Category: Film


Uzun zamandır buralarda değildim biliyorsunuz. Bakalım yakın zamanlarda neler olmuş diye göz atarken etrafa gözüme “Ofori” semalarından bu film ilişti. Onunla bu tarz filmlerde zevklerimiz baya uyuşuyor. O yüzden gözüm kapalı daldım işin içine. Sağolsun hemen bir link paylaşıverdi, arama zahmetinden de kurtardı beni e banada izlemek düşer tabi.

Aslında inanılmaz gerçekçi bir çizgide gitmekte ve öylede sonlanmakta bu film. Yani aslında bir hafta sonunda olabilecek şeyler içindekiler. Moralin bozulur bir şeyler içmek için bir bara gidersin barda biriyle tanışırsın ve olay başlar. Laf lafı açar, sohbetler, gülüşmeler… Birbirini hafiften tanımaya başlarsın vs. Kahramanlarımız da bunları yaşıyorlar.  Russell ve Glen. Biri utangaç, aşka inanan, kısmen pozitif bir insan. Diğeri ise kendine güvenen ancak aşka cesareti olmayan enteresan bir tip. Yalnız ikiside kırılgan.

Güzel övgüler almış, imdb puanı gayet iyi olan, bol ödüllü bir film var karşımızda. Yakalamasını bilene çok şirin, anlamlı şeylerle dolu. Hani akıllarımızda ki perdeleri kaldırıp öyle izlemeliyiz bu filmi. Tabi kimseyi izleyin diye zorlayamam bu film için. Yalnız filme şans verecek olanlar için güzel şeyler bulacaksınız diyorum. Hatta nasıl desem size “Before Sunrise” ya da “Before Sunset” filmlerini izlemiş iseniz birbirine inanılmaz benzeteceksiniz. Bir diyalog seli var içinde ve kısıtlı bir zamanda geçiyor hikaye. Sadece bir kadın ve bir erkek değil kahramanlar. Konuşmalarda çoğu zaman normal şeylerden bahsediliyor ama aralara serpiştirilen “Farklı tercihleri olan insanların hayatı” durumları hoş ayrıntılar içeriyor ve bir o kadar “Evet ya gerçekten böyle yapılıyor. Pislik insanlar” dememize neden oluyor.

Bu arada oyuncuların kimyalarıda filmi izlettiren şeylerden. Glen’in Russell’a bakışları olayı bitiriyordu resmen. Tom Cullen ve Chris New için kocaman bir alkış tutturdum ben. Çok zor sahneleri büyük ustalıkla ve yapmacık durmadan oynamışlar.

Birde şunu söylemeliyim size spoiler olmayacak o yüzden cümlenin başını okuduğunuzda sonuna gelmekten vazgeçmeyin. Film yavaş ilerliyormuş gibi gelebilir, uzunmuş hissi verebilir, hep aynı şeyler konuşuluyormuş gibi ya da aynı şeyler dönüyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bunlar hepsinin nedeni; filmin sürekli aynı mekanlarda ve aynı kişilerle dönmesi. Ama sonuna geldiğiniz zaman hakettiğinizi alacaksınız, merak etmeyin. Hatta öyle bir şey ki biran bir boşluk hissettim ben. Kalp kırılması gibi bir şey diyebiliriz belkide. Şaşırabilirsiniz ama içinde hiç ummadığınız bir romantizm var.

İlgililerine duyurulur; Bu film izlenir.

İçinde azıcıkta olsa izleme isteği uyananlar; Bir şans verin 😉

 

Veee selamlar olsun ahali. Çok ama çok hatta çoookk uzun zamandır yazmıyordum. Arka planı karmaşık, karanlık ve derin o yüzden hiç girmeyelim. Ancak ufaktan döndüğümün kanıtı olsun bu post 😉

Başlıktan da anlaşılacağı üzere izlemek için çok geç kaldığım bir filmden bahsedeceğim size. Hani öyle uzun uzun bahsedip süprizleri bozmak gibi bir huyum yoktur biliyorsunuz yani şöyle hafiften değineceğim diyeyim.

3 Idiots size Hindistan sineması için farklı bir kapı açıyor. (Ta ta taa taaam 🙂 ) 

Aslında sadece açmakla kalmıyor bildiğiniz o kapıdan içeri dalıyorsunuz. Hani şahsen benim aram Bollywood ile pek iyi değildir ancak hiç bir zaman “Iyyy hindistan mı hayatta izlemem” demedim. Aslında ben bunu sinema için hiç yapmıyorum da işte belirtmek istedim. Peki bu “3 Idiots” nasıl bir filmdir. Konusu nedir? Hemen anlatayım. Efendim Kraliyet Muhendislik Üniversitesi adında prestijli bir okula giren 3 kafadarın hikayesi. Yaşadıkları, yaşayacakları ile ilgili. Aslında hepimizin geçtiği yollardan bahsediyor. Ya da bazılarımızın geçeceği ( Herkesi kendim gibi yaşlı sanıyorum bazen 🙂 )

Ayrıca -bunda yaş sınırlaması yok- eğitim sistemini güzel eleştiriyor. Hatta kullandığı bir cümle var ki baya hoşuma giden ” Ben size mühendisliği öğretmiyorum, nasıl öğretileceğini öğretiyorum” diyordu ve sınıftan koşa koşa çıkıyordu. Ah Ranço!!

Ranço’nun bir cümlesini koyduk birde Fahran, Raju tarafından ekleyelim ” Arkadaşınız başarısız oluyor, üzülüyorsunuz. Arkadaşınız birinci oluyor daha çok üzülüyorsunuz 🙂 ” Peh deliler 🙂

Her eve o üçlüden lazım ya! Fahran, Raju ve Ranço. Fahran’ın kahkahaları, Raju’nun ağlamaklı gözleri ve Ranço’nun şebekliği, rahatlığı,  her şeyi:) (Tamam sustum 😛 )

Muhteşem dostluklar, süper haylazlıklar var filmde. Ha birde inanılmaz güzel parçalar ve şirin danslar 🙂

Bana filmi en çok sevdiren şey ise bir yandan gülerken bir yandan ağlatmasıydı. Hani mutluluk göz yaşı döktüysem bu filmde dökmüşümdür ya da öyle bir ağlama olayına yaklaştıysam bu filmle yaklaşmışımdır.

Uzun zamandır atmadığım kadar çok kahkaha attığımıda söylemeden geçemeyeceğim. Çoğu filmin yapılma amacı olan “İlham kaynağı olma” durumu süper yaşanmış bulunmakta.

Herkesin içinde bir şeyler bulabileceği uzunluğuna rağmen hiç sıkılmadan izleyebileceği ve kaçırılmaması gereken bir film. Benim için “Kesinlikle arşivime koymalıyım” dediğim bir film oldu. Birde kendime bir Ranço ister oldum neyse hallederiz onu 😀

Son olarak elimi soluma koyuyorum iki kez “Ol iz vel” diyerek bitiriyorum 😉

Eğer o bahse girmeseydim, bu hikaye muhtemelen yaşanmamış olacaktı. Yazı mı tura mı?

İsmi ile kalbimi felç etti. Sonra oyuncularına baktım kimi göreyim Kenichi Matsuyama!!!! OMG ! Tamam onun muhteşemliğinden falan sonra ayrıca bahsedelim. Blogum +18 uyarısı içermiyor 😀

Yalnız ben direk filme dalıverdim. Genellikle yaptığım bir şey değildir bu. O zaman ne yapalım. Kısaca özetleyeyim. Şimdi efendim elimizde Naomi (Maki Horikita) adında bir genç kız var. Uluslararası deniyor ancak işte Amerikan Kolejinde okuyor. Tokyo American School gibi bir şeydi tam adı neyse geçelim biz orayı. Bu kızımız merdivenlerden yuvarlanır ve gözünü ambulansta açar yanında kim mi var?  Yuji ( Tabi ki  Kenichi ) 🙂 Yalnız bir sorun var. Kız geçmişe dair 4 senesini hatırlamıyor. Ve etrafında tam üç erkek Mirai, Yuji, Ace. Lisede hafızanızı kaybettiğinizi düşünsenize. Vaovvv! Kenichi ile tanışacaksam ne ala 😀

Şakası bir yana Naomi’nin yaşadığı bu hafıza kaybı hayatını zora mı sürükleyecek yoksa her şeyi yoluna sokacak olay bu mu? İzleyin görün. Ben izledim gördüm 😛

Uzun saç olmuyor ya!

Şimdi gelelim şahsi zırvalıklarıma. Öncelikle ben Maki Horikita’yı sevmem.   Bana inanılmaz donuk bir kızmış gibi gelir. Ki aslında bu zamana kadar izlediğim Maki öyleydi. Bildiğiniz kalas cinsten. Ancak bu filmde zincirlerini kırdığını fark ettim. Belki nedeni Ken’dir 🙂 Bir kere öpüşüyor yani. Tepkim ” Aman tanrım bu kız öpüşebiliyormuş. Gerizekalı o zaman neden Hana Kimi’de Oguri’yi öpmedin! Mal!” evet gerçekten bunu böyle söyledim filmi dondurduğum ekranıma doğru 🙂

Film Amerika, Japonya ortak yapımı ya Japonya’sını unutun fazlaca Amerika usulu sadece arada bolca japonca var, tanıdık japon oyuncular var. Hani bu iki ülke yan yana gelince ağır basan taraf her zaman ABD oluyor da işte Ken olunca onu bile sallamadım.

Filmde illaki ingilizce olmak zorunda. Bizim Japonlarda şakır şakır konuşmalı haliyle. Ama nasıl olmuş diye sormayın. Abi çok kötü ya. Resmen işkenceydi Maki’nin ingilizce konuşması. Hani biri seslendirmiş gibi, değil gibi. Ondan o ses o kelime çıkmaz gibi. Ne bilim izleyin karar verin 🙂

Ve ve yine ikinci elemanımız var. Ama bu sefer enteresanlık var. Böyle bir aşk dörtgeni yaşanıyor ( Gerçi sonra üçe düşüyor yine ) ama öyle böyle değil ya. Zort! Arada kalıyorsunuz. Hani sonu hem tatmin edici hem arada bırakıcı cinsten. Güüzeeelll!!!

mubi.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı!

Filmde en hoşuma giden şey ise ki baya önemde taşıyor. CD’ler. Evet açık vermiyorum sadece bu kadarını söylüyorum.

Birbirlerine teşekkür edip, önemli olmadığını söyledikleri bölümüde unutmamak lazım. Tabi ki Naomi ve Yuji’nin 😀 Filmin en güzel sahnelerindendir. İki kez izledim galiba. 😛

Ah birde çekim tekniği inanılmaz hoşuma gitti. Özellikle benim gibi fotoğrafa düşkün bir insan için çok güzel yerler vardı. Hani duygularıma tercüman olabilen cümleler ve eylemlerle doluydu.

diha-mediha.blogspot.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı

Yine çok uzattım. Hatta belkide bazılarınız nefret edeceği cinsten ön bilgi içerdi ama kendimi tutamadım işte. Ha bu arada fark ettim filmin çoğunu Kenichi için izlemişim her şeyi ona bağlamışım aferin bana. Yalnız yakında onun baba olacağını bilmek aklıma her geldiğinde solumu feci acıtıyor oy oy üstelik eşini düşündükçe daha fena oluyorum 😀 Bu konuyu kapatabilir miyiz??? 😀

Tamam evet şu dakika itibari ile bitti 😀 Kenichi ile tabi ki 😀

Avistaz'dan alınmıştır

PS Bir kitabıda olduğunu biliyor musunuz? Filmin kitabını yapmışlar 😛 ( Şaka ciddiye almayın dün Jey Leno’da duydum espriyi 😀 ) Tamaammm. İşte Fragman;

Me… Myself

Son zamanlarda dizi camiyasından Kore ve Japon semaları filmlerde tercihim Tayland olmaya başladı. Her defasında da çekinerek başladığımı ancak git gide sevdiğimi dile getiriyorum. Üstelik emin olun çok güzel yapımlar var. Neyse hemen kısaca filme döneyim.

Filmi uzun zaman önce gördüm, araştırdım ve indirdim. Ancak bir köşede duruyordu. Bir türlü izlemek nasip olmadı. Devran döndü İzmir’de izleyebildim.

Film aslında bir şey bilmeden izlediğinizde zevk verecek türden olduğundan bende öyle çok şey anlatmak istemiyorum.

Sadece düşünün arabada giderken yolun ortasında bir anda bir adam beliriyor ve siz ona çarpıyorsunuz. Hastaneye götürdüğünüzde adamın hafıza kaybına uğradığını söylüyorlar. (Ne kadar klasik değil mi) Her ne kadar hiç tanımadığınız bu adamın sorumluluğunu almak istemiyor olsanız da bir şekilde bu sizin hatanız olduğundan üzülüyor ve onu evinize götürüyorsunuz. Taki o bir şeyler hatırlayıncaya kadar. İşte yeğeni Ohm ile birlikte yaşayan Oom’un başına bunların hepsi gelir. Çarptığı adam hakkında kolyesinde yazan Tan isminden başka bir şey bilmeyen bu kadın onu evine alır.   Bir süre sonra Tan, Ohm için bir baba figürü olmaya başlar, kendisi içinse eski ilişkisinden kurtuluş yolu.

Buraya kadar aşırı klasik ilerleyen bir film var karşımızda. Tabi tadı damağımızda kalan Tayland komedisini bir kenara bırakıyorum. Ancak öyle bir an geliyor ki film sizi yerlere çarpıyor. Hani ben içten içe hissetsem de pek oturtamamıştım taşı yerine. Her şeye rağmen izlediğinize değecek bir filmdir.

Bir kaç beğendiğim ayrıntıyıda yazıp daha fazla bir şey söylemeden bu tanıtıma nokta koyacağım.

 

Açıkçası beni filme ilk çeken başrol oyuncusu, sevgili Tan’a can veren Ananda Everingham. İsmi resmen fauldür, iptal eder, dalga geçme isteği uyandırır ancak yüzü her şeyi unutturur nefret etsenizde milyonlarca kez Ananda dedirtir. Yinede dalga geçmeden duramıyorum ( Ananda güzel, babanda :D:D:D Iyyy!!!) Ayrıca Astrea film boyunca bu çocuk birine benziyor diyip durdu sanırım gecenin bir yarısıydı cd’leri karıştırırken yüzüklerin efendisini getirdi ” işte buna benziyordu ” diyerek Orlando Bloom’u gösterdi. Ve evet cidden benziyor yani ola ki sizde birine benzetir ancak bir türlü bulamazsanız ip ucu olsun 😀

Kızın bir patronu vardı ki evlere şenlik. İzlerken herkese böyle bir patron istedim yani o derece süper bir kadındı kendisi.

Ohm karakterine bittim resmen. O kadar şirin bir çocuktu ki ah ciğerimi delip geçti çoğu sahnesi. Bir çok sahnesinde de çok güldüm. Ah şirin şey!!!

Oom’un karşı komşuları. Feci kafa karakterlerdi. Öyle komşularım olmasını çok isterim yani cidden islerim. Gecenin bir vakti kapılarını çalıp ” hadi ps3 te kapışalım canım sıkıldı ” deyip eve dalacağım cinstenler.

Evet işte böyle. Başlarda biraz durgun gelebilir bazıları için ama öyle gelenler size sesleniyorum , vazgeçmeyin devam edin bir sürpriz var. Ve benim gibi baştan sona sevecek olanlarda olacaktır sizlerde kıymetini bilin kaliteli bir film izliyorsunuz, tamam mı?

İşte bu kadar üstü kapalı anlatacağım budur. Benim Tayland önerilerimi takip eden dost LaFea’ya önerimdir. Canım bunuda beğeneceğini düşünüyorum. Birde filmin müzikleri de çok güzeldir, çekimleri de. Ve ve işte buda noktadır. İzledikten sonra beni bulun 😉

 

Flipped

Gecelerden bir gece, ben yine kafayı yemişim. Ne canım bir şey yapmak istiyor, ne de böyle mal mal oturmak falan derken. Fark ettim. Ben o gün ne film izlemiştim ne yeni dizi arayışına girmiştim. Evet işte problem buydu. O dakika anladım ki ben kriz geçiriyorum. Bünyem ” Lan hadi git birşeyler izle yoksa vallahi uyutmam seni” gibisinden cümlelerle atak yapıyordu. İlk aşama tamam da ikinci aşama ne olacak? Sıkıyorsa izlenecek bir şey bul. Önceden hep bir yedeğim olurdu. (Evet o kadar psikopatım ben. İzlemediğim bir film mutlaka yan cebimde zor zamanlar için durur) Ancak işten ayrılıp kendimi bilgisayarımla sevişir bulduğumda hepsini bir lokmada tüketmişim (aaaaa ne kadar ayıp!! 😀 ) Neyse amma uzattım yani altı üstü bir film izledim beğendim sizde izleyin diyeceğim yani olay bu 😀

Kimileri soluk, kimileri parlak, kimileri ise ışıl ışıldır.  Ama nadiren rengarenk biri ile karşılaşırsın işte o zaman hiç birşeyle kıyaslanamaz.

Hemen kısaca konusunu yazıyorum; Efendim Bryce ve ailesi yeni bir kasabaya taşınırlar. Julie, Bryce’ı görünce feci halde tutulur. İlk öpücüğünün o çocukta olduğuna inanır ve henüz 2. sınıftadırlar. Bryce ise kızı gördüğü yerde kaçar, kendinden uzaklaşması için elinden ne geliyorsa yapar. Peki bu ikisi gerçekten uzak kalabilecek midir? Julie’nin ilk öpücüğü gerçekten Bryce’da mıdır? Bunlar güzel sorular meraklanın 😀

Hemen şahsi görüşlerime geçiyorum;

Bir kere yönetmeni gördüm “tamam izlenir bu film” dedim ve o kızın şirinliği en başta sardı beni. Filmi güzel kılan bakış açısı durumu. Bir Bryce gözüyle olayları izliyoruz, bir kızın gözüyle. Bu da işi daha eğlenceli kılıyor. Örneğin tanıştıkları sahne ilk çocuğun gözünden anlatılıyor ve kız sizin için bir psikopat oluyor. Sonrasında kızın gözünden izleyince “Vayyyy” tepkisi veriyorsunuz.

Sonra beni en çok etkileyen şey; hikayede aslında çaktırmadan başrolü kapan çınar ağacı. Hani gözümde yaşlarla içeri gittiğimde bizimkiler şöyle bir baktı ” Hayırdır kızım ne oldu?” cevabım dumur etti tabi ” Çınar ağacına ağlıyorum. Of ya! ”  Evet filmde beni en çok ağlatan çınar ağacıydı. Hatta tablosu daha çok ağlattı da neyse izleyince anlarsınız zaten 😀

Film klasik bir ilk aşk hikayesi gibi görünsede kesinlikle türevlerinden ayrılıyor. Kabul ediyorum bu aralar ilk aşk temalı filmlere taktım gibi. Ancak ne yapabilirim onlar hep beni buluyor. İzlenebilir bulduğum filmlerin hepsinde var oluyor yani. Evet önce bir posterine bakıyorumda ben ondan sonra konusu vs geliyor. Ne kadar şekilciyim yarabbim 😀 Ancak bu aralar öyle. Posteri sarmayan film beni çekmiyor. Çok ayıp çok 😀 Bakın yine filmden uzaklaştım. Hemen geri dönüyorum.

Birde filmde sadece bu iki çocuk yok. Aileleri ilede ilgili hikayeler var. İki ailenin kendi içlerinde yaşadıkları durumlarda etkileyici. Ha birde unutmadan yakın tarih olmaması daha sempatikleştiriyor filmi.  Olaylar 1957 de başlıyor düşünün. Ne kadar şirin bir zaman ilk aşk için.

Öyle işte. Gecenin bir vakti -ya da sabah demeliyim- izlediğim bir filmdi ve huzurla uyudum. Ağlattı, güldürdü, üzdü, mutlu etti. Kısacası tavsiye edilir izleyin! 😉

Waiting For Forever

Vuah uzun zamandır bloga uğramıyordum. “Post yazmak nankör bir iş azizim bir süre sonra unutuluyor 😀 Dil bilgisi iyide , pratiğimiz kalmadı” diyerek saçma sapan bir cümle ile başlıyorum.

Uzun zamandır amerikan sinemasında izlediğim en güzel filmlerden biri oldu ” Waiting for Forever”. İnanılmaz sempatik, inanılmaz romantik ve anlamlı bir drama sahip ( Anlamlı dram derken neyi kastettim tam bende bilmiyorum ama yakışıklı bir tamlama oldu 😀 ) Konusu biraz klişe ancak onu orjinallik kısmına taşıyan esintilerde yok değil. O zaman kısaca bahsedeyim;

Will bir jonklör. Hayata farklı bir bakış açısı var. Biraz garip, çokça masum, şirinlik abidesi bir insan. Çocukluk aşkı Emma’ya sonunda ” Seni seviyorum” diyebilmek için eski kasabasına dönüyor. Kızımızda babasının rahatsızlığından dolayı eve geri dönüyor. Ancak Will’in tek sorunu aşkını ilan etmek değil. Uzun zamandır konuşulması gereken şeyler artık dile getiriliyor ve bizi romantizmin, dramın ve tebessümlerin içine itiyor.
Filmin konusunuda gayet kapalı bir şekilde anlattığıma göre şimdi şahsi görüşlerimi paylaşmanın zamanı geldi ( Merak etmeyin çok uzatmayacağım 😉 )

Oyuncular inanılmaz tatlıydı. Tom Sturridge (Will) ile ilk kez karşılaştım ancak oyunculuğu  hoşuma gitti. Hani o kadar doğal oynuyordu ki filmin içine girebilmemin en büyük nedeni oldu. Emma’yı canlandıran Rachel Bilson’la The OC den tanışıklığımız var -sonrasında bir kaç yapımlada samimiyeti ilerlettik- severim kendilerini. En başlarda kıvıramamış görünsede sona doğru ” Yok ya aslında fena değil” dedim -ki bundan şirinliğinin etkisi büyük-

Filmde o kadar güzel noktalar vardı ki… Hayat felsefeniz yapabilirsiniz bazılarını. Özellikle Will karakterinin ağzından çıkanları dikkatlice dinlemenizi -veya okumanızı- rica ediyorum. Gerçekten güzel yerleri var. Zaman zaman onun gibi yaşamak isteyebilirsiniz. ” Vay be onun yerinde olmak vardı. Hayat ona güzel ” diyebilirsiniz. Çokta haklısınız. Aslında herkesin yapmak istediği şeyi yaptığını düşünüyorum. Hatta sırf bu yüzden de onu kendinize yakın hissedebilirsiniz – Şirin suratı, munzır gülüşü ve turkuaz gözlerinin bu hisle bir alakası yok desemde siz inanmayın 😀 –

Evet başka ne kaldı? Hımm… Galiba bu kadar. Bu son paragrafta diyebilirm ki çok yüksek beklentiyle başlamayıp muhteşem şirin bir duyguyla bitireceğinizi düşündüğüm bir film ” Waiting for Forever”. İzleyecek olanlara iyi seyirler.

Haricimde yer olmadığı ve online izlemekten artık zevk almadığımdan uzun süredir pek bir şey izlememiştim – tamam aslında hiçbir şey izlememiştim 🙂 – Şeytanın bacağını kırdım diyebiliriz – Hayır o reklamdaki gibi şeytana bağlanmayacağız şimdi – Neyse efenim ne diyordum ha evet sonunda uzak doğudan bir kaç bir şey izlemeye başladım ancak işin garip yani kendimi Güney Kore de değilde Tayland’da buldum.

Hatırlıyorumda dillerinin kullağıma çokta çekici gelmemesinden dolayı o tarafa fazla uğramazdım ancak Bangkok Traffic Love Story ile başlayan ilişkimiz son zamanlarda ciddileşmeye başladı evlilik olmasada yüzük takmaya doğru gidiyor diyebilirim 😀 (Ay benzetmeye bak :D:D:D )

Aslında toplasanız son izlediklerimle beraber 10 filmi geçmez Tayland beyazperdesinden izlediklerim ki televizyonda izlediğim dövüş, polisiye vs gibi filmleri saymıyorum çünkü onları pek hatırlamıyorum 😉 Benim size bahsetmek istediğim film ise şans eseri keşfettiğim bir film. Açıkçası First Love’ı anlatacaktım ancak arkadaşlarım gayet güzel anlattığından( Güzel bir anlatım için buyrun burdan Winpohu ) bende size alternatif bir film önermiş olmak istiyorum. O zaman ne yapalım hadi anlatmaya başlayayım

Filme beni çeken şey tabikide Güney Kore oldu. Evet filmde  Kore var diye izledim yani tercih etmemin ilk nedeniydi. Nasıl mı var? Hemen açıklıyorum bayan karakterimizin internette tanıştığı Güney Koreli bir kız var ve onun düğününe gitmek istiyor ancak arkadaşı bu neden için onunla birlikte Kore’ye gitmiyor kızımızda despot, dominant erkek arkadaşına yalan söyleyip Koreye tek başına gidiyor. Birde esas oğlumuz var oda kız arkadaşı tarafından terk edilmiş ve zamanında birlikte aldıkları bu Kore sayahatine tek başına katılıyor. Peki bu ikisinin yolları nasıl kesişiyor hemen onuda açıklıyorum tabiki senaryo öyle yazmış ondan 😀 Şaka şaka çocuk biraz içmek için dışarı çıkıyor ancak gittiği yerde köpek eti yediğini anlayınca kendini soju’ya veriyor, sarhoş oluyor ve bir bakıyoruz ki kızın kaldığı yerin kapısında sızmış. Kızımızda geliyor bunu içeri alıyor üşümesin diye aynı anda maceramızda başlıyor.  Bu iki yabancı birlikte Kore’yi gezmeye başlıyor. Sonrasınıda siz izleyin artık 😀 Bende beğendiğim yerleri şöyle bir anlatayım size.

Esas oğlumuz (buda garip bir tabir gibi geliyor da neyse 😀 ) inanılmaz şirindi. Özellikle Kore’ye gelenlerin dizilerin çekildiği yerleri görme isteğini saçma bulması  bununla dalga geçmesi çok hoşuma gitti. Kızın Bae Yong Joon’a olan takıntısına önce güldürdü sonra romatik dakikalar yaşattı yani fazla şirindi 😀

Kızımızın gittiğinde ilk yaptığı şeyin Coffe Prince’e gitmesi ve ” İşte burası Gong Yoo’nun başroldeki bayanı öptüğü yer. Çok romantik” demesi ardındanda ” Acaba erkek kılığına girmiş bir kız var mıdır burda?” diye kendine sorması.

Esas oğlanın Seoul kulesinde sevgililerin kilitlerini birbirnine takıp daha sonra anahtarı aşağa atma eylemlerine bakış açısı yere yatırdı ” O anahtarlar ya birilerinin kafasına gelirse?”

Ve son bir şey söylüyorum kar gördüklerinde yapacakları şeyler aman tanrım çocuğun ki yine bir kopma cümlesiydi 😀 Ama tuttum kendimi söylemeyeceğim. Bu kadar önbilgi yeter size :D:D

Peki şimdi ne demeli? İkisine ne oldu acaba? Orası muamma izleyin karar verin. Ancak gözüm kapalı öneririm bu filmi. Kısacası kahkaha garanti diyorum, romantizm garanti diyorum. Ben ağladım ama sizi bilmem diyorum 😀 Yani şimdi ne yapıyoruz hemen indiriyoruz ya da bir şekilde izliyoruz işte 😀 Sonrasında da gelin bir yorum yapın bakalım siz nasıl buldunuz 😉

Cyrano Agency

 

Merakla ve sabırla bekledim bu filmi. Bugün maillerimde altyazı bilgisini gördüğümde “Oh be bugün aklımı bozduğum Secret Garden’dan uzaklaşabileceğim” dedim. 2 saatte olsa başka tarafa yönelmenin vermiş olduğu büyük hazzı yaşıyorum şuan.

Bilmiyorum sizde fark ettiniz mi ancak 2010 dizilerinde (yanılmıyorsam temmuz ayından sonrakilerde) bu filmin afişi mutlak bir yerlerden fırlıyordu. Hatta Gumiho’da bile Mi Ho ilk sinema deneyimini bu film ile yaşamıştı. Her ne kadar ben başrollerden biri olan Park Shin Hye‘yi sevmesemde ( Nedense ısınamadım ben bu kıza) diğer oyuncuların hepsini çok severim. Başta Uhm Tae Woong olmak üzere Choi Daniel, Park  Cheol Min, Lee Min Jung , hepsi birbirinden süperler hatta yiğidi öldür hakkını yeme Park Shin “Benim için yetişkin rollere attığım ilk adım” gibi birşey söylemiş bu filmdeki rolü için doğru diyor. Daha bir yetişkinimsi rol diyebiliriz öyle çok gıcık olmadım kendisine.

Konusuda keşke bizim buralarda da böyle bir iş olsada dedirtecek cinsten 😉 Efendim birine mi aşıksınız? Ancak bir türlü nasıl açılacağınızı, nasıl davranmanız gerektiğini bilememiyor, gönlünü çalamıyor musunuz? Utangaçsınız gözüne dahi bakamıyorsunuz vs. Takmayın abi artık bu işleri 😉 Ta ta ta taaam Cyrano Ajans sunar.” İtina ile aşık edilir “:D:D

İşte böyle bir ajans düşünün seçtiğiniz insanı size aşık ediyorlar. Birgün yine beceriksiz bir aşık kapılarını çalıyor bu adamların. Klisede bir kızı görmüş adamımız aşık olmuş ne yapacağını bilemiyor ve bizimkilere başvuruyor yalnız beceriksiz adamın aşık olduğu kadın ajansın baş elemanının eski aşkı çıkmasın mı?Acaba neler olacak. Ajans sahibi sabote mi edecek yoksa pro olduğundan işini yapacak mı? (Ammada heycanlandınız dimi 😀 )

Her ne kadar konu bu kadar görünsede aslında daha fazlasını bulabileceğiniz bir yapım. Özellikle ilişkiler hakkında bazı küçük şeyler varki “Harbiden lan” diyorsunuz. Hani dizilerde filmlerde izlediğiniz bazı sahnelere “Ay çok romantik!!!” dersiniz ya en iğrenç ses tonunuzla 😉 Aslında arka fondaki müzik, özenle yazılmış bir senaryo yine itina ile seçilmiş bir mekan, ışık cart curt olmadan bir bok değildir ya işte film bu olayı gayet hoş yakalamış 😉 Bakalım filmi izledikten sonra hala beyaz atlı prensin olduğuna inananlardan olacak mısınız? Hayallerinizi yıkmak istemem ancak aslında ordaki beyaz at değil montajda boyuyorlar ve o prenste değil iyi bir makyaj, kısa bir peruk ve fotoshop ile o hale gelen benim o ben 😉

Neyse bugün saçmalama modundayım. Bu filmi izleyin diyorum. Mutlaka izleyin harbi hoş olmuş 😉 Gumiho’nun kahkaha krizine girmesi kadar değil ancak gülümsetiyor 😉

 

Uzun zamandır izlemeyi istediğim bir filmdi “Actresses”. Aslında hani öyle aman aman bir kurgusu vs yok. Ancak sektörün içindeki kadınların karşılaştıkları durumları, bakış açılarını izlemek çok keyifli. Özelliklede işlerin nasıl yapıldığınıda göstermesi baya iyi. Hani bir çekim nasıl ayarlanıyor, nasıl idare ediliyor neler dönüyor vs açık açık anlatıyor bu yapım.

Yapımda yer alan oyuncularında kendilerini canlandırmaları ayrı bir zevk. İzledikten sonra onlara kendizi daha bir yakın hissediyorsunuz. Benim özellikle izleme nedenim Ko Hyeon Jeong. Hani beni Han Hyo Joo ya olan ilgimi bilmeyen kalmadı, kaldıysada öğrensin o kızı çok seviyorum işte onu ne kadar seviyorsam bu kadınıda o kadar seviyorum yani 😉 Bu filmde izledikten sonra daha bir sevdim.

Konusu basit hatta baya basit.  Yönetmen Lee Jae Yong gerçek ile kurguyu harmanlayıp  yaşları 20 ile 60 arasındaki aktristleri bir araya getirir. Onlardan kendilerini oynamalarını ister ve bu altı kadın Vogue dergisi için fotoğraf çekimine gelirler. Bazı aksaklıklar çıkar ancak bu arada oyuncular kamera önünde yaşadıkları baskıları, yalnızlıklarını, boşanmalarına dair bir çok şeyi içtenlikle anlatırlar. Komik dakikar, duygusal anlar hatta aralarında zaman zaman gerçekleşen gerilimler bile tüm çıplaklığı ile yansıtılır.

Oyunculara aşinalığınız vardır. Bende sizin için büyükten küçüğe doğru sıralıyorum 😉 Birde yer aldıkları bir kaç yapımı yazıyorum.

Yoon Yeo Jung ( Home Sweet Home, Worlds Within, What’s Up Fox) , Lee Mi Sook ( Smile,Mom , Cinderella’s Sister, East of Eden) , Ko Hyeon Jeong (Dae Mul, Queen Seon Duk, What’s Up Fox) , Choi Ji Woo ( Star’s Lover, Air City, Winter Sonata, Everybody Has  Secrets) Kim Min Hee ( Love Marriage, Goodbye Solo, Some Like It Hot) Kim Ok Bin (Over the Rainbow, Thirst )

Bu oyuncular dışında  kendilerini canlandıran birde dergi ekibi var derginin editörü, onun yardımcısı, fotoğrafçı, makyözler.

Açıkçası ve kısacası ben çok beğenerek izledim. Hani bazıları diyebilir “Bana ne onların çekimlerinden? ” bazıları için sıkıcıda gelecek olabilir. O yüzden önermelik bir yapım değil. Mutlaka izlenmelide denemez ancak benim gibi sinemasıyla , dizisiyle haşır neşir olanlar bir çok güzel şey bulacaklardır içinde. Mesela;

Oyuncular kendilerine rakip gördükleri isimleri konuşuyorlar. Önce kimse söylemek istemiyor falan ama sonra çıkan isimler ve üzerine yapılan geyikler çok tatlı. zaten kendine rakip olarak birini görme muhabbeti baştan sona çok tatlı. Bazı acı gerçeklerde var. Mesela birbirine çok yakın görünen camiyanın aslında hiçte öyle olmadığını görüyorsunuz. Burda bir araya gelen oyunculardan bazıları birbirini 15 senedir falan görmemiş. Tanışıyorlar, seviyorlar ama görüşemiyorlar. Hallyu yıldızı olmaktan tutun, burçlardaki ve kan gruplarındaki olumsuzluktan bile husumet çıkıyor bir ara.

Yani şimdi ben size mutlaka izleyin demiyorum diyorum ama izleyin yani işte (Dayanamadım) Baskı kurmak istemedim ancak yapımı satmak istiyorum size 😉 IMDB puanıda 7.1 ha!!! 😀 😀 😀

Neyse bitiriyorum işte bu saçma sapan yazıyı. Ne yazdım nasıl yazdım bilmiyorum. Filmden bir kaç fotoğrafla huzurlarınızdan ayrılıyorum 😉


Alabildiğine yeşil bir çayır. Bu çayırın ortasında kırmızı bir posta kutusu. Öyle bir postakutusu ki bu içindeki mektuparın tek bir adresi var. Cennet… Sevdikleri insanların arkasından yas tutanların mektuplarını yazdıkları ve bir umut ulaşırmı diye içine attıkları mektuplar. Bu mektuplarıda hergün saat 17.00 de alıp yerine ulşatırmak için gelen bir postacı…

Bazen her insan imkansız olarak gördüğü şeylerin imkanının olduğunu hayal eder. Kaybettiklerinin biryerlerden kendilerini izlediğinin, duyduğunun düşüncesi gibi. Gerçekten böyle birşeyin mümkün olması ne güzel olurdu değil mi?

Film 2009 da izlemek istediğim yapımlardandı. Bu zamana kadar bazıları hayal kırıklığı yarattı “Beklediğime değmedi” dedim. Ancak bu yapım değenlerden.

Jae-joon o postacı. Cennete mektuplar taşıyor ancak içlerinden uygun olmayanları seçiyor. Hatta bazen mektupları yazan insanlardan pişmanlıkları olanlara, affedilmeyi bekleyenlere yardımda ediyor. Ha-na da ölen sevgilisinin arkasından mektuplar yazanlardan. Birgün o posta kutusunun orda karşılaşıyorlar. Jae-joon ona cennete mektupları götürdüğünü söylüyor. Tabi Ha-na için -her nekadar oda mektup yazanlardan olsada- bu inanılır birşey değil. Hatta Jae-joon ona iş teklif ediyor, onunla beraber mektupları ayıklayacak, yardıma ihtiyacı olanlara yardım edecekler. En başta “Asla yapmam” diyen Ha-na sonasında kabul ediyor. Ancak Jae-joon’nun bir sırrı var ve Ha-na bundan hiç memnun olmayacak…

İşte bundan sonraki 2 hafta fantastik bir biçimde ilerliyor ancak bana göre 2 haftanın sonrası tam bir fantazi. Kötü mü? Hayır değil 🙂 Ben inanmayı seviyorum, inanmak isteyenlerdenim. Film romantik bir bakış açısıyla dile getirmiş bu fantastik inancı 😉 Böylesi güzel.

Filmin çekildiği mekanlar o kadar güzeldi ki heralde bir ömür yaşanırdı orda. Son zamanlarda gözde oyuncularımdan olan Han Hyo Joo var filmde ve inanılmaz şirin bir oyunculuk sergiliyor her zaman olduğu gibi. Özellikle kafede ki oturuşuna hasta oldum. Zaman zaman bende samimi bir kafede ayaklarımı bağdaş yapar otururum ancak hiç böylesini görmemiştim aşırı sempatik geldi gözüme. Birde ilk yardım ettikleri adamın gelini ile yaptıkları sohbet kırdı geçirdi beni ne çok güldüm 🙂

Diğer bir oyuncu ise her şekilde bayıldığım olgun oyuncular arasında favorim olan, “Bay Hong” karakteri ile gönlümde taht kuran Kim Chang Wan. Benim için süpriz oyuncu oldu da ondan sevindim böyle 🙂 Burda da yine kahve yapıyordu nostalji yaşattı 😀

Postacıyı oynayan şahsı ilk kez gördüm Hero Jae-joong imiş kendileri. Orjinalde şarkıcıymış belli. Böyle donuk duruyordu Hyo Joo’nun oyunculuğunun yanında -normaldir tabi- Yinede izleyebildim. Bu arada kendisi Hard to Say I Love You‘da da oynamış izleyenler ordan tanıyabilirler.

Sonuç olarak film fantazinin içine romatizmi katarak güzel, seyirlik bir yapım olmuş. En güzelide sonu. İkidir izlediğim filmlerde kendimi en kötüsüne hazırlıyorum sonunun iyiye kaydığını sezsemde “Koreliler bunlar anacığım  ters köşe yapabilirler” diyorum ama iyi bitiyor. Bu filmle ilgili en büyük spoiler oldu ama rahatça izleyin dedim 🙂

İşte böyle bir film Hyo Joo’nun sırtladığını düşündüğüm, izlenmeye değer bulduğum ve çok sevdiğim, inanmayı istediğim şeyler içinde barından bir filmdi. II Mare’yi, Sensitive Couple’ı sevenler bunuda severler. Bu arada film bir televizyon filmi -gereksiz bir ayrıntı oldu ama yinede söyleyeyim dedim sonuçta film filmdir değil mi?-

-Gerçekten orda mı? Cennet?

Bir yerde olmalı değil mi?