birde dizi de daha ilk melodisi ile Tearliner’ın olduğunu anladığım bir parça çıktı karşıma. Benim hastalığımı biliyorsunuzdur belki o gruba karşı fazlasıyla bir sevgi besliyorum 😉 OST’sinde kesinlikle olacaktır dedim. Ancak bir sabır ile dizi bitene kadar bakmadım. Diziciğim, canımcığım bitince ost’ye baktım ki ne göreyim parça içinde yok “Benim kayıp OST’m” ah canım çıldırışlardayım. Bir kaç araştırmadan sonra gerçekten parçanın Tearliner’ın olduğunu öğrendim daha da bir yıkıldım çünkü artık kesinlikle bulmalıyım. Adı: Nabillere imiş. Bir Allah’ın kulu bulabilirde bana ulaştırırsa nasıl memnun olurum bilemezsiniz. Bakın buda parçanın geçtiği kısımlardan biri Buyrun lütfen bir göz atın 😉

Sen Neymişsin Be Hatun Cho Sun!

Yani ben bu diziyi aşırı derecede sevdim. Herkese öneririm. Özellikle tarihi olduğu için izlemeyecek olanların başına taş atalım ki olmadığını anlasınlar. Evet Joseon Hanedanlığında geçiyor, eski kıyafetler var falan ancak şu 4 karakter artı zibilus birçok karakter ile birlikte inanılmaz keyif verici birşey ortaya çıkıyor. Mekanları, renkleri ve müzikleri çok çok güzel. Hiç birşeyin öyle cıvıklaştırılıp, uzatılmadığı bir dizi haberiniz olsun. Böylelerini seviyoruz biliyorsunuz. E bir çok yakışıklıda var, kızda çok şirin bence herkesi çekecek bir yönü var yani.Ya düşünün ben bitmesin diye ağlayacaktım yani. Hoopp diye bir bitti ben dona kaldım resmen. Hatta diziyi izlerken “Ben bunun hakkında post hazırlamak istemiyorum çünkü bitsin istemiyorum” diye düşünüp durdum. Yani “Sonu gelsede ne olacak bir görsek” demedim hiç. Öyle alıp götürüyor ki.

Birde keşke korece bilseydim dedim. Edilen laflar, yazılan şeyler eminim o zaman dahada bir zevk verecekti. Tek bir kelime ile -onların yazılarına göre sembol desem daha doğru olur heralde – sembol ile yapılan kelime oyunları, cümledeki anlamın değişimi çok güzel olmuştu. Öyle işte ;

Zambaklık etmeyin izleyin!! 🙂

Bu fotoğrafıda koymadan edemedim. Efendim bizim Sungkyunkwan ekibi “Cuma” ya giderse ne olur? Buyrun böyle olur 😀

PS:Gönülsüz bir şekilde anca bu kadar anlatabildim dostlar kusuruma bakmayın. Gerçekten bitmesini istemediğim bir dizi oldu. Baya sarsıldım terapi olur mantığı ile birde uzun zamandır birşey yazmadığımdan sol tarafımın yazmamaya el vermediğinde iki karaladım. İnşallah çok kapalı/açık bir yazı olmamıştır birde çorba yapmamışımdır.


İntikamda son nokta. -OldYork Times-

****

Bir yandan sonlanmasını isterken diğer yandan hiç bitmesin isteyeceksiniz. -Yan Komşu Serpil Teyze-

****

Size Ezel’i hatırlatacak ancak “Dayı” olmadan da zevk alacaksınız. – Kapıcı Mehmet Efendi-

****

Estetik Cerrahi bu dizi ile kendini aştığını çığırıyor. – Güney Koreden Bir Genç Kız-

*****

Tamam bu kadar zırvalık yeter 😀 Bu dizi efsane oldu. Nedeni ise ben bir türlü bitiremedim diziyi. Birde deli gibi anlatmak istiyorum ancak ne yazacağım onuda bilmiyorum hani. 21 bölümlük bir dizi fakat ben son zamanlarda dizilerdeki bölüm sayısının hep fazla olduğunu düşünüyorum ki bu dizi içinde geçerli. Bir yanım diyor “Bölüm sayısı anca yetti” öteki yanım diyor “Bence fazla uzadı bu iş” Neyse…

Konusu baya ilgi çekici. Adından da anlaşılacağı gibi bir intikam hikayesi. Ama ne intikam, ne entrikalar, bu ne hırs, bu ne azim falan. Kısaca anlatalım; Bir kadın, iki erkek ve bir aile. Baş kahramanımız Joo Ah Ran; Rosemary adı ile ün yapmış, ailesini bir kazada kaybetmiş, küçük yaşta kardeşi ile sokaklara düşmüş bir kadın. Babası ve annesi gözleri önünde ölüyorlar, daha sonra bu kazanın aslında bir kaza olmadığını öğreniyor ve aileden intikam almak için kollarını sıvıyor. İntikam planının baş kahramanıda  ailesini öldüren adamın Shin Woo Seop’un büyük oğlu Shin Hyeon Woo. Yalanlarla, dolanlarla adamın oğlu ile evleniyor ve ailenin içine giriyor. Bu arada ona en büyük desteği, Woo Seop’un ölen sekreterinin doktor oğlu Nam Joo Seung veriyor zaten sevgililerde. Bu adamında aile ile alıp veremediği bir kaç sırrı var. Zaman geçiyor, bazı şeyler ortaya çıkınca evlendiği adam kadının yüzüne bir bir yalanlarını çarpıyor ancak g*tü tutuşan kadın adamın hastanelik olmasına neden oluyor.

Bununla kalmıyor öldürmeye çalışıyor hemde bir kaç kez. Herşeyi öğrenen Shin Hyeon Woo komadan çıkmasına rağmen hala komadaymış gibi davranıyor ve başlıyor karşı intikam planlarına. Bu planlar boyunca ona destek verende küçük yaştan beri destekledikleri yetim olan, şimdi bir hemşire olmuş Yoon Jae Hee.Kafa kafaya verip bir bir intikam planlarını hazırlayan Hyeon Woo, büyük intikamı için ilk olarak ölüyor sonra baştan sona estetik ameliyat oluyor ve karşımıza Ahn Jae Seong olarak çıkıyor. 😀 Bundan sonra biz 15-16 bölüm kadar yalanlarla, entrikalarla ve intikamlarla çevrelenmiş bir dizi izliyoruz.

Gelelim kişisel görüşlerime;

Yarabbi Yarabbi… Efendim intikam zevlidir derler, tatlıdır derler ancak bir kişi peşindeyse güzel bunu anladım. Bir kaç kişi bir kaç kişiden intikamını aynı anda almaya çalışında feci bir başağrısı ortaya çıkmakta 😀 Onun onla işi var onun bununla işi var, bunun şununla işi var ordakinin herkesle işi var, ötekinin birşeyden haberi olmasada alakası var derken biran “Höyyttt yeterin be bu kadarıda olmaz yani” diyorsunuz.

İşin kötü yani feci yorucu bir dizi olmasına rağmen “Haydaaa şimdi ne olacak” cümlesini sürekli kullandığınızdan bırakamıyorsunuzda. Hiç bir sorunum derdim , tasam yokken bu diziyi izledikçe içime fenalıklar geldi bende evde bizimkilere ortaya karşık bir intikam paketi hazırlama aşamasına geldim yani. Yanar dönerlisinden 😀

Evet yorucu, yer yer saçmalıkların küpü şeklinde kurgusu olan ancak kendini izlettiren ve gariptir ki bir yandan nefret edip bir yandan  sevdiren bir diziydi.

Karakterlerin hepsi birbirinden garip. Hiç birinden sonuna kadar nefret edemiyor ya da sonuna kadar sevemiyorsunuz. Gerçi ben yan karakterlerden ikisine bittim de neyse dur anlatırım şimdi 😀 İlişkiler o kadar bağlı ki birbirine dedim bizim aile ilişkilerinde ne tür entrikalar dönmüştür hehehe. Gerçi birbirini birşekilde tanıyan bir grup insana anca kore dizilerinde raslarsınız 😀 Kısaca karakterlere geçiyorum.

Joo Ah Ran (Lee So Yeon) : Bu kadına ne desem bilemedim. Falliğin önde gideni işte. Çibanın başı olur kendisi (ya da yılan mıydı neyse..) Herşey bu hatunun başının altından çıkıyor. Yalnız hayran olmamakta imkansız. Soğuk kanlılıkla söylediği yalanlar, her yalanını bir mantığa bağlaması, erkekleri idare edişi taktirlik. Her karakter  gibi kendi yalan denizinde boğulmaya mahkum olasada ki kendiside aslında bunun farkında “Ben gideceksem götürebildiğim kadar pisliğide yanımda götürürüm” diyen bir tip ama. Hedefi için kimseye acımayan, herkesi ezmeye hazır olan bir kadın. Şirret….Fakat çoğu zaman hırslı bir aşk kadını olduğu hissine kapıldım.

Shin Hyeon Woo/Ahn Jae Seong ( Han Sang Jin/Bae Soo Bin) ; İşte bu adam meleğimiz oluyor. Tabi bir anda şeytana dönüşecek. Daha doğrusu intikam meleğine. Hani “Ne kadınlar var bak görüyor musun? Melek gibi adamı ne hale getirdi.” cümlesindeki “Melek gibi adam” oluyor kendileri. Karakterin romantizmini sevmedim “Bana ters” olayından tabi. Pek romantik bir insan değilim sanırım. Ne zaman “İntikam alacağım” dedi bende heycan doruklara çıktı tabi. Açıkçası Bae Soo Bin’i Kenan İmirzalıoğluna tercih ederim. Yeni Ezel=Bae Soo Bin nihaha. Ya bu adam işte Ah Ran’a deliler gibi aşık. Ancak kadının melek suratının altında gizlediği asıl yüzünü sonradan fark ediyor. Her ne kadar empati kurmanız istenen karakter olsada şahsen ben bunu pek başaramadım. Ancak haksızlığa uğrayan iyinin içinde taşıdığı kötü tarafı görmeyi seviyorum yahu!

Nam Joo Seung (Kim Tae Hyeon) ; Bu karakter en acıdığım oldu. Adam hem aşık, hem terk edilmiş, elleriyle sevdiği kadını intikam için başkasına vermiş, anne bir vurmuş, sevdiği kadın birkaç kez vuruyor, babasını kaybetmiş  falan sonunda böyle psikopat insan ortaya çıkmış. Oysaki kendisi aslında başarılı bir doktor hatta geceleride bir Jazz Bar da şarkı söylüyor. Baya karizmatik bir şahsiyet. Ama ama sürekli bana “Senin erkekliğine” Lem hatun gözünün önünde başkasıyla yatıyor kalkıyor, seni kendi kuyruğunu  kurtarmak için başka adamlarla daha aldatıyor, bir kalemde siliyor, işine yaradıkça var oluyorsun diğer türlü ayak bağısın hala “O benim kadınım, onu seviyorum” diyorsun” dedirtti. Püüüüü… Ama her geçen vurdu bu adama ya! Fakat dilinin altında sakladığı bir sürü sır var. Arkası kuvvetli..

Yoon Jae Hee (Hong  Soo Hyeon); Bu kızda az ağlamadı. Kısmetsiz olan karakterlerden. Ne aşkmış be dedirtti. Bir ara böög geldi. Ahn Jae Song /Shin Hyeon Woo yüzünden başına gelmeyen kalmadı. Bir yandan aşkı duruyor küçüklüğünden beri sevdiği adam, minnet duyduğu hatta onun “Daddy Long Legs” i , öteki tarafta ise hiç görmediği, bir umut beklediği ailesinden bir parça. Aşkıda karşılıklı olunca ne tarafı seçeceğini bilemedi tabi. En zor kararları alan karakterlerden biriydi kendisi. Çok alakalı bir karakter olmasına rağmen şahsen sönük buldum kendilerini.

Joo Kyeong Hee (Cha Hwa Yeon): Shin Hyeon Woo’nun annesi. Hep ters köşeye yatırdı diğerlerini. Bu kadını en başından beri sevmemiştim. Sizde sevmeyin. Herkes onu parmağı ile gösterip kınasın. Fazlasıyla nefretlik bir kadındı. Buzdağının kendisiydi bence. Eteğinin altında sakladıkları bir kaç sülaleye yetecek sırlardır. İzlemek isteyen yakından takip etsin.

En eğlenceli iki karakter Shin Hyeon Woo’nun küçük kardeşi ile işe aldığı Ah Ran’nın eski arkadaşı idi. Ay onlar o kadar tatlı o kadar şirin bir ikiliydi ki bu denli içi çürümüş hikayenin arasında cennete uzanan ışıklı yok gibilerdi. Onlara aşırı güldüm ben.

Böylelikle karakterlerinde sonuna geldik en azından önemli bulduğum şahsiyetlerin. Son olarak dizi hakkında kısaca düşüncelerimi toparlamam gerekirse;

Her ne kadar yorucu, bazen saçma, zaman zaman sıkıcı, yer yer sizi pis pis güldüren, bazı zamanlar ileri sarmak istediğiniz bir dizi olsada bence güzel yazılmış, iyi oyuncuların seçildiği, oyunculukların iyi olduğu bir diziydi. Başta Bae Soo Bin için izlemeye başladığım bir yapım olsada bağlanacak başka karakterler buldum. Ancak dizide eksik olan birşey var ki o da herhangi bir mesajı olmaması. Hani konu itibari ile bir mesaj bekledim araya sıkıştırırlar falan gibisinden ama öyle birşey olmadı. Hani sonunda unutulacak bir dizi olacağını düşünüyorum ben. Yinede “Sevdin mi yani şimdi sen?” diye sorarsanız evet gerçekten sevdim. Beni zorlayan dizileri seviyorum. Kötü şeyleri ağırlıklı yazmama rağmen intikam zincirini çok sevdim. Biri henüz biterken diğerinin başlaması dinamizm katıyordu her ne kadar sık sık nefes aldırmasada  aklınız sürekli diziye odaklı kalıyordu. Bu şirin dizilerden değil kısacası baya baya yetişkin bir dizi öyle diyebilirim.

Bu arada Soundtrack albümünü en beğendiğim dizilerden oldu kendisi. Bence en büyük kazanç müzikleriydi.  Benim favori parçalarım “2.Broken Heart” ve bir türlü sözlerini bulamadığım “5.Jung In – Bimil”

PS. Toruko Unni bu yazıda senin içindi, umarım beğenerek okursun(okumuşsundur). Babacığında sağsağlim eve gelmiştir, hızla iyileşiyordur. Bir de inşallah meraklandırmışımdır seni izlersin yakın zamanda hehehe 😀

Biraz daha merak için  Youtube da bulduğum süper emek harcanmış muhteşem bir klip izleyin dahada meraklanın 😉

Yahu yahu bu aralar hiç yazı yazasım gelmiyor benim ya! Ancak yazmadıkça hiç yazacak kıvama gelemiyorum onuda fark ettim. Ha birde camiyada bir durgunluk sezdim hani. Hastalık, iş yoğunluğu, vizeler derken birde burda hala yaz mevsimini yaşamamıza rağmen bazı yerlerdeki fırtınalar blogları olumsuz etkiliyor 😀 Yani ben öyle düşünüyorum.

Diziyi kısaca özetleyeceğim sonrası spoiler olacak haberiniz ola! Gumiho 500 yıl önce yaşamış efsanevi bir yaratık. Dokuz kuyruğu var ve o kadar güzelki. Ne zaman dışarı adım atsa erkekler ona tav oluyor. E bundan rahatsız olan eşleri, sevgililer ve anneleri ortalığa dedikodu yayıyorlar. “Gumiho o kadar korkunç bir yarattık ki önce erkeği kendine aşık ediyor sonra ciğerini yiyor” (Nihaha kadınların bence geneli böyle. Damarına bastınız mı bakın ciğer, kalp, dalak kalıyor mu 🙂 Neyse) Bu dedikodular yayıldıkça Gumiho zor zamanlar geçirmeye başlıyor. Onu yaratan Büyükanne Sam Shin eğer bir koca bulursa Gumiho’yu insan yapacağını söylüyor. Ancak günler geçiyor hiç kimse Gumiho’ya talip olmuyor (zamanın izdivaç programı gibi) Bunun üzerine Gumiho çok üzülüyor büyükanne Sam Shin’de tilkimizi bir resme hapsediyor. Zaman geçiyor devran dönüyor günümüze geliyoruz. Bir büyükbabanın torunu ile başı dertte sözünü dinletemiyor. En son kuyrunu sıkıştırınca Torunun bizimkisi kaçıyor ve yolu Gumiho’nun olduğu tapınağa düşüyor. Yağmurlu bir gecede aldığı tehdit ile resimdeki tilkiye 9 kuyruk çizen bu torun Gumiho’yu serbest bırakmış oluyor. Sonrasında korkudan kaçarken tepeden yuvarlanan Dae Woong-Torun- ölmek üzereyken Gumiho ona “Boncuk” unu veriyor. İşte bundan sonra ikisinin komik ve romantik hikayesi başlıyor 🙂

Gumiho’yu yani uzunca “My Girlfriend Is A Gumiho” yu bitireli oluyor bir süre. Ancak başka dostların bloglarında okurken aldığım zevki izlerken alamadım(tebrikler dostlar kaleminiz muhteşem bir kez daha anladım 😉 ). Bunun spoilerlarla alakası yok ha! Ben herzaman hiç birşey bilmeden izleyin derim ama ben herzaman spoiler yemiş şekilde izlerim 😀 Onun için sorun olmuyor.

Ha hiç mi sevmedim? Tabiki hayır. Gülmekten yerlere yattığım sahneler oldu. Ancak umduğum gibi değildi. 16 bölüm çok fazla geldi mesela. Bence 12, 14 bölüm yeterdi. Sanırım herkesin sevdiği karakterleri ve sevdiği sahneleri sevdim bende. Bu sefer çoğunluğa katılıyorum 😀

Mesela ilk olarak bu dizideki karakteri ile harbiden hemcinslerini bile kendine hayran bıraktı Shin Min Ah. Aşırı şirindi. “Cakcigi” olayına olan takıntısı, inek rengi(Kahverengi), tavuk rengi(sarı) ve domuz rengi (pempe) ayrımları. Baloncuklu su (soda), her yediği şey sonrası Ahh Mashitta(heralde böyle yazılıyor ah lezzetli) demesi vurgusuyla tabi, sinirlendiği zaman takıntığı surat ifadesi çok tatlıydı. “O kadar mutluyum ki kuyruklarımı tutamıyorum dışarı fırlayacaklar”  nasıl bir cümledir ya. Başkası kursa “Hadi görüşürüz byeeee” olur yani 😀

Dae Woong karakterini canlandıran Seung Gi, “Brilliant Legacy’de” daha bir iyiydi. Belkide ben ilk orda izledim diye burda pek beğenmedim. Hani güldüm kaçış planları yaptığı zamanlar aksiyon sahnesi canladırma olaylarında falan ama bence benden istenilen tepki gelmedi bu karaktere karşı. Ha bunda Noona dediği şahsa olan hali tavırlarınında etkisi vardır. Söz açılmışken o kızdan da hiç hoşlanmadım 🙂 Neyseki Gumiho’nun büyüleri ile gülecek sebeb yarattım kendime 😀

En en en sevdiğim karakter ise tabiki Yönetmen Ban’dı “Gözlerime iyice bak ben hiç yalan söyleyecek birine benziyor muyum?”. Allahım  bu adam olmasaydı heralde ben sıkılır bırakırdım bu diziyi. Ahanda büyük konuşuyorum. “Sen kokusunu seviyorsun diye her yerime ağrı kesici bantlardan yapıştırdım” Nihahaha ne manyaklık 😀 Real Action ile Cha-kun(Gumiho ve Dae Woong) arasında melodram canladırdığı sahnede yerlerdeydim. “Bo bo bo?” “Aklıma başka bir cümle gelmiyor Bo bo  ? Ben en iyisi action’a devam edeyim :)” Tabi yönetmenden laf açılınca ekürisi “Gaz Kaçağı” halamızıda unutmamak lazım 😀 “Ben daha çok Jolie’yi severim” “Ancak Jolie, Pitt’in karısı” 🙂 “Ben normalde heykellerin popolarını öpen bir insan değilimdir” Ya aklıma geldikçe hala güldüğüm o kadar replik varki. “Kalbimin antenleri”, “Sen benim kahve makinamsın” 😀 Yani karşındakine aşkını ifade edebileceğin en saçma ancak bir o kadar samimi cümleler kuruluyordu, bu arada ben hep yerlerde gülme krizi geçiriyordum 😀 Ha birde ödül alırken ki teşekkürü vardı resmen ekran karşısında ben utandım 😀

Pasta’da tanıdığım Jae Wook’a benzerliğinden dikkatimi çeken şahıs Noh Min Woo-I burda hiç hoşuma gitmedi. Böyle suratları olan oyuncusunu cool gösterme çabası içinde olan dizi ve film camiyasına sesleniyorum. “Bu kadar da abartmayın yahu” Şok olma dakikaları iyiydi hani ancak ne bilim karakterin geçmişi ve görevi neticesinde sert bir mizaca sahip olması gerekiyordu tabi ki ama o zaman daha karizma bir yüz bulabilirlerdi ben bu suratı Park Dong Ju olarak sevmedim. Hayır Jae Wook’ta olsa sevmezdim. Yanlış bir yüzdü bence.

Son olarak en çok yarıldığım sahneyi söylüyorum. İki arkadaş vardı ya hani biri yönetmenin kızı diğeri ise Dae Woong’un arkadaşı, onların Dong Ju ile Mi Ho’nun düğünlerine Dae Woong giderse nasıl olağanüstü bir durum olur hayalleriydi. Biran “Aha yeşilçam” dedim. İlki mantıklı bir düşünceydi Mi Ho’yu alıp salondan kaçırma. İkincisi Dong Ju’yu alıp kaçırma -ki ilk kopma noktasıydı- Ve son olarak “Biz kardeşmişizzzz!! Hadi annemizden ve babamızdan intikam alalım” 😀 Muhahahahaha dedim keşke böyle birşey olsaydı!!!!!

Birde “Boncuk” muhabbeti vardı ya. Mim yazımda babamın bana hep “Boncuk” dediğini yazmıştım. Büyükbaba “Boncuk mu var karnında? Boncuk iyi mi?” Dediğinde hep suratımda bir gülümseme oldu. Acaba bende…. Olamaz annemin dokuz kuyruğu mu var?!!!!!! 🙂

Büyükbabadan söz açılmışken O da diziyi izlenir kılan karakterlerdendi. Kızını çok iyi tanıması, torununu dize getirmek için verdiği çabalar çok hoştu. Dede kurnaz, torun ondan da kurnaz. Boynuz kulağı geçer hesabı 😀

Bu yazı daha çok izleyenler için oldu 😀 Ağır spoilerlarla benim düşüncelerim 🙂 Sonuç olarak etkisi çok uzun sürmeyen kalıcı bir dizi değildi benim için. Çerezlik misali eğlence için yemelik, içmelikti. Yinede izlerken zevk aldım diyebilirim. Herkese hitap eden bir karakter var içerisinde.

 

O Fışkıran Karizma, Karizma !! 🙂