Category: Japonya


Eğer o bahse girmeseydim, bu hikaye muhtemelen yaşanmamış olacaktı. Yazı mı tura mı?

İsmi ile kalbimi felç etti. Sonra oyuncularına baktım kimi göreyim Kenichi Matsuyama!!!! OMG ! Tamam onun muhteşemliğinden falan sonra ayrıca bahsedelim. Blogum +18 uyarısı içermiyor 😀

Yalnız ben direk filme dalıverdim. Genellikle yaptığım bir şey değildir bu. O zaman ne yapalım. Kısaca özetleyeyim. Şimdi efendim elimizde Naomi (Maki Horikita) adında bir genç kız var. Uluslararası deniyor ancak işte Amerikan Kolejinde okuyor. Tokyo American School gibi bir şeydi tam adı neyse geçelim biz orayı. Bu kızımız merdivenlerden yuvarlanır ve gözünü ambulansta açar yanında kim mi var?  Yuji ( Tabi ki  Kenichi ) 🙂 Yalnız bir sorun var. Kız geçmişe dair 4 senesini hatırlamıyor. Ve etrafında tam üç erkek Mirai, Yuji, Ace. Lisede hafızanızı kaybettiğinizi düşünsenize. Vaovvv! Kenichi ile tanışacaksam ne ala 😀

Şakası bir yana Naomi’nin yaşadığı bu hafıza kaybı hayatını zora mı sürükleyecek yoksa her şeyi yoluna sokacak olay bu mu? İzleyin görün. Ben izledim gördüm 😛

Uzun saç olmuyor ya!

Şimdi gelelim şahsi zırvalıklarıma. Öncelikle ben Maki Horikita’yı sevmem.   Bana inanılmaz donuk bir kızmış gibi gelir. Ki aslında bu zamana kadar izlediğim Maki öyleydi. Bildiğiniz kalas cinsten. Ancak bu filmde zincirlerini kırdığını fark ettim. Belki nedeni Ken’dir 🙂 Bir kere öpüşüyor yani. Tepkim ” Aman tanrım bu kız öpüşebiliyormuş. Gerizekalı o zaman neden Hana Kimi’de Oguri’yi öpmedin! Mal!” evet gerçekten bunu böyle söyledim filmi dondurduğum ekranıma doğru 🙂

Film Amerika, Japonya ortak yapımı ya Japonya’sını unutun fazlaca Amerika usulu sadece arada bolca japonca var, tanıdık japon oyuncular var. Hani bu iki ülke yan yana gelince ağır basan taraf her zaman ABD oluyor da işte Ken olunca onu bile sallamadım.

Filmde illaki ingilizce olmak zorunda. Bizim Japonlarda şakır şakır konuşmalı haliyle. Ama nasıl olmuş diye sormayın. Abi çok kötü ya. Resmen işkenceydi Maki’nin ingilizce konuşması. Hani biri seslendirmiş gibi, değil gibi. Ondan o ses o kelime çıkmaz gibi. Ne bilim izleyin karar verin 🙂

Ve ve yine ikinci elemanımız var. Ama bu sefer enteresanlık var. Böyle bir aşk dörtgeni yaşanıyor ( Gerçi sonra üçe düşüyor yine ) ama öyle böyle değil ya. Zort! Arada kalıyorsunuz. Hani sonu hem tatmin edici hem arada bırakıcı cinsten. Güüzeeelll!!!

mubi.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı!

Filmde en hoşuma giden şey ise ki baya önemde taşıyor. CD’ler. Evet açık vermiyorum sadece bu kadarını söylüyorum.

Birbirlerine teşekkür edip, önemli olmadığını söyledikleri bölümüde unutmamak lazım. Tabi ki Naomi ve Yuji’nin 😀 Filmin en güzel sahnelerindendir. İki kez izledim galiba. 😛

Ah birde çekim tekniği inanılmaz hoşuma gitti. Özellikle benim gibi fotoğrafa düşkün bir insan için çok güzel yerler vardı. Hani duygularıma tercüman olabilen cümleler ve eylemlerle doluydu.

diha-mediha.blogspot.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı

Yine çok uzattım. Hatta belkide bazılarınız nefret edeceği cinsten ön bilgi içerdi ama kendimi tutamadım işte. Ha bu arada fark ettim filmin çoğunu Kenichi için izlemişim her şeyi ona bağlamışım aferin bana. Yalnız yakında onun baba olacağını bilmek aklıma her geldiğinde solumu feci acıtıyor oy oy üstelik eşini düşündükçe daha fena oluyorum 😀 Bu konuyu kapatabilir miyiz??? 😀

Tamam evet şu dakika itibari ile bitti 😀 Kenichi ile tabi ki 😀

Avistaz'dan alınmıştır

PS Bir kitabıda olduğunu biliyor musunuz? Filmin kitabını yapmışlar 😛 ( Şaka ciddiye almayın dün Jey Leno’da duydum espriyi 😀 ) Tamaammm. İşte Fragman;

İstanbul’da Olupta Gitmeyen…

Uzakdoğuyu seviyorsanız, özelliklede Japonya’nın sizde yeri ayrıysa (benim gibi), sanatına, animasyonuna ve tabiki mangasına olan sevginiz her geçen gün artıyorsa ve tabiki İstanbuldaysanız ya da gidebilir durumdaysanız kaçırmamanızı önerdiğim, hayır hayır emrediyorum 😉 şaka bir yana bana “Ah keşke orda olsaydım. Kesinlikle kaçırmazdım ” dedirten bir sergi haberi veriyorum.

Aslında çok önceden görmüştüm ancak bugün kardeşimin spor damarı tuttuğundan bir saatliğine (Ezele yetişmesi lazım) pc’yi savunmasız bıraktı ve ben yine yürüttüm. İşte bundan istifade duyurim dedim çünkü çok bir zaman kalmadı.

Ne kadar uzattım. Affınıza sığınıyorum yazmayı çok özledim de 😉 Neyse Tatatataaaammmmm…..

Japonya Medya Sanatları Festivali Sergisi

Dostlar festival 1997 den bu yana düzenleniyor ancak bu sene ilk defa İstanbul’da. Pera Müzesinde, Japonya’nın sanat, animasyon ( anime ) ve manga bölümlerinden oluşan özgün bir sergi niteliğindeymiş. 3 Ekime kadar görebilirsiniz.

http://www.peramuzesi.org.tr den bilgi alabilirsiniz.

Dostlar gidin gidin ve gidin. Benim yerimede gezin. Bol bol Japonca konuşun, fotoğraf çekin. Birde bana kızmayın bu kadar geç haber veriyorum diye. 6 Ağustosta başlamıştı evet ancak benim o kadar erken haberim olmamıştı. Eylülün son zamanlarıydı öğrendim. Neyse gidin işte …. 😉

Efendim geçenelerde sevgili Çingumu hayal kırıklığına uğratmıştım. Çünkü kendisi aynı anda bir çok dizi izliyor bir sürü manga okuyordu o aralar onu anlayamamıştım. Ancak o zamanlar demiştim “Az kaldı yakında öyle olcağım gibi” diye.  içimdeki patlamayı hissedebiliyordum ve sonunda o gün geldi. Harbi kendimi fazlasıyla kaptırdım. BİRİ BENİ DURDURSUN!!!!!

Şimdi ilk olarak aşırı derece Japonya damarım tutmuştu. Halfway filmi ile Narimiya Hiroki’yi aşırı derece özlediğimi fark ettiğimi yazmıştım birde orda başka bir oyuncuyu çok beğendiğimi. Araştırırken ikisinin birlikte rol aldığı bir dizi olduğunu fark ettim ve izlemekten uzak duramadım. Yankee-kun to Magane-chan.

Şimdi konusunu bilmeden  izlemeye başladım. Oyuncuları görünce balıklama atladım. İzlemeye başladıktan sonra bana Gokusen’i anımsattı. Şimdi dizi şöyle; Shinagawa Daichi tam bir başbelasıdır. Önüne gelenle kavga eder, hiç bir zamanda yenilmez.  Büyük bir nam-ı vardır anlayacağınız. Herkes ondan Yankee diye söz eder. Okuldakiler korkar hatta öğretmenleri bile karışmaz. Ancak evdeki halini görmeniz gerek çok tatlı bir karakter. Okulun ilk günü yolu bir kızla kesişir.  Kızı manyağın önde gideni zannedersiniz siz önce 🙂 Adachi Hana. Okula yeni gelen öğrencidir, fazla hevesli bir öğrencidir ve Shinagawa’ya yapışır. Daha sonra Shinagawa Adachi’nin öyle bir sırrını öğrenir ki aslında çokta farklı olmadıklarını anlar. Şimdi hala devam etmekte olan ve asırlar süreceğini düşündüğüm bir Manga’dan uyarlanma bir dizi. Manga’yı gözüm kesmedi “Başlasam mı?” dedim ama yok yok hem bir sürü chapter hem ongoing uzak dursun yavrum benden. 10 bölümlük bu dizi çerezlik resmen yine Japonların espiri anlayışları ile dolu. Benim gibi seviyorsanız anime izliyormuşsunuz havasını izlemekten eminim zevk alırsınız. Birde bence Gokusen’i seven bunuda sever 😉

Bir diğer dizim” Hotaru no Hikari 2″. Zaten bir himono onna olduğumu ezelden kabul etmiş bir insanım 2. si gelecekte ben izlemeyeceğim. İmkansız 😉 Fujiki amcayı çok severim ve onu tekrar görmek çok güzel. Dizi yine aynı şekilde devam ediyor. Yalnız Buchou ile daha rahat bir sezon olmasına rağmen biraz mantık hatalarının olduğunu fark ettim. Birinci sezonda Ahomiya’nın o gıcık aldığım Makoto ile yapmış olduğu bir çok şeyin bu ikinci sezonda sanki hiç yapmamış gibi yansıtılması hoşuma gitmedi. İzleyenler anlayacaktır ne demek istediğimi. Her ne kadar sinir küplerine bindiren dizilerden olsada beni gülmekten yerlere düşürdüğü sahneler çok daha fazla. O kadar çok kahkaha atıyorum ki salondan babam geliyordu başlarda 😀 Yeniden Himono Onna çok iyi geldi. birde Himono Otoko var galiba elimizde meraklanıyorum 😉

Koreye geçelim şimdi. Hangi diziyi izliyordum hatırlamıyorum ama bölümün sonunda bu dizinin reklamını vermişti. Baya ilerledi dizi ben daha yeni başladım. “Dong Yi” sevebileceğimi fark ettiğim bir tarihi drama. Normalde öyle tarihi dramalar için ölüp bitmem. Bu zamana kadar deli gibi izlediğim bir “Saraydaki Mücevher” ve “Muhteşem Kraliçe’ydi”. Bu dizinin diğer bir adıda Taçtaki Mücevher’miş. Dedim “Bak sevmenin nedenlerinden biri” saçma gelebilir ama ben inanırım böyle şeylere. Dong Yi’nin konusuda işte bilindik saray etrikaları. Öyle farklı bir şey yok. Her zaman ki gibi kızımız çok akıllı, her zorluğa göğüs geriyor, otoritelerin güvenini kazanıyor bu arada bir çok düşman ediniyor vs. Oyuncular arasında Bae Soo Bin ve Ji Jin Hee’nin olması cabası oldu 😉 İkisinide yine iki ayrı tarihi dramadan tanımıştım. Bence bu iki dramayı seven Dong Yi’yide sever 😉

Son olarak yine bir Kore dizisi. “Playful Kiss” başroldeki kızı zaman zaman Yoon Eun Hye’ye benzetiyorum. Yine üstün benzetme yeteneğimden saçmalıyor olabilirim tabi 😀 Yine esas kızımız (Ha Ni) tam bir salak, aptal, saf  ve yine en cool, fazlaca zeki, yakışıklı, popüler oğlan (Seung Jo) ilişkisi çevçevesinde, romantik komedi. Hani hoşuma giden yerleri var. Özellikle esas oğlanımızın annesine öldüm bittim ya. O kadının çevremde olmasını çok isterdim. Birde okuldaki saz ekibine hasta oldum. Hepsinin tipi birbirinden şirin 😉  Joon Gu ise ayrı bir alem. Konuşma tarzı süper. Diziye başalamadan önce onun bir filmini izlemiştim ve orda beni çok ağlatmıştı şimdi bu dizide gülmekten kırıp geçiriyor. Birde o küçük kardeş. Kıskandığı zamanlar ne şirin ya! Bakalım sonrasında neler olacak şimdilik öyle aman aman abartı şeyler yok. Olaylar hemen hemen normal gidiyor. Tabi ne zaman yön değiştirir belli olmaz. Gerçi bunusevdimin özenle yaptığı araştırmasında 12. bölümde bekliyorum bişiler 😉

Sonuç olarak şu aralar baya garip bir durum bu benim için. Üstelik bir çok diziyi aynı anda izleme isteği ile başa çıkmakta baya zor haberiniz olsun. devrelerim iflas edip işlemcim yanmadan( ki kendi psikolojik ve bedensel sorunlarım olarak bahsediyorum ) buna bir çare bulmak zorundayım 😉 Çünkü  izlemeye başlayacağım bir kaç dizi daha var. Örneğin Chuno, My Girlfriend is a Gumiho, Brilliant Legacy, Sungkyunkwan Scandal. E daha ne olsun 😉

Bandage yazımda bahsetmiştim Kobayashi yeni adamım oldu. Halfway’inde müziğini/prodüktörlüğünü o yapıyormuş çevrilir çevrilmez izleyeceğim diye. İşte çevrilmiş bende hemen izledim.

Fark ettimde bu aralar Japonya’ya iyice  kaymaya başladım. Çok özlemişim onu anladım yani. Aslında Halfway filmini Kabayashi’yi tanımadan önce listeme almıştım. Bana nostalji yaşatacak bir film olduğunu sezmiştim gerçektende 1 saat 25 dakikada o nostaljiyi yaşattı 😀

Konusu basit. Lisede geçen bir romantizm. Hiro ve Shu birbirlerinden hoşlanırlar. Çok komik olan dakikalarda Shu, Hiro’nun kendinden hoşlandığını öğrenir ve okul çıkışı çıkma teklif eder. Hiro şaşırır ve kabul eder. Bunlar ilişkiye başlarlar. Ancak bir süre sonra üniversite sınavlarının yaklaşması, üniversite seçimlerinin başlaması ile araya kara kedi girer. Çünkü ikiside başka üniversite istiyordur. Hiro, Shu’nun gitmemesini ister ancak Shu için bu zor bir seçimdir.

Şimdi eğer lisede aşk meşk davalarına girdiyseniz (ki bence girmeyen yoktur) inanılmaz tanıdık gelecek olaylar eminim. İşte hoşlanmaya başlarsın şansın yaver gider o da senden hoşlanıyordur. Sevgili olursunuz en güzel zamanlarda Şakkk!!!! ÖSS (da da da dammmm) dershanede ek dersler, aile baskısı bir yandan bitirme sınavları yani son yazılılar vs. Başlarsınız “Sınava kadar birbirimizi görmeyelim” demeye. Sonrasında tercihlerini gözden geçirmeler başlar. Bir bakmışsın onun ilk tercihi ile seninki başka. Hatta ortak bir şehir dışında gerisi tamamen farklı. Sonra “Tamam” dedin başka şehirlere, ancak bu seferde başlar “Gözden uzak gönülden uzak” vs meseleleri. Derken ayrılık kapıdadır. Tamam  her zaman böyle olmak zorunda değil ama genelde böyledir. İşte film bunları anlatıyor.

Belli düşük bütçeli bir film. Aynı mekanlarda aynı yüzlerle dönüp duruyor. Ancak kendini çok güzel izletiyor.   Haa yeryer bir durgunluk var ancak eliniz bir türlü kapamaya gitmiyor 😉 Ben sevdim yani.

Birde yan karakterlerden olan Meme’yi canlandıran kız çok tatlıydı ( Naka Riisa) söylemeden geçemeyeceğim. Geçen Astrea’nın bahsettiği animenin yani şu anime, live-action’nunda oynamış.  😉 Başka başka? Bandage filminde Asako’yu oynayan kız burda karşıma çıktı ( Kitano Kii ) yine fazlaca şımarık.  Uzun bir aradan sonra Narimiya Hiroki’yi görmek iyi geldi. Şirin suratını özlemişim. Birde Osawa Takao sen nasıl birşeysin ? 🙂 Tamam aşkı ilanlarımı burda kesiyorum ve bitiriyorum.  (Nasıl küt diye kestim 😛 )

Bu aralar eskisi gibi animelere bakamıyorum diye yakındığım dönemi aşıp, kendimi kolluksuz tekrar anime ve mangaların içine attım. Ongoing mangalardan nefret ettiğim bir gerçek ancak önüme en güzellerini koyup sonra “hala devam ediyor” demek bir çocuğun önünde en güzel çikolataları, şekerleri yiyip dişin çürük sen yiyemezsin demek gibi birşey. Ya da dişinin çürük olduğunu bile bile yedirip ağrıdan geberesini kahkalarla izlemek gibi. Fazla acımasız oldu dimi 😀

Neyse ongoinglerden bahsetmeyeceğim neyseki ben bugün size 😀 Ben o kadar kötü bir insan değilim -dermişimmm-

İlk olarak mangadan bahsedeyim. Adult, Comedy, Drama, Mature, Romance, Shoujo, Smut türlerini içinde barındıran “Love Celeb” Shinjo Mayu’nun elinden çıkma bir manga. Birçok mangası “Hot” olan bu hatunun çizimlerini çok sevdim. ayrıca shoujo’nunda hakkını çok iyi veriyor. Neyse gelelim “Love Celeb” a. Nakazono Kirara Pop Idol olamayı kafasına koymuş bir kız. Bu zamana kadar hep iki üç saniyelik rollerde oynamış. Ancak öyle bir menajeri var ki – kendisi 2 numaralı adamım- kızımızı idol yapmaya yemin içmiş 😀 Bir gün Kirara’ya derki “Hala bakiresin değil mi?” Şaşıran kızmız evet der ve sonrasında menajer Hanamaki ” Ünlü olmak istiyor musun? Eğer öyleyse git ve birşeyler yap” diyip bunu bir kapıdan içeri atar. kızmızın düştüğü yer medya arkası, kadın oyuncuların ya da olmak isteyenlerin bedenleri ile rolleri kaptıkları toplanma yeri gibi bir yerdir 🙂 Bizimkisi neye uğradığını şaşırır, dumur olur. Biri tam üzerine atlamış, bizimkisi çığlıklar içinde Hanamakiye söverken (tamamen benim yorumum. eminim içinden sövüyordur 😀 ) Gümüş saçlı prens imdadına yetişir. Bizimkisi gönlünü daha ilk dakika kaptırır gibi olur ancak bu gümüş saçlı yakışıklının bir “Virgin Killer” olduğunu bilmemektedir.  Sonrasında olan olaylar gerçekten komik. Özelliklede Gin karakteri beni çok eğlendirdi 😀 Öyle işte ne olacaksa bu ikisinin tanışmasından sonra başlar.

Vik vik salak kız rolünde Kirara, çakal insan rolünde Menajer Hanamaki, asi, sert görünümlü, gönül çalan ancak küçük bir çocuğu anımsatan bazı tavırlarla tahtını gönüllerde yapan insan rolünde ise Ginzou nam-ı diğer Gin bulunmakta. 7 vol , 37 chapter dan oluşan birde ekstrası bulunan completed mangayı bakalım siz nasıl bulacaksınız. Burdan okuyabilirsiniz. + sından 18 dir. Sonra uyarmadı demeyin 😉

Animeye gelirsek eğer. İşte ismi geliyor… La Corda D’Oro italyanca bir sıfat tamlaması 🙂 ( Dilbilgim süperdir 🙂 ) Altın Bağ olarak çevrilebileceğini düşünüyorum 😀 Animeyi düşününcede mantıklı geliyor. Neyse Bir lise düşünün. İki binadan oluşuyor. Bir binada müzik öğrencileri diğer binada ise düz liseliler (bizim buraların tabiri onlar normal lise derler heralde) İşte okulun ilk açıldığı gün esas kızmız Hino Kahoko (galiba buydu adı. Unutkanımdır da anlayış gösterin) geç kalır. Ancak bu geç kalış iyi bir şeye vesile olmasın mı? Zamanında okulun kurucusuna hayatını kurtardığı için okulu müzik ile kutsayacağına dair söz vermiş bir peri ile karşılalır. Sevgili müzik perisi Lili. İşte bu perimiz kendisini gören bu normal lise öğrencisinin eline büyülü bir keman tutuşturur ve onu müsabakaya sokar. Tam karşılamıyor heralde bu sözcük ama işte animede “concour” olarak geçiyor. Neyse uzun zamandır yapılmamış böyle birşey. Herkes çanların sesini duyunca bir heycanlanıyor falan. İşte bizim kız, hepsi birbirinden farklı, içinde değişik duygular besleyen, gerçek kişiliğini saklayan vs vakalar (müzik öğrencileri) ile giriveriyor bu müsabakaya.   İşte zaman ilerledikçe kızın diğerlerini nasıl etkilediğini, diğerlerinden kızımızın nasıl etkilendiğini görüyoruz ve en güzelide tüm bunların yanında, Chopin, Bach, Beethoven gibi sanatçıların eserlerini, piano, keman, çello, yan flüt, trompet ve klarnet gibi birbirinden güzel enstrümanlardan dinliyoruz.  E tabi birazcıkta aşk ekelemişler o da cabası 😉

Ben izlerken inanılmaz zevk aldım. Tekrar elektromu elime alasım geldi ya da klavyemin başına geçesim. Tavsiye ederim sanat , müzik kokan bir anime. Buyrun burdan izleyebilirsiniz. Haa birde Ongoing mangası var. Yarabbim ne yapiciğim ben 😀

Bandage

Nasıl anlatacağım bilmiyorum. Acaba sizede oluyor mu böyle? Aşırı beğendiğiniz bir filmi veya diziyi hemen anlatamıyor – ne kadar içinizde anlatma isteği olsada – doğru düzgün kelime bulamıyor, sanki anlatmaya çalışsanız mahfedecekmişsiniz gibi geliyor mu?

Bende genellikle böyle. Bir yapımı izledikten sonra hemen tanıtabilmem için sevmiş ancak bulanık düşüncelere sahip olmamam, çok heycanlanmamış vs olmam lazım. İşte bu filmde ardından hemen bahsedemeyeceğim şekilde, hatta “Bahsedebilecek miyim?” diye düşündüren bir yapım.

Uzun süre takip listemde kaldıktan sonra sevgili Arkadaşım Berre’ninde el atarak Mirune ile çevirdikleri güzel altyazı ile izledim. Konu olarak ilgi çekiciydi benim için. içinde müzik vardı, aşk vardı. Kısaca şöyle;

Asako liseye giden bir genç kız. Bir gün arkadaşı Asako’ya  LANDS’in cd’sini verir ve dinlemesini söyler. Asako önceden hiç duymadığı bu grubu, LANDS’i çok sevmiştir. Aradan zaman geçer ve ona o cd’yi veren arkadaşı ile tekrar karşılaşırlar ve beraber LANDS’in konserine giderler. Bir şekilde sahne arkasına geçerler ve Asako lensini düşürür. İşte o zaman LANDS’in solisti Natsu ile tanışırlar. Natsu kızmızdan çok hoşlanır ve Asako’yuda provalara vs getirmeye başlar. Hatta Asako grubun menejerliğini bile yapmaya başlar.

Tabi film gayet normal görünüyor. Klasik beklentiler yaratan bir yapım gibi. Ancak film herşeyin laylaylom olduğu bir senaryoya sahip değil. Zorlayıcı müzik piyasası, bu piyasada tutunmaya çalışan yeni bir grup, bu grup içindeki tartışmalar, herkesin kendine göre beklentileri vs derken bir bakıyorsunuz sonu gelmiş ve siz ağzınız açık bir şekilde ekrana bakıyorsunuz (bana öyle olduda ondan diyorum yani size olmayabilirde tabi 🙂 )

Konu size çekici gelmese bile eminim ki müzikleri ile sizi kendine bağlayacak. Hele hele bir iki sahne var ki  beni benden almıştı. İlki müziği ile ikincisi diyalogu ile. (Spoiler vermeden anlatmaya çalışınca böyle oluyor işte)

Karakterleri ile, o karakterlere can veren oyuncular cuk oturmuştu birbirine. Oyunculuklar için söze bile gerek duymuyorum ama söyleyeceğim muhteşemdi.  Mesela grupta bir müzik dehası vardı. Kora Kengo’nun canlandırdığı Yukiya. Yukiya süper bir karakter olmuştu. Tam yaratıcı sanatçı garipliği var üstünde aşırı beğendim. Gizemli gitarist 🙂 Sanabilirim ki Kengo da öyle bir tip tam olmuş. Güzel bir gerçeklik var yani işte filmde. Bir an diyorsunuz sanki gerçekten böyle bir grup varda biyografisini yapmışlar. Sizi içine alabilen bir film kısacası  😀

Film biraz herşey havadaymış hissi verebilir. Ancak japon sinemasına alışkınsanız sizi etkilemeyecektir. Onların genel bir tarzı var böyle biliyorsunuz. Hemen hemen her filmde her dizide o yalınlığı hissedersiniz. Ekran dolu değildir sanki. İşte bu filmde de böyle. Herşeye rağmen ben hiç bitmesin istedim. Bana çok kısa olmuş gibi geldi. Daha bir 3 saat falan devam etseydi izlerdim yani. 🙂 (tamam abartmış olabilirim biraz)

Başrolde olan çocuğu daha önce nedir kimdir falan bilmiyordum. Sonra öğrendim ki baya baya ünlüymüş Akanishi Jin. Gokusen 2 de izlemişim zati ben. Birde KAT-TUN üyesiymiş. Baya aptallılları ile çok gündeme geliyormuş hatta “Bakanishi” diye takma bir adı varmış vs. Beni onlar ilgilendirmedi de adam güzel söylüyor lafım yok. Filmdeki parçaları başkası söylese dinlemezdim 😀

Bandage filminin OST’sini beğenmedim ancak filmin içinde geçen parçaların blunduğu LANDS-Olympos albümüne bayıldım. Takeshi Kobayashi’de adamım sayılır artık. Yaptığı işleri takibe almayı düşünüyorum. Kaliteli insan. Prodüktörlüğünü yaptığı Halfway filmide takip listemde çevrilsin ilk iş izleyeceğim.

Neyse işte bu kadar. Daha fazla spoiler vermeden yazamayacağım. Çünkü hepsini anlatasım var. Hiç birşey anlatmadım sanki.Zor tutuyorum kendimi. İzleyip izlememeyide size bırakıyorum. Ancak ben ayıldım bayıldım yani 😀

April Bride – Nisan Gelini

“Her yeni gün bir mucizedir. Bunu bilmek her günü dolu dolu yaşamamızı sağlar.” Nagashima Chie

İki güzel oyuncu yan yana bir dramda. Bir kaç hafta oluyor indireli ancak şimdi izlemek için hazır hissettim. Aslında ağlamaya hazırlamıştım kendimi ancak hiç ağlamadım. Bence filmdeki en güzel şeyde buydu.

Filmin konusu basit. 2o’li yaşlarında  olan Chie hayatının aşkını bulduktan sonra kanser olduğunu öğrenir. Uzun bir süre erkek arkadaşından bunu saklar ancak kemoterapi görmeye başlaması ile saçlarının dökülmesi sırrını açığa çıkarır. Sevdiği insandan o üzülmesin diye sakladığı bu sır ortaya çıkıncada sağlığı henüz tam bozulmamışken ondan ayrılmak ister. Ancak Taro, Chie’yi o kadar çok sevmektedir ki her anında yanında kalacağına söz verir. Bundan sonra Chie’nin hastalığı herkesin hastalığıdır ve onlar tüm yaşanacakları birlikte yaşayacaklardır.

Gerçek bir hikayeden uyarlanması her zaman olduğu gibi bu filmide inanılmaz güzel kıldı. Zaten filmi izlerken onların hayatlarına, yaşadıklarına ortak hissediyorsunuz kendinizi. Elinizden gelse ekrandan girip, omuzlarına dokunup teselli edesiniz geliyor.

Oyuncularında filme inanılmaz adapte olduğunu hissediyorsunuz. Zaten uzakdoğunun en güzel tarafıda bu. Onlar yaşıyor gibi oynuyorlar hatta o dakikalarda yaşıyorlar, doğal olarak sizde bu samimiyeti anlıyorsunuz. Başrol oyuncuları çok tanıdık. Japonya semalarına yakın bir izleyici iseniz Taro’yu canlandıran Eita’yı Last Friends, Hard to say I love you’dan tanıyacak, Chie’yi canlandıran Eikura Nana’yı da Mei Chan no Shitsuji’den bileceksiniz. İkiside birbirinden tatlı oyunculardır. Bu filmdede baya başarılı buldum kendilerini.

Film aslında ağır ilerliyor. Başlarda inanılmaz bir dinamiği var ancak sonrasında hastalığın işlenmesi ile ağırlaşıyor. Belki bazılarınız bu dakikalarda sıkılabilir. Birde sonunu direk tahmin ettiğiniz, hatta bilerek başladığınız için “Tamam ya uzatmayın hadi biliyoruz zaten olacakları. Biran önce üzülelim” diyebilirsiniz.Ancak bu tür konulu her film gibi vermek istediği mesajı çok güzel alıyorsunuz.

Filmde çok isteyeceğiniz şeylerde olucak bence. Özelliklede her daim yanınızda olacak bir hayat arkadaşı için Bir Taro isteyebilirsiniz :D. Buyrun fragmanına da bir göz atın.

Seviyorum böyle filmleri. Yani Çoğu insanın ” Neydi şimdi bu? Ne oldu yani? Bu kadar mı?” gibi sorular yöneltebilceği (filmin sonunda) ya da filmin ortasında sıkılabileceği tarzdaki filmleri. Hani hepsi değil bazen benim içinde dayanılmaz filmler olabiliyor. Ancak içinden istediğim düşünceyi çıkartıp alabileceğim beni birşey hissetmeye zorlamayan ya da kesin bir anlatımla ana fikri vermeyen; hafif ucundan bazı şeyleri hissettiren ve bir şekilde sonunda yüzüne hafif tebessüm yaşatan filmleri. Örneğin Rabbit and Lizard, Sisters on the Road gibi. İşte Oishii Man (Lezzetli Adam) filmide böyle bir filmdi.

İzlediğim bu tür filmleri dediğim gibi pek çok insan tarafından sıkıcı, bunaltıcı bulunacağından kimseye izleyin diye diretmem. Bu film içinde diretmeyeceğim. Ancak iki güzel laf etmek istiyorum. Uzun uzun özet yazmayacağım çünkü dediğim gibi bana göre böyle filmler şahsa özel oluyor. Yalnız merak edenler için yazılmış bir özet koyuyorum;

Bir zamanlar gelecek vaadeden bir müzisyen olan Hyeon-seok, Meniere Sendromu semptomlarını göstermeye başladıktan sonra sonra kulakları müziği gürültüye dönüştürdüğü için müzik çalmayı bırakmak zorunda kalır. Gerçeklikten ve depresyondan kaçmak için Japonya’ya gider. Hokkaido’daki küçük bir şehir olan Monbetsu’ya varınca, tren istasyonunda yerel tur rehberi olan Megumi ile karşılaşır. “Megumi Han’ında” kalırken müzik, doğal sesler ve beraber yemek yiyerek duygularını paylaşmaya başlarlar.

Filmdeki en güzel şey hiç tahmin edilemeyecek biçimde her tarafı kaplayan buzun ve karın yine buz gibi olan kalpleri ısıtması. Filmde tutkun olduğu şeyi elinde olmayan sebepler dolayısıyla kaybetmenin verdiği acı çok güzel anlatılmış. Ancak her zaman aradığın şey aslında istediğin şey olmaz ya işte öyle birşey.

Sevdiğim yönlerinden biride anlaşma şekilleri. İki sevdiğim dil var filmde. Japonca ve korece. Ancak karakterler birbirleri ile yarım yamalak ingilizceleri ile konuşuyorlar. Aslında karşındakini anlamak için söylediği herşeyi kelimesi kelimesine anlamak zorunda değilsin ya da konuşmak zorunda. İşte böyle birşey.

Filmin sessizliğini sevdim. Ekrana uzunca bakıp daha sonra gözlerimi kapayıp sesi dinlediğimde beni bu sıcak günde üşüten yerleri vardı. Üşümesini sevdim.

Filmin bir bakıma şifreli bir kutu oluşu muhteşemdi. Bir aşk var hissediyorsunuz ama çok güzel nazlanıyor. Biran anlıyorsunuz ve garip bir tat bırakıyor ağzınızda. Ama ben bu filme bazılarının dediği gibi “Love Story” demem. Ancak yinede bu tadı sevdim.

Filmin içindeki parçalar. Ah o sözler ve müzik. Gerçekten çok güzeldi.

Birde çok güzel replikler vardı hani. “Sağlıklı beslen, mutlu yaşa”,söylendiği gibi kolay değilmiş.” “Yorucu bir günün ardından basit bir yemek en iyi çözümdür” gibi ama en güzellerini söylemiyorum olurda filmi izlemek isterseniz; belki de biraz duygulanacağınız yerlerde söyleniyor 🙂

Yani bana göre  filmden milyonlarca şey çıkarılır ve milyonlarca duygu yaşanır. İzleyip izlememek size kalmış ancak benim gibi küçük şeylerden bile deli gibi mutlu olan bir insansanız film izlemeye değer.

Burda bir deli yağmur var ki sormayın. Gök gürlüyor, şimşekler çakıyor ama ben bu romatizmi hissedemiyorum. Nasıl hastayım anlatamam size. Nerden kaptım nasıl oldu bilmiyorum ama of yani. Neyse geçenlerde şans eseri karşıma çıkan isminden dolayı ilgimi çeken bir mangadan bahsedeyim dedim. Zaten uzun zamandır yazmıyordum bişiler. Hastalıktan gözümü açamıyorum da ondan bugün biraz iyileşmişken yazayım.

Yaoi manga seviyorum. Nedeni bilinmez, anlatması güç. İçine girersen zor çıkarım ancak kısaca önemli olanın aşk, sevgi olduğunu düşünüyor ve insanlara cinsel, dinsel veya başka herhangi bir konuda önyargı ile bakılıp, direk karar verilmesini pek medeni bulmuyorum neyse.

İki lise öğrencisini anlatıyor hikaye. İkisininde geçmişleri pek bir aydınlık sayılmaz. Birisi üvey babası ile ilişki içinde diğeri ise ailesini kaybetmiş ve amcası ile yaşan ancak eve bile gitmeyen bir genç. Aynı okula gidiyorlar bunlar. Birgün Yukimura,  Sakaguchi’yi parkta üvey babası ile pek bir samimi şekilde görür. Sakaguchi, Yukimura ile göz göze gelir. Ertesi gün ikisninde ailesi okula çağrılmıştır ve birbirlerini ilk kez okulda görürler. Şaşırırlar aynı okulda olduklarına. Tabi Yukimura geçen gece Sakaguchi ile gördüğü adamın onun babası olduğunu öğrenince, Sakaguchi durumu açıklama gereği duyar. Bir şekilde işte bunlar konuşmaya başlarlar. Ve tabikide aşk olmazsa olmaz.

Pek uzun bir manga olmadığı için fazla anlatmayacağım ancak boş zaman değerlendirmesi için okunabilir.

Hotaru no Hikari

Bilgisayarı göndereceğim diye yarım bıraktığım işleri bitirmeye çalıyorum bugün. İkisi gitti bir kaç tane kaldı. Hazır hafızamda taze iken yazı vereyim dedim. Şimdi efendim bu dizi japonya semalarından yine. Demiştim zaten bu aralar oralara taktım. Belki geçen geziye babam yüzünden katılamayıp gidemediğimden içimde kalmış olmasındandır. Ah ah tam da Sakura mevsimiydi neyse yaram deşildi.

Başroller: Haruka Ayase, Naohito Fujiki(Bu arada bu amcayı çok sevdim Kuchikirukia’nın blogunda bir videosu var mutlaka sonuna kadar izleyin buyrun).Gelelim dizimizin konusuna  aslında bilindik bir şey “aşk”(çok bilindik değil mi? 🙂 )(-Birde aynı adı taşıyan mangadan uyarlanmaymış sanırsam. Manga hala devam etmekte-). İşte uzun zamandır himono onna olarak yaşayan kızımız Amemiya’nın aşık olması ile başlayan komik olaylar. Aslında en başta iş yerinden patronunun karısının evi terk etmesiyle adamın  ailesinin evine taşınmak için evinden ayrılması ile başlıyor. Eve giriyor ve süpriz evde birileri var kim o tabiki Amemiya 🙂 Gazete kayıtlarının altında veranda da uyuyan bir kız yani :D. Adamda kızın tam tersine  bir titiz, bir düzenliki sormayın. Ancak ne oluyor tabiki kızımız zamanla adamın duvarlarını aşıyor. Bu arada Amemiya Hotaru ofise yeni gelen çocuğa aşık oluyor (allahım hiç de beğenmedim oyunculuğunuda kendisinide oda ayrı) Makoto bu arada çocuğun adı yanlız tek taraflı birşey değil çocukta ona aşık.  Kızımız çocuk onu böyle kabul etmez falan diye müdürünün yardımları ile himono onnalıktan kurtulmaya çalışıyor. Ancak işler yavaş yavaş zor durum halini alıyor nedenini izleyin görün 🙂 Bu arada Himono onna nedir açıklayayım dışarda gayet şık hanımefendi ancak eve gelince çekip pijamaları, toplayıp saçları dayınıklığın içinde yuvarlanıp giden ve aşktan uzaklaşmış romatizm ne unutmuş kadınlara deniyor.

Himono Onna

Bu arada dizide kız öyle bira içiyor ki ahhhh göbek yaptım anasını satim. O içti ben içtim 😀 Şaka bir yana evleri o kadar güzelki o veranda da onlara katılma isteğini inanılmaz duyuyorsunuz. Bu arada oyuncular (o kasıntı Makoto’yu canlandıran şahıs hariç) çok iyiler. Yan karakterleride unutmamak lazım hepsi birbirinden iyi ve komik karakterler. Konu olarak basit ancak komedisi yetiyor izlemeye.Müdürün kıza Ahomiya demesi, kızın müdüre sürekli buchou diyişi. Kısacası aralarındaki diyaloglar, adamın ve kızın monologları süperdi.(ben sırf bunlar için izledim desem yalan olmaz). Zaman geçirmeye uygun çerezlik bir dizi. Öyle aman aman olayları, entrikaları falan yok haberiniz olsun. Bu arada Kuchikirukia sayesinde tanıştığım bir dizi idi buda. O da çok güzel anlatmış blogunda. Zaten onun anlatımı olmasa izlemezdim 😀 Saygılar arkadaşım 😉