Category: Güney Kore


Answer to 1997

Efenim bu dizi son dönemlerimin efsanesi olmuş durumda. Ne için mi? Hemen açıklıyorum; dostlar diziyi tam bir günde bitirdim. Evet doğru duydunuz. Kore dizileriyle geçirdiğim ilk yıl manyaklığımı 5 yıl sonrasında hala yapabiliyormuşum. İnanın bende şaşırdım. Ha evet bu arada totalde 6 yıl oldu ben bu camiaya gireli. Kimler geldi, kimler geçti. Neler gördük geçirdik. Ondan da bir ara bahsederim ben diziye döneyim 🙂

Nasıl oldu başladım? Yine şans eseriydi. Bir gif bu sefer vesile oldu. Ah ben bu tesadüfleri seviyorum. Sonra dizinin konusu ilginç geldi ki şöyle;

Her şey günümüzde 1997 yılı mezunlarının tekrar bir araya gelmesiyle başlar. E eski dostlar yan yana gelince geçmişteki olaylarla da tüm çıplaklığı ile ortaya dökülür. Bizde uzun uzun flashbacklerle onlara dahil oluruz. Olaylar örgüsü yakın 5 arkadaş etrafında dönüyor ki sonrasında 6 oluyorlar çokta iyi oluyor. İşte bizde onlarla 90lı yıllara dönüyoruz.

Benim gibi sizde 90ların çocukluğunu yaşadıysanız dizi tam size göre. Yani diziyi çok çok beğenmemin   en büyük sebebi bu. Onların yaşadığı her şeyi yaşamış olmak. Eminim aramızda aynı şekilde, benim gibi bunları yaşamış olanlar çoktur.

Mesela mesela… Dizinin büyük yükünü taşıyan ” boy band’ler” ve grup üyelerine -özelliklede birine duyulan hayranlık. Şimdikileri tam hayranlıktan saymıyorum ama ben. O zamanları yaşayanlar bilir. Kasetleri almak için girilen kuyruklar, sabahlamalar. Posterleri için yüzlerce dergi takip etmeler, pazarlıklarla hatta karaborsa denilebilecek düzeyde anlaşmalar ve satın almalardan bahsediyorum. Çok net hatırlıyorum “Backstreet Boys” posterimin ucunu yırttı diye annemle bir kaç hafta konuşmamıştım hatta oturup ağlamıştım. İşte başrol oyuncumuzda H.O.T grubundan “Tony”nin hayranı hatta “Tony’nin karısı” diye çağrılmakta ve manyaklık derecelerimiz bir birine çok yakın 😛 O yüzden Sung Shi Won’a bayıldım. Onu canlandıran kızada ayrıca bayıldım 😉

Ve lise aşkları… Platoniklikler, yakın arkadaşa aşık olma davası, hiç beklemediğin birine aşık olma durumu derken liseli aklıyla ilişkiler 🙂

Ergenliğin zirvesinde lise hayatı diyorsan ailen ultra sorundur çoğu zaman. O da bu dizide gayet içten ve doğal anlatılmış. Shi Won’un aileside tam bir manyak 🙂

Haha birde lisede erkek öğrencilere por** (Aramalarda sırf bu kelime yüzünden gelen olmasın diye sansürlüyorum) tedarik eden biri  mutlaka vardır. Bu zamana kadar hiç bir lise dizisinde değinilmemişti böyle. Çok tatlı olmuş 🙂 Tabi dizide o karakterin inanılmaz şirin olması da bu durumu sempatikleştiriyordu.Karakter her çeşidini izlemiştir ama gerçekte o kadar utangaçtır ki bir kızla yan yana bile duramaz. Hak Chan da en sevdiğim karakterlerden oldu ve en çok güldüğüm bölümlerin çoğu ona ait.

Farklı olarak dizideki konuşmalar Busan şivesiyleydi mesela. İnanılmaz şirin geliyor bu şive bana. İzlerken baya zevk aldım. Hatta Seul şivesiyle baya dalga geçiyorlar.

Unutmadan! Dizinin en güzel yönlerinden biride başroldeki kızımızın sonunda kimle evlediğini nazlı nazlı anlatıyorlar. Millet güzelce merak içinde bırakılıyor yani.

Daha neler neler var dizinin içerisinde. MIRC, ICQ, sanal bebekler… daha niceleri. İzleyin, izledikçe mutlu olun, anılarınız canlansın. Yer yer ağlayın.

Ve bana güvenin insanı mutlu eden bir dizi bu da.

Şimdilik hoşçakalın 😉 90’larda kalan anılara da selam olsun 😉

Selamlar olsun dostlar. Yine bir müddet ara sonrasında “Nefes alıyorum” yazısıyla karşınızdayım.

Uzun zamandır izlediğim dizilerden bahsetmiyordum. Üstelik izleyip bitirdiğim dizilerden çoookk uzun zamandır bahsetmiyordum. Özellikle böyle dedim çünkü bir süredir başladığım dizileri bitiremiyordum. Ama ne oldu? Can evimden vuruldum.

Youtube da yine aylak aylak dolanıyorum, bir aralar denk gelen ancak öyle çok ilgilenmediğim, postuma adını veren dizinin ost’si ile karşılaştım. Ve ta ta ta taaamm! Şarkıya resmen aşık oldum. E dolayısıyla dizinin görüntüleri ilgimi çekti çocuklardan ikisi üçü tanıdık topluca bir şirinlik var asi gençlik var, müzik var “Ne duruyorsun? İndirip izlesene” dedi kore damarım.

İşte o an bana bir şeyler oldu. Hemen bölümler indirildi, altyazılar tamamlandı. Ve ben deli gibi “Shut up flower boy band” izledim. Sabah akşam hemde.

Diziyi aslında hissettiklerimle anlattım ama yine şöyle kısaca değineyim. Elimizde bir grup genç var ki başı Lee Min Ki’nin canlandırdığı Byung Hee çekiyor Byung Hee karakterine hemen bağlanıyorsunuz ama 2 bölümde kazık atılıyor size. Öyle işte bir şeyler oluyor. Ben olaya dönüyorum:)  Bizim bu gruptaki gençler müzikle ilgililer kendilerine Eye Candy diyorlar ve bir hayata haykırışları, cool halleri, kabadayılıkları, vurdum duymazlıkları var ki , en güzeli de şirinlikleri diz boyu. Neyse 6 kişilik grubumuzun okulu değişmek zorunda kalıyor ve can ciğer kuzu sarması olan bücürler sosyetik bir okula düşüyorlar. Orada bizimkilere uzaydan gelmiş muamelesi yapıyorlar. Tabi  onlar altta kalmıyor vs derken işin içine müzik şirketi, aşk falan giriyor hoş gençlik dizisi ortaya çıkıyor. Byung Hee dedim ama asıl Kyung Jong ve Ha Jin’e bayılacaksınız. Aralarında ki o kimya bence herkesi kendine kilitler. Hepsinin süper kimyası vardı ama bu ikisi ayrı bir tatlıydı.

Şimdi böyle okuyunca çok basitleşiyor ama hiç sıkılmadan bir nefeste izledim ben. Yer yer ağladım bile düşünün. İşin içinde inanılmaz bir dostluk olması da beni etkileyen yönlerinden. Lisedeki hayalperestlik, her şeyi yapabileceğine inanma ve bir şekilde gözlerin açılması ama içte kalan o heyecanlı çocuk çok tatlı anlatılmıştı bence. Belkide içinde kendi lise dönemimden bir kaç parça bulduğum içinde bu kadar etkilemiş olabilir beni.

Resmen doyamadım ya! Hani ömür boyu izleyebilirdim diyorum bazen. Özellikle ost parçalarından bazılarını dinleyince.

Velhasıl diyeceğim şu ki. Gözlere bayram, kulaklara bayram. Hayal kurmaya iten (En azından beni itti) şirin bir dizi bu. İzlemenizi tavsiye ederim. Hemen alta beni etkileyen videoyu koyayım ve uzaklaşayım buradan.

Müziğe de sevgiliye de ilk görüşte aşık olursun. Ama kalbin o müziği gerçek sanırsa sonradan çekilmez olur.Aynı kolay aşık olunca ilişkiyi yürütmenin zor olması gibi.

Geçenlerde kendi kendime oturdum, bir düşündüm. Ya ben Kore camiasından uzaklaştım sanki diye ancak ikinci kez düşününce şu sonuca vardım. Beni kendisine çeken dizi bulamamıştım. Nedense bu senenin ilk yarısında yayınlanan dizilerin hiç biri beni tatmin etmemişti. Doğal olarak bende elimi eteğimi çekmiş gibi oldum.

Bu ay başlayan şu iki dizi ile de bu düşüncemi tastiklemiş bulunmaktayım. Çünkü hala eskisi gibi diziyi takip etme, indirme, alt yazısını bekleme gibi süreçleri manyamışcasına yapıyorum. Sabahları erkenden kalkıp inmişse eğer bile bile spoiler yiyerek şöyle bir bölümün başına bakmadan evden çıkamıyorum.

İşte geldim o iki diziye. Bir taneciğim geçen sene gözlerimde yaş bırakmayan hatun Kim Sun Ah’ın “Aidu Aidu” nam-ı diğer “I do I do” dizisi. Daha ilk dakikadan hasta etti kendisine. Hani Sun Ah’cığımızıda farklı bir rolde ancak yine kendisine yakıştırdığım saçma şeyler yapan kadın imajınıda ucunda barındıran güçlü kuvvetli ve duygusal bir karakterde izleme olanağı büyüledi beni. Konuda orjinal tabi. Bu zamana kadar ayakkabıların dizide anlatılan yönüne değinen olmamıştı. İlgi çekici. Bir de oyuncu partneri şirinlik abidesi olunca tadından yenmiyor açıkçası 😉

İkinci dizim ise “Big”. Adına ithafen büyük yankı yaratan, kitlelerin beklediği Gong Yoo über düperinin dört gözle beklediğimiz dizisi. Bu dizide ilk görüşte aşka maruz bırakanlardan oldu. Ki bunda başrolündeki Lee Min Jung’un şiriniyet rolünün etkiside büyük. Çok şirin bir karakteri var bence dizide. Haa bir de artistimiz, asabimiz ama tam sıkılmalık Shin Won Ho’yu da unutmuyorum. Yani bu dizi adına yakışır demek istiyorum 😉

Bir kaç bölüm sonrasında daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Özellikle “I do I do” yu. Yalan yok Gong Yoo’yu seviyorum, uzun zaman bekledim bir dizi ile dönsün diye ancak Kim Sun Ah ikisinin arasında daha ağır basıyor. Sanırım ben o kadına aşığım 😛

O zaman bir müddet sonra görüşmek üzere…

Müjdeler Olsun!!!!

Ya bu nasıl bir şeydir. Biranda ruhsal durumum değişti, genetiğim bozuldu acayip bir şey oldum ben. Bir yandan ağlayasım geliyor bir yandan çığlık çığlığa koşturasım falan. Bunun tek nedenide ölümene sevdiğim “Tearliner”. Bu nasıl bir aşktır gerçekten bilmiyorum, açıklayamıyorum ama beni benden alıyor. Neyse bu konuya sonra bir ara değinirim. Şimdi asıl konuya geliyorum;

Aylar öncesinde bir “Sungkyunkwan Scandal” yazımda bölümlerden birinde duyduğum ve ilk dinleyişimde biricik Taerliner’ın olduğunu anladığım bir parçadan bahsetmiştim. Yana yana aradığım her türlü yardımı kabul ettiğim yer yer dibe vurduğum bu parçayı geçen “TimTim” in “Gezinirken youtube’da buldum ama sana nasıl göndereceğim” demesiyle şu dakika kavuşmuş bulunuyorum. Hani bana ulaştıramadı, ya da bağlantı falan gönderemedi ancak “Youtube’da buldum” demesi bile yetti girdim buldum ve tekrar tekrar dinliyorum. Sağolsun var olsun. E şimdi bende vatani ya da nasıl isterseniz öyle olsun görevimi yerine getirip bu parçayı burada paylaşıyorum.

Ya inanılmaz mutluyum ya!!! Resmen aşk sarhoşu diyebilirsiniz bana 😉 İşte kulaklarınızın pasını silecek olan parça

Tearliner – “나빌레라”

Şimdi biliyorsunuz Güney Kore ve müzik deyince akla önce pop geliyor. Super Junior, SHINee, Big Bang, T-ara, Miss A falan filan. Liste baya uzun sektör baya karışık SM’ler, YG’ler, JYP’ler  derken ooo… beni aşar diyorum ve  bu konu için sizi sevgili Pandam Kimbap’ın Kpop nedir, ne değildir? yazısına davet ediyorum. Ben ise şimdi size Güney Kore’de geriye kalan müzikten bildiğim kadarı ile bahsetmek istiyorum. Indie müzik endüstrisi.

Güney Kore’de dizi, film sektörünün dışında baya gelişmiş ve gelişmeye devam eden, geniş yelbazeli bir de müzik alemi var. Güzel bir rekabetle sürüp gidiyor. Indie dünyasıda kendi içinde böyle. Ancak bu taraf ekranda görünmez daha çok festivallerde, kendi konserlerinde veya bağlı oldukları şirketlerin düzenledikleri organizasyonlarda yer alır. Yani albüm yaparlar, konsere giderler bir kaç tanede röportaj verirler. Aslında haklarında fazla bilgi yoktur yani. En azından bizim buralardakiler için.

Şimdi futboldaki gibi K-Indie camiasında da  üç büyükler var. Pastel Music Inc. , Fluxus Records ve Happy RobotRecords. İşte bunlar demirbaşlar. Bu camiada elinizi attığınız grup illaki bu üçünden birindedir. Ha birde Moonrise var ancak o da Pastel sayılır artık.

Evet Pastel Music Inc ile başlayalım. 2002 yılından beri faaliyetteler. O kadar çok sanatçısı var ki anlatamam size. Mesela Coffee Prince deyince akla ilk Pastel Music gelmeli. Çünkü A dan Z ye tüm sanatçılar bu şirkettendi. Hani Pastel’e bağlı olmayalarda vardı tabi ancak Casker, Adult Child, Misty Blue, Tearliner ( Özel gruplardan ) , Donawhale , Yozoh , Taru, Zitten, Funny Fink, Sweet Pea, The Melody  ve daha niceleri Pastel çatısı altında. Cloud Cuckoo Land de burada, Arco’da burada, Maximillian Hecker burada. Herkes burada 😀   Çok güçlü bir şirkettir. 2006 yılında Kore’nin en iyi plak şirketi ödülünü almıştır. Daha iyi tanımak için Coffee Prince ve Triple izlemenizi tavsiye ederim. Pasteli ve sanatçılarını tanımanızda gerçekten yardımcı olacaktır. Son zamanlarda “Save the Air”  konserleri düzenlemiştir . Yani sosyal tarafıda vardır en güzelinden. Pastel içinde bir Tearliner şarkısı ekleyelim Cp’siz olmaz tabi “Novaless”

FLUXUS_MUSICFluxus Music şirket türü olarak Indie geçer ancak Tekno, Hause, Pop , Rock tarzlarını birleştir. Pastel kadar tek düze değildir. Yine 2002 kuruluşlu bir şirkettir. Aslında bu şirketide çok iyi tanıyoruz. En başta bir taneciğim Alex bu çatı altında onunla birlikle Clazziquai Project, Ibadi, Loveholics, Handsome People, Bye Bye Sea, W, W&Whale gibi sürekli karşılaştığımız gruplar burada. Fluxus’ı tanımak için Que Sera Sera, My Name Is Kim Sam Soon izlemek yeterlidir 😉 Bu arada Loen ilede partner olurlar onuda söyleyeyim. Dijital ortamı Loen sağlar peki Loen’i nasıl tanırız IU dan olabilir mesela ya da Zia, Run, SunnyHill. Bu dördü onun desteklediği  sanatçılar. Tüm Fluxus ekibinin olduğu şirin bir şarkıya buyurun ( 3 vol. oluşuyor. Ben birini vereyim siz diğerlerini izleyin 😉 ) Bu arada Alex’in ilk dakikada gömleyin yırtar gibi çıkartıp yeşil (Bakın burada da yeşil ) bluz ile kalmasına bayılıyorum 😛 Gerçi ben ona her türlü bayılıyorum ya neyse 😀

Ve ve Happy Robot Records. Dünya çapında bilinen parti organizasyon ve müzik şirketi. Türü serbest yani içinde deneysel işler yapan grup çok 😀 Sanatçılarını özgür bırakıyor diyebilirim. Bu şirketin en büyük özeliği bana göre Tearliner’ın aynı zamanda bu şirketede bağlı olması. Hani 2009 yılında tamamen geçtiğini duymuştum ancak hala Pastel de görünüyor olması ve kaynak azlığından dolayı kesin bir şey diyemiyorum. Gerçi önemlide değil o grup var olsun bana yeter. Beni biraz tanıyanlar ve takip edenler bu grupla olan derin ilişkimi görebilirler 😀 Pasteli yazarken Özel dememin nedenide buydu. Diğer gruplarını belki benden duymuşsunuzdur. Eğer  hikayemi okuduysanız orada kullandım bazı sanatçılarını. The Koxx, Daybreak, No Reply, Naru, Tune, Peppertones koreli sanatçılarından bazıları. Yine bu şirkette yabancı sanatçılara sahip mesela ben Japon rock grubu Holiday of Seventeen’i çok severim “Rocksident” parçaları çok şirindir klibi daha güzeldir.

Kısacası şirketler ve sanatçıları böyle. Yalnız Indie dediysek eğer Mint’ten de bahsetmeden geçmeyelim. Mint Paper tüm indie aleminin toplandığı bir kavram. Festivali çok ünlüdür mesela “Grand Mint Festival” . Bu seneki yaklaştı. 22, 23 Ekim tarihlerinde Olympic Park’ta gitmek isteyenlere duyurulur 🙂 Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız. Indie gruplar genellikle EBS Space de sahne alır. EBS bir kanal bu arada. Eğitim üzerine yapılaşmış bir kanal. Birde Space’i var. Özellikle benim çok eğlenerek izlediğim Daybreak – The Koxx karma performansını paylaşayim sizlerle. Parça Daybreak’in “Popcorn” parçası. Davul’da ve klavyede The Koxx elemanları var. Buyurun izleyelim 😉

Birde Clazziquai Project’in sevdiğim bir performansını EBS Space’den izleyelim

Benim bildiklerim bu kadar. Umarım birazcıkta olsa faydam olmuştur. Bir şeyler sormaktan çekinmeyin çünkü atladığım yerler olabilir. Bu endüstride araştırma yapmayı seviyorum. Son cümlem şu olsun;

Güney Kore’nin her şeyini seviyorum. İlk göz ağrım dizileri ve filmleri olduğundan yerleri ayrıdır. Pop’unada bayılmama rağmen hatta ayılıp tekrar bayılıyorum çoğu zaman “Indie”, “Rock” tarafının gönlümde yeri ayrıdır. Biz birbirimize ilk görüşte aşık olduk. Onlar öyle muhteşem güzelliklte, yakışıklılıkta değillerdir ancak sahnede çok eğlenirler, sadece şarkılarını söylerler, öyle hareketli bir camia değildir şarkıları gibi sakindirler. Öyle yani… Size bol “Indie” günler diliyorum 😉

Can You Hear My Heart?

Çok uzun zaman olmuştu dizi tanıtımı yapmıyordum. Şimdi bir sürü mazeret üretirim size ancak uzatmaya gerek yok bildiğiniz üşeniyordum yani ha birde aşırı ayılıp bayıldığım diziler izlediğimden elim gidip  yazmıyordum. Büyüsü kaçıyor gibi gibi 😀 Bunun dışında bir çok blog sahibi dost güzelce anlatınca birde ben niye yazayım diyordum. Bakın dizdim mazeretleri peh üşengeçim yahu bu aralar ( O kadar yani 😀 )

Ancak bu üşengeçliğimi şimdi bozayım istedim. Malum işe başlıyorum zaten mevlam kayıra dediğim blogum iyice tozlandı falan uğradığımda tozunu bile alamıyorum ” Yazalım abi üç beş satır” dedim ( Kimle yazacağımı bilmiyorum lafın gelişi 😀 ) ve başlıyorum. (Neden girişleri bu kadar uzatır oldum. Hikaye yazmanın alışkanlığı olsa gerek :S )

Can You Hear My Heart? Öncelikle son bir şey daha 😀 Henüz diziyi bitirmiş değilim. Bitirdiğimde yazamayacağım çünkü biliyorum. Şimdi anlatayım sonra kısaca beğendim ya da beğenmedim diye bir şey yazarım 😛

Çok şirin bir şekilde başlayan ve ilk dakikalarda sizi saran bir dizi bu. Küçük bir kasabada küçük insanların ( Küçük insanlar derken sadece mutlu bir yaşam isteyenleri kastediyorum)  hikayesi. Taki zenginler işin içine girinceye kadar tabi. Büyükanne, oğlu ve erkek torunu ile başlıyor. Oğlu zihinsel engeli ancak o kadar şirin bir adam ki. Torunu ailesinden utanan, zeki ve yaşadığı hayattan nefret eden, daha fazlasını hak ettiğini düşünen, sevgiye kapılarını kapamış bir öğrenci ve büyükanne: Sürekli küfreden, sert mizaçlı  ancak hep oğlunun iyiliğini isteyen bir kadın. Birde oğlunun aşık olduğu duyma engelli kuaför bir kadın ve onun kızı var. Cimcime feci derece tatlı, aşırı pozitif ve çok güçlü bir kız. Hayalı piyano çalıcısı olmak ( Piyanistte öyle diyor kendisi)

Her şey normal değil mi? Ancak bir süre sonra gizli kalmış gerçekler ortaya çıkınca, bazı arkadaşlıklar filizlenince kimi bağlar kopunca ve bir dizi kötü olay sonucunda allak bullak olan hayatlar var içinde. Bir çok yerde gülümsüyor, bir çok yerde kızıyorsunuz ancak dizi kendini izletiyor.

Yahu ben bu üstü kapalı anlatma olayını çözdüm harbi ya! Tutabiliyorum artık kendimi yaşasın kötülük. Gerçi benim gibi spoiler canavarı bir insan bu hale nasıl geldi hala çözebilmiş değilim de neyse 😀

Diziye dönersek kadro gerçekten çok güzel. İnanılmaz kaliteli bana göre. Birde garip gelecek belki ancak diziyi izlerken feci şekilde MISA havası alıyorum belki başroldeki kadının bunda etkisi olabilir dedim ama yok ya müzikler falan anımsatıyor biraz.

Ama garanti verebilirim size,  izlenmeye değer bir dizi hissi içerisindeyim. Açıkçası bir şeyler izlemekten sıkılma evresine girmiştim. Hani kendimi dizilere boğduğum bir dönemi bitirmek üzereydim ve bu dönemde hiçbir şeyi beğenmem, oturup izleyemem sıkılırım falan. Bu dizinin ilk 8 bölümünü ardarda izledim. Bu da demek oluyor ki sarıyor o biçim.

Birde bunu söylemeyecektim ancak hadi söyleyeyim 😀 Que Sera Sera ile gönlümde taht kurma olayına giren Lee Kyoo Han yerini yaptı gibi. Öylesine şirin olmuş ki yiyesim geliyor, resmen iştahımı açıyor 😀 (Sapıttım ben sapıttım 😛 )

Kısacası başladım ve şuan beğenerek izliyorum. Darısı başınıza ya da bir deneyin işte 😀 İşte trailer 😉

Nomu nomu nomu uzun bir aradan sonra kafamı şimdi bahsedeceğim bağımlılığımdan – ya da bağımlılıklarımdan- kaldırıp iki kelam edeyim dedim. Gerçi bağımlılığından uzaklaşıp, yine o bağımlılığından bahseden bir bağımlı olmak baya garip geliyor ama neyse 😀 Ah yine saçmalama moduna kayıyorum. Ancak ne yapabilirim? Ben böyle bir insanım işte. Her an her dakika saçmalamaya müsait bir bünyem var. Evet şimdi geliyorum bahsedeceğim konuya.

2011 yılı uzakdoğu dizi sektörünün bana göre altın çağı oldu. Hatta belkide altın çağın başlangıcı. Ardı ardına muhteşem diziler yapılıyor ve daha niceleri düşünce aşamasında. Bu zamana kadar “Hayatta devam eden bir şeye başlamam” diyen ben şimdi kendimi durduramıyorum. Öncesinde mangalarla, animelerle ongoing muhabbetim vardı ve emin olun inanılmaz bir şekilde övülmüş olması gerekliydi o muhabbetin başlamış olması için. Şimdi ise ben oturuyorum, araştırıyorum sevdiğim oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin haberlerine bakıyorum yeni dizileri var mı diye. Evet elimi yanacağını bile bile ocakta kor alevlerin üstünde ısınmış olan tencerenin kulpuna koyuyorum ( Benzetmede aştığımın kanıtı 🙂 )  İşin garibi deli gibi pişmanlık duymama rağmen bu işten feci zevk alıyorum.

Sanırım her şey Secret Garden ile başladı. Blog camiyasını saran fırtına sonunda bizim buralara da ulaşmıştı ve ben farkında olmadan başlamıştım. Artık yayınlandığı günü iple çekip, aynı günün gecesi düşmesini bekleyip altyazısı çıkana kadar pc başında bölümü açmamak için kendimi zor tutar olmuştum. Peki pişman mıydım? Siz söyleyin. Evet tabiki pişman olmadım. Sadece merakımı dizginlediğimden değil aynı zamanda SPOILER dediğimiz kendimizce türkçeleştirdiğimiz ÖNBİLGİ dolu yazılardan da kendimi korumuş oldum. Eğer yayınlanmaya başladığı zamanda izlemeseydim herhalde şimdi hiç izlemezdim. Çünkü her şeyi biliyor olurdum. Gerçi bu ayrı bir konu 😀

Sonrasında ise The Greatest Love geldi. İlk görüşte aşık olduğum bu dizi büyük konuştuğum Ongoing olayının virgülünü de kaldırdı ve ben artık kendimi haftalık dizi takibinden alamaz oldum. Ancak sanırım asıl olayı patlatan TGL den sonra gelen diziler oldu. Bu dizilerin başını önceleri çekinerek baktığım Heartstrings ve hiç şüphe duymadan kesin  başlamayı düşündüğüm – artık başlamış olduğum- Scent of a Woman çekmekte. Sonrasında ise Hooray for Love ve Myung Wol the Spy geliyor. Hooray For Love’ı biriktiriyorum. Çünkü altyazı çevirileri o kadar yavaş ki. Çıldıracağımı bildiğimden henüz başlamadım. MWS ise sırası gelmeyen dizilerden.

 

Şimdi bunlardan bazılarını izlemesemde ki 2sini izliyorum 2 sini izlemiyorum. İndirip biriktirdiğim için yayınlandığı günü bekliyorum (Buda bağımlılığımın ayrı bir etkisi tabi 😀 ) Evet Pazartesi- Salı MWS yayımlanıyor- Çarşamba – Perşembe Heartstrings, Cumartesi – Pazar Scent of a Woman, Hooray for Love. Bir Cumalarım boş 🙂 Gerçi onuda boş geçirmiyorum. Bunlar indirme günleri. İzleme günleri ise altyazılara göre değişiyor. Genellikle bir gün sonra izliyorum. Yalnız olay iyice matematiğe dökülecek şakası yok 😛 Nerde kaldım hıh evet Bu dizilerden 2 sini izliyorum 2şer bölüm yayınlanıyor 4 bölüm ediyor. yani benim perşembem, cumam Heartstrings için ayrılıyor ( Çevirisi hızlı) Salım ve çarşambam Scent of a Woman için (çeviri biraz daha yavaş) Tabi bunlar dayanabilirsem böyle. Dayanabilmek derken altyazıların en azından bir %50 olmasını beklemekten bahsediyorum. Çünkü zaman zaman %30lardayken bile dayanamayıp izlediğimi bilirim 🙂

İşte bunlar güncel olarak takip ettiklerimle yaşadıklarım. Birde bunlar dışında tam 3 diziyi daha izliyorum. Birde bitirdiğim Que Sera Sera var. Başta City Hall olmak üzere Rebound ve Manny izliyor olduklarım 😀 (Ah çıldırmış olmalıyım 😀 ) City Hall’u  annem ile birlikte izlemenin zaten ayrı bir çıldırdınçlığı(Galiba şimdi yeni bir kelime keşfettim 🙂 ) var. Her gün en az 3 bölüm izliyoruz. Dikkati çekerim en az diyorum 😀 Sonra ben arada mola verdiğinde – evet annemden bahsediyorum- dönüp Diet Rebound izliyorum. Ardından akşam çeviriyi falan beklerken Manny’e bakıyorum. ( Evet ben çıldırmışım :S ) Sonrasıda malum zaten. İşi abartıp pandalarla online birlikteliklerle ongoing dizilerimizin tazecik bölümlerini izliyoruz 😀

Ha birde sinemayı unutmamak lazım. Bunca dizi yetmiyormuş gibi sinema macerasıda yaşıyorum. Son zamanlarda beyaz perde tercihim olan Tayland ve Çin sinemasına bakıyorum. Birde arada eğlence için Hollywood eskilerine. İşsiz olmanın boşluğunu böyle dolduruyorum. Yalnız işte hikayemin yeni bölümü ile blogumla ilgilenemez oldum. Bunun en büyük nedeni sıcaklar. Yoksa gördüğünüz gibi bir şeyler izleyip bir şeyler yapıyorum ancak yazacak kuvveti bulamıyorum. Yatağa terden yapışmış olmak feci bir durum. Ha birde aradan kına, düğün ve düğün sonrası misafir ağırlama olayını, evdeki tamiratı ve yeni gardırobumu çıkarttım. Aslında yakında Nirvanaya ulaşmış olmam lazım. Guru olma yolunda ilerliyorum :D:D

Amma yazdım ha! İşte son zamanlardaki boş insan olmanın verdiği boşlukla farkında olmadan bağımlı olduğumu anladım. Bunu da sizinle paylaşmak istedim. Şimdi yapılması gereken şey ise susmak ve bu yazıyı bitirmek. Ne için mi? Rebound’u yarıda kestim, bölüme geri döneyim 😛 Jaa ne…

 

Amanin ne kadar uzuuuunnn bir zaman oldu. Ama olması çok normal. Bu aralar ne dizi izliyorum, ne film izliyorum nede uzak camiyada dolanıyorum. Aslında kendi yakınıma bile bakamıyorum uzaklara elim uzansın.

Şu dakika dedim ki ” Sermin kendine gel yaz bir şeyler. Böyle giderse elin klavyeden tamamen uzaklaşacak” ve işte burdayım. Evet dizi izleyemiyorum, filmlere bakamıyorum ama aynı tatda hatta onlardan daha tatlı hikayelere takılıyorum. Çingularımın birbirinden güzel hikayeleri öyle bir bağımlılık yaptı ki dizi takip eder gibi her bölüm heyecanlı, komik, romantik ve zaman zaman dramatik bir film izler havası esiyor ekranımdan yüzüme. Bende ” Dizileri tanıtıyorsun, filmleri anlatıyorsun onlardan aldığın zevkin katını alıyorsun helva yapsana -pardon- yani onları tanıtsana ” dedim – bu aralar kendime ne kadar çok şey söylüyorum öyle onuda fark ettim bakın şimdi. Yani uzun lafın kısası işte muhteşem hikayeler;

İlk olarak Hikaru  sunar ” My Lovely Roommate “

Bizi hikaye olayına bulaştıran adımdır bu hikaye. Bir türk kızını ve yaşadıklarını anlatır. Berna’mız ilk gözağrımız bir yanlış anlaşılma yüzünden 3 erkekle aynı eve düşer (Kötü yola düşmek gibi oldu bir saniye) Yani değişim öğrencisi olarak Kore’ye gider internette ev arkadaşları ile konuşurken onları kız sanır. E Berna’da futbol muhabbeti yapınca bizim çocuklarda Berna’yı erkek sanır. Ancak her şey Berna’nın kapıyı çalmasıyla anlaşılır. Bir şok yaşanır ancak bu durum hepsinin hayatını öyle bir etkilerki komedisi, dramı ve aşkları ile doyurucu bir seyir sunar okuyucuya -hayır yanlış yazmadım. Okuduğunuz şey saniye saniye gözünüzde canlanıyorsa seyirlik oluyor işte 🙂 –  Oyuncuları ile göz dolduruyor, anlatımıyla şenlendiriyor bir yudumda okuyorsunuz. Ellerine sağlık canımcım. Yeni bir hikaye ile dönüşünü bekliyoruz. Okuyun okutun…

Astrea sunar ” Bir Kar Tanesi Ol “


Bir Taneciklerden çingumun hala devam etmekte olan hikayesi ” Bir Kar Tanesi Ol ” Maddi durumundan dolayı okulunu yarım bırakıp ailesine bakmaya kendini adamış bir kızın hikayesi. Bir gün kaderin cilvesi ile yaptığı bir sakarlık hayatını tamamen değiştiriyor. Tabiki bunda aniden aldığı evlenme teklifinin büyük etkisi var. Song-i inanılmaz şirin bir karakter. Hikayenin içinde entrikayı yaşıyor, yine olmazsa olmaz aşk var, komedi var. Yer yer gözlerim hüzünden, yer yer gülmekten dolduruyor. En önemlisi hikaye buram buram Astrea kokuyor. Espirileri süper, anlatımı akıcı ve mutlu edici. Her bir bölümde karakterlerin farklı taraflarını görüp her birini ayrı ayrı seviyorsunuz. Özellikle Leun karakteri bende dahil heralde bir çok okuyucunun göz bebeğidir. Ellerine sağlık canım devamını iple çekiyorum. Hadi yeni bölüm 😉

Kimbapsushi sunar ” Mutluluk Yolcuları “

İşte başka bir çingunun yine muhteşem hikayesi ” Mutluluk Yolcuları” Aslında kendisi okuyucularının hiç bir şey bilmeden okumasını istiyor ancak ben burda üstü kapalı hemen bahsedeyim. Geçmişinde bir çok zorluk atlatmış, dışarıya kendini kapamış iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Çok güzel bir şekilde kurgulanmış, en ince ayrıntısna kadar oya gibi derler ya işte öyle işlenmiş bir hikaye. Yine “Mutluluk Yolcuları” da devam eden bir hikaye. Geniş ve kaliteli karakterlerden oluşuyor. İlgi çekici, gizemli örtülü bir seksilikte bu hikaye. Kendinizi değişik bir şekilde içine çekiliyor buluyorsunuz.  Jae In’i ile Tae Sung’ı ile ve henüz ortaya çıkmayan diğer karakterlleri ile (Hala bir kaç tane var değil mi? 😀 ) okunulası hikayelerden. Ellerine sağlık Sushi’ciğim Kimbap’çığım (Yine Kimbap’tan kopamadım) Okuyun!

Winpohu sunar –Winpohu’ca Hikaye- ” Adı Bile Yok”

En taze hikayelerden. Bir yerde birilerinin hayatının bir parçasını Winpohu’ca anlatıyor. Kendisini zar zor yayımlamaya ikna ettik ” Ben yapamam” dedi durdu ama ortaya çok şirin bir hikaye çıkartıyor. Şimdi hikayemiz kitaplara aşık bir kızı anlatıyor tabi içinde o kıza aşık birde çocuğumuz var. Dian ve Sano her ne kadar bu ikisi olsada yan karakterlerlede canlı bir hikaye. Göndermeleri, ince espirileri çok güzel. Özellikle Kadim karakterinin Sano ile olan muhabbetleri çok hoş. Yine okumaya değer bir hikaye. Winpohu’cuğum ellerine sağlık. Aja Aja durmak yok 😉

İşte böyle. Son zamanlarda bu güzel hikayeler bağımlılığım oldu. Her şeyden geçtim bunlardan geçemiyorum. Yazmasıda okumasıda bağımlılık yapıyor. Dostlar cidden harikasınız yani. Bence Uzak Doğu sevgisini farklı bir yere taşıdı bu hikayeler. Daha da taşınsın burda kalmasın. Tekrar tekrar ellerinize sağlık. Klavyeye dokunan parmaklarınıza kuvvet 😉 Kalemler tükenmesin 😉 Şimdilik benden bu kadar. Jaa ne!

Açıkçası tanıtımlarını okuduktan, trailerlarını izledikten sonra ilk aklıma gelen şeydi; Kore “Fame” derse nasıl olur? Bunun altından da kalkar mı acaba?

Oldum olası sevmişimdir içinde müziğin olduğu filmleri dizileri 😉 Bizim zamanımızda “Fame” alıp götürmüştü gençleri (Çok yaşlıyımda göstermiyorum işte) Filmide diziside gönlümde ayrı bir yere sahiptir ancak orjinalinden hani 1980 yapımından (Ben daha portakalda vitamin değilken çekilmiştide banada yetişti yani 😉 ) bahsediyorum 2009 da tekrar çekilmeye çalışılan yapımdan değil. (Birde 1982’de ki dizisinden)

Güney Kore gibi saniyede bir albümün çıktığı yine saniyede bir yıldızın parladığı bir ülkede bence böyle bir yapım için geç bile kaldılar. Ancak üstesinden gelebilecekler mi hala şüphelerim var.

Dizinin ilk 4 bölümünü izledim ( Devam eden diziler alışkanlık yapıyormuş 😉 Güya başlamayacaktım hala yayınlanmakta olan başka bir diziye) ama henüz bir “Fame” havası yakalayamadım diyebilirim. Yani benim gibi arada köprü kurmaya meyilli iseniz direk o meyilinizden vazgeçin.

 

 

İnsan ister istemez karşılaştırma yapıyor. Hani “Kapı gıcırtısına atılan göbek” vardır ya ben bu dizide henüz içi dışı müzik/dans olmuş bir gençlik göremedim. Normalda biri ossursa adamlar hop ayakta yemekhaneyi birbirine katarak dansa , müzik yapmaya başlardı. Daha ilk bölümden böyle sahneler görmeyi, dizinin içine girmeyi beklerken muşmula suratlı , kazma oyunculuğu ile “Abi allah için sen sadece şarkı söyle, klip çek ” dediğin Kim Hyung Joon ile karşılaştım 😉 Neyseki cameo dan ileri gitmiyor 😉 Bir sn başka birşeyden bahsediyordum ??? Haaa evet sanırım ilk bölümlerde biraz daha bu yeni kanları ortaya atalım onların güzelliklerinden, yakışıklılıklarından faydalanalım arada müzik falan kaynasın demişler harbiden Dream High etmişler 😉

Aslında 4 bölüm ile bunun kararını vermeyi yanlış buluyorum ama böyle düşünmektende kendimi alamıyorum. Gözüm hep bir Bruno Martelli arıyor, heran Mr. Shorofsky görmek istiyorum, Leroy Johnson  böyle havalarda uçsun o masa senin bu masa benim desin ne güzel olur yani onun kısacık şortuna bile katlanmıştım o zamanlar 😉 ve daha niceleri sima olarak hatırlıyorum ancak isimleri geçikmeli geliyor aklıma. Birde her bölüm başında  şöyle denirdi ” Şöhret mi istiyorsunuz? Şöhretin bedeli vardır. Ve burası ter dökerek ödemeye başlayacağınız yer” Vuahh bu cümleyi Debbie Allen’dan duyardık . Resmen ekran başındakileri bile ateşlerdi. Üstelik o bedeli görürdük yani 😉

Bakalım “Dream High” da bu zevki verecek mi? Normalde bir çok şeyde G. Kore vazgeçilmezimdir. Hep bu taraf çok daha iyisini yapmıştır ancak bu dizi için birşey söylemek yanlış olur daha çok erken. Konusundan hiç bahsetmedim. ama işte Kirin sanat akademisinde okuyan dans ve müzik ile yaşamak isteyen bir grup gencin birbirleriyle olan, sektör ile olan maceralarını anlatıyor. Tabi işin içine olmazsa olmaz ailevi meseleler falan da giriyor. Güzel bir harman bekliyorum… Bu arada sizle Şu videoyuda paylaşmazsam olmaz 😉

Baby Remember My Name… 😉

Cyrano Agency

 

Merakla ve sabırla bekledim bu filmi. Bugün maillerimde altyazı bilgisini gördüğümde “Oh be bugün aklımı bozduğum Secret Garden’dan uzaklaşabileceğim” dedim. 2 saatte olsa başka tarafa yönelmenin vermiş olduğu büyük hazzı yaşıyorum şuan.

Bilmiyorum sizde fark ettiniz mi ancak 2010 dizilerinde (yanılmıyorsam temmuz ayından sonrakilerde) bu filmin afişi mutlak bir yerlerden fırlıyordu. Hatta Gumiho’da bile Mi Ho ilk sinema deneyimini bu film ile yaşamıştı. Her ne kadar ben başrollerden biri olan Park Shin Hye‘yi sevmesemde ( Nedense ısınamadım ben bu kıza) diğer oyuncuların hepsini çok severim. Başta Uhm Tae Woong olmak üzere Choi Daniel, Park  Cheol Min, Lee Min Jung , hepsi birbirinden süperler hatta yiğidi öldür hakkını yeme Park Shin “Benim için yetişkin rollere attığım ilk adım” gibi birşey söylemiş bu filmdeki rolü için doğru diyor. Daha bir yetişkinimsi rol diyebiliriz öyle çok gıcık olmadım kendisine.

Konusuda keşke bizim buralarda da böyle bir iş olsada dedirtecek cinsten 😉 Efendim birine mi aşıksınız? Ancak bir türlü nasıl açılacağınızı, nasıl davranmanız gerektiğini bilememiyor, gönlünü çalamıyor musunuz? Utangaçsınız gözüne dahi bakamıyorsunuz vs. Takmayın abi artık bu işleri 😉 Ta ta ta taaam Cyrano Ajans sunar.” İtina ile aşık edilir “:D:D

İşte böyle bir ajans düşünün seçtiğiniz insanı size aşık ediyorlar. Birgün yine beceriksiz bir aşık kapılarını çalıyor bu adamların. Klisede bir kızı görmüş adamımız aşık olmuş ne yapacağını bilemiyor ve bizimkilere başvuruyor yalnız beceriksiz adamın aşık olduğu kadın ajansın baş elemanının eski aşkı çıkmasın mı?Acaba neler olacak. Ajans sahibi sabote mi edecek yoksa pro olduğundan işini yapacak mı? (Ammada heycanlandınız dimi 😀 )

Her ne kadar konu bu kadar görünsede aslında daha fazlasını bulabileceğiniz bir yapım. Özellikle ilişkiler hakkında bazı küçük şeyler varki “Harbiden lan” diyorsunuz. Hani dizilerde filmlerde izlediğiniz bazı sahnelere “Ay çok romantik!!!” dersiniz ya en iğrenç ses tonunuzla 😉 Aslında arka fondaki müzik, özenle yazılmış bir senaryo yine itina ile seçilmiş bir mekan, ışık cart curt olmadan bir bok değildir ya işte film bu olayı gayet hoş yakalamış 😉 Bakalım filmi izledikten sonra hala beyaz atlı prensin olduğuna inananlardan olacak mısınız? Hayallerinizi yıkmak istemem ancak aslında ordaki beyaz at değil montajda boyuyorlar ve o prenste değil iyi bir makyaj, kısa bir peruk ve fotoshop ile o hale gelen benim o ben 😉

Neyse bugün saçmalama modundayım. Bu filmi izleyin diyorum. Mutlaka izleyin harbi hoş olmuş 😉 Gumiho’nun kahkaha krizine girmesi kadar değil ancak gülümsetiyor 😉