Category: Kalemimden


Answer to 1997

Efenim bu dizi son dönemlerimin efsanesi olmuş durumda. Ne için mi? Hemen açıklıyorum; dostlar diziyi tam bir günde bitirdim. Evet doğru duydunuz. Kore dizileriyle geçirdiğim ilk yıl manyaklığımı 5 yıl sonrasında hala yapabiliyormuşum. İnanın bende şaşırdım. Ha evet bu arada totalde 6 yıl oldu ben bu camiaya gireli. Kimler geldi, kimler geçti. Neler gördük geçirdik. Ondan da bir ara bahsederim ben diziye döneyim 🙂

Nasıl oldu başladım? Yine şans eseriydi. Bir gif bu sefer vesile oldu. Ah ben bu tesadüfleri seviyorum. Sonra dizinin konusu ilginç geldi ki şöyle;

Her şey günümüzde 1997 yılı mezunlarının tekrar bir araya gelmesiyle başlar. E eski dostlar yan yana gelince geçmişteki olaylarla da tüm çıplaklığı ile ortaya dökülür. Bizde uzun uzun flashbacklerle onlara dahil oluruz. Olaylar örgüsü yakın 5 arkadaş etrafında dönüyor ki sonrasında 6 oluyorlar çokta iyi oluyor. İşte bizde onlarla 90lı yıllara dönüyoruz.

Benim gibi sizde 90ların çocukluğunu yaşadıysanız dizi tam size göre. Yani diziyi çok çok beğenmemin   en büyük sebebi bu. Onların yaşadığı her şeyi yaşamış olmak. Eminim aramızda aynı şekilde, benim gibi bunları yaşamış olanlar çoktur.

Mesela mesela… Dizinin büyük yükünü taşıyan ” boy band’ler” ve grup üyelerine -özelliklede birine duyulan hayranlık. Şimdikileri tam hayranlıktan saymıyorum ama ben. O zamanları yaşayanlar bilir. Kasetleri almak için girilen kuyruklar, sabahlamalar. Posterleri için yüzlerce dergi takip etmeler, pazarlıklarla hatta karaborsa denilebilecek düzeyde anlaşmalar ve satın almalardan bahsediyorum. Çok net hatırlıyorum “Backstreet Boys” posterimin ucunu yırttı diye annemle bir kaç hafta konuşmamıştım hatta oturup ağlamıştım. İşte başrol oyuncumuzda H.O.T grubundan “Tony”nin hayranı hatta “Tony’nin karısı” diye çağrılmakta ve manyaklık derecelerimiz bir birine çok yakın 😛 O yüzden Sung Shi Won’a bayıldım. Onu canlandıran kızada ayrıca bayıldım 😉

Ve lise aşkları… Platoniklikler, yakın arkadaşa aşık olma davası, hiç beklemediğin birine aşık olma durumu derken liseli aklıyla ilişkiler 🙂

Ergenliğin zirvesinde lise hayatı diyorsan ailen ultra sorundur çoğu zaman. O da bu dizide gayet içten ve doğal anlatılmış. Shi Won’un aileside tam bir manyak 🙂

Haha birde lisede erkek öğrencilere por** (Aramalarda sırf bu kelime yüzünden gelen olmasın diye sansürlüyorum) tedarik eden biri  mutlaka vardır. Bu zamana kadar hiç bir lise dizisinde değinilmemişti böyle. Çok tatlı olmuş 🙂 Tabi dizide o karakterin inanılmaz şirin olması da bu durumu sempatikleştiriyordu.Karakter her çeşidini izlemiştir ama gerçekte o kadar utangaçtır ki bir kızla yan yana bile duramaz. Hak Chan da en sevdiğim karakterlerden oldu ve en çok güldüğüm bölümlerin çoğu ona ait.

Farklı olarak dizideki konuşmalar Busan şivesiyleydi mesela. İnanılmaz şirin geliyor bu şive bana. İzlerken baya zevk aldım. Hatta Seul şivesiyle baya dalga geçiyorlar.

Unutmadan! Dizinin en güzel yönlerinden biride başroldeki kızımızın sonunda kimle evlediğini nazlı nazlı anlatıyorlar. Millet güzelce merak içinde bırakılıyor yani.

Daha neler neler var dizinin içerisinde. MIRC, ICQ, sanal bebekler… daha niceleri. İzleyin, izledikçe mutlu olun, anılarınız canlansın. Yer yer ağlayın.

Ve bana güvenin insanı mutlu eden bir dizi bu da.

Şimdilik hoşçakalın 😉 90’larda kalan anılara da selam olsun 😉

Temmuz Ayı Güzel Geldi Yahu

Ta ta ta taaammm. Havadan sudan bahsettiğim yazılardan uzunca bir zamandır yazmıyordum. Gerçi her çeşidi uzunca zamandır yazmıyordum ama yazıya konu olacak olan “İzmir Geleneksel Pandalar Buluşma Haftası” kapsamında (Oha nasılda resmi göründü gözüme. -Hayır bu buluşmada herhangi bir bakanlığın parmağı yoktur- deme gereksinimi hissettim biran 😀 ) ve Sevgili Kimbap’ımın “E gidince sende bir şeyler yazarsın” cümlesi ile bir toz almanın vakti gelmiştir dedim.

Geçen senede aynı tarihlerde İzmir semalarındaydım bu senede geleneği bozmadım İzmirli pandalar Astrea ve Kimbapsushi‘nin de katkılarıyla yine üçüncü memleketim olarak gördüğüm İzmir’deydim. Yine, yeniden 🙂

Geçen sene pek turistik olmuştu benim için. Hani daha çok kültür turizmi gibiydi. “İzmirliler böyle davranırlar, şöyle cümle kurarlar. İşte burası Konak burdan geçiyorsun Alsancak, Karşıyaka, Bostanlı, Bornova…” vs derken “Turizm olurda Foça olmaz mı?” Gezdik durduk. Fakat bu sefer yedik yedik yedik. İçtik içtik ve içtik. Hani gezmedik mi? Gezdik ama yerlisi gibi takıldım bende 😉 Hatta o kadar tanıdıktı ki “Amaaannn ya! Ne yapacağız orda boş verin gelin oturup dizi izleyelim” cümleleri kurdum. Tamam bunda birazda (Baya) sıcağında etkisi olmadı değil hani 🙂

Olay sıcağa gelmişken ilk manyaklığımızdan da bahsedeyim.  Şimdi ortam sıcak nefes alamıyoruz birde laptoplar bacaklarda, çevremizde fanlarının ultra sıcaklığı ile ortam daha da ısınıyor. Ben attım kendimi yere. Bir süre sonra bayılma belirtileri yoğunlaşırken bir ses “Aaaa Kimbap Sermin öldü!!!” Astrea sağ olsun beni kendime getirdi. Tabi bu arada aslında Kimbap’ta çoktan kendinden geçmiş olduğundan gerekli tepkiyi veremeyip ekrana bakmaya devam ediyordu. Bir ara tebeşir istediğimi hatırlıyorum. Bedenimin bulunduğu yeri işaretlemek için tabi 😀 Sonra biz klimayı açtık ama Astrea’nın serçe parmağı soğuktan üşüyüp kızarınca tekrar kapamak zorunda kaldık 😀

Arada manyaklığımızdan bir kesit paylaştıktan sonra devam edebilirim. Hani dedim ya “bu sefer daha çok boğazımıza tatil yaptık biz” diye şimdi onlardan bahsetmezsek olmaz. Açılışı Sushico (Bu arada bu gittiğimiz mekan ama şimdi daha hoş bir havası var) ile yaptık. Uzakdoğu mutfağının yurdumda bulanabilecek her bir çeşidinin bulunduğu mekanda kendimizden geçtik. Hani bu denli kültürüne aşina olduğumuz adamların mutfağında kısıtlı olduğumuzu üzülerek söylemek istiyorum. Yinede güzel kıvırdık mı? Kıvırdık yani. Yalnız gözümüz Bentolarda kaldı. Onlar ne mi? İşte böyle bir şeyler. Tamam bu kadar şirin değildi ama mantık basit; bölmeli kutuda çeşit çeşit yemek 🙂 Ahhh! Canım çekti! Bu arada hepimizin ortak kararı, ya çok açız diye, ya hep birlikteyiz diye sushinin tadına bayıldık. Hani seviyoruz zaten ancak hiç böyle lezzetli gelmemişti.

Sonra hep birlikte “Buz Devri” izlemeye gittik. Yerlere yattık. Bir kaç kez koltuk değiştirdik. Birilerinin kestik. Kendi çapımızda saçmaladık ki bu orjinal halimiz aslında. Ha birde bu sıralarda manyak gibi Pucca ve Garu arıyoruz Burger King’te.

Sonra sevgili Kimbap’ın dolabı bozuk olduğundan soğuk içecekleri mümkün olduğunca çabuk eve götürüp soğukluğunu kaybetmeden içemeye çalışmamız, buzluğun çalıştığını ancak zaman zaman abarttığını keşfedip doldur, dondur hafif erit ve maksimum kullan kuralını bozmayan soğuk suya erişme çabalarımızda taktirlikti 😀

Devam ediyorum 😉 Astrea’nında evde olmadığı bir gün taksi dolmuşa atlayıp Kimbap ile önce Bostanlıdaki pazara uğrayalım dedik. Nam-ı diğer Bospa. Bir hata yapıp gittik. Ana baba günü, bayıldık bayılacağız. Hatta bir adamı ortaya çekip dövecektik. Neyse… Şip şak gezip çıktık ordan ancak beni oraya getiren taksi dolmuşçu amcayla (Sanırım böyle hitap edebilirim) muhabbeti koyulaştırdık bir ara. Oğlu, işi derken adam yaptığı işle uçuk bir miktar kazandığını söyleyince atlayıverdim “Abi benide şoför yapsana!!” Gerçi bu meslekteki insanlarda hikaye bitmiyor azizim 🙂 Ve bu günün sonunuda içerek sonlandırdık 🙂

Şimdi biz hep günü içerek bitiriyoruz da işin enteresan yani ayıkken daha sarhoş oluyoruz 😀 Örneği ben ve kişiliklerim 😀 Uslu uslu oturup dizi izlerken içimdeki Sebastian ortaya çıktı. Sırf saçlarım banyodan sonra kıvırcık olduğu için oldu bu olay. Sonrasında dilim fransızcaya kayınca Gerard aksanım Rusya’ya uzanında Vilademir oluverdim. Hemde durdurulamaz şekilde. Bunun üzerine Kimbap Sebastian değil Sergio ol demesiyle işler çığırından çıkmıştı 😀

Dizi izlemeye gelince laf. Hepimizde bir izleyememe hastalığı vardı ya o hastalık yok oluverdi biranda. Kimbap ile beraber hatta işi o kadar abarttık ki “Şimdi ne yapıyorsun?” sorusuna sürekli farklı dizi isimleri ve çeşitli internet eylemleri ile alakalı bir sürü farklı yanıt verdik. Astrea ile de yan yana geçiyoruz bir ” A Gentleman’s Dignity” bir “New Girl” arada ben başka dizilere kayıyorum “Big, i do i do, fringe” ve son gün son dakika izlemeye başladığımız, dostumun şu yazısında bahsettiği ismini hatırlayamadığı “The Dresden Files” ile noktayı koyduk o zaman. Buradan kendimizi tebrik ediyorum.

Birde fotoğraf maceramız var ki gecenin bir yarısı sitenin bahçesinde. Anlatmakla olmaz yaşamak lazım. Ama o beyaz at hiç öyle bir deneyim yaşamamıştı garanti edebilirim 😀

Pandaların (Astrea ve Kimsu) yaptıkları Suju, Brown Eyed Girls -Abracadabra- , T-Ara – Poopy poopy, Shinee derken girilen durumlar, kopmalar da çok eğlenceliydi. Bu arada gayet potansiyelleri var demedi demeyin 😉

Birde son günüm öncesi bize katılan ve sayesinde tatlılara boğulduğumuz, sohbetiyle bize renk katan Minekibuu ve Leman Kültür maceramızda ayrı bir güzeldi. Kendisi bana alışık olmadığından pek çıkardığım seslere biran yabancılık çekti ancak o da bizden olduğundan kısa sürede alıştı. Bu arada orada bize sürekli “Bence şunu deneyin” diyen ” Emin olun beğeneceksiniz” diyen tipi cortlamış ancak ayakkabılarını beğendiğim adını bir türlü öğrenemediğim garson insanın tavsiyelerinin dinlenmeyeceğini anladık ama geçti. Oraya gittiğinizde karşılaşırsanız selamımı söyleyin ama tavsiye ettiklerini söylemeyin tamam mı?

Bir sürü bir sürü şeyler daha. Ama kısa kesmek gerek artık. Olay İzmir’de değil, dostlarda. Bu tatili bu denli eğlenceli, unutulmaz kılan şey birlikte olmamızdı. Kafaların aynı olmasıydı olmayan yerlerde de anlayışlı, saygılı olunmasıydı. Kısacası çok eğlendik, güldük, gezdik, içtik zevk aldık.

Kimbap bize evini açtığı için sonsuz teşekkürler. Emeğine sağlık panpam. Keza Astrea bebeğim; Yalnız bırakmadığın için yaptıkların için sana da teşekkürler. Darısı nicelerine. Seviyorum sizi ve sizli İzmir’i.

Geçenlerde kendi kendime oturdum, bir düşündüm. Ya ben Kore camiasından uzaklaştım sanki diye ancak ikinci kez düşününce şu sonuca vardım. Beni kendisine çeken dizi bulamamıştım. Nedense bu senenin ilk yarısında yayınlanan dizilerin hiç biri beni tatmin etmemişti. Doğal olarak bende elimi eteğimi çekmiş gibi oldum.

Bu ay başlayan şu iki dizi ile de bu düşüncemi tastiklemiş bulunmaktayım. Çünkü hala eskisi gibi diziyi takip etme, indirme, alt yazısını bekleme gibi süreçleri manyamışcasına yapıyorum. Sabahları erkenden kalkıp inmişse eğer bile bile spoiler yiyerek şöyle bir bölümün başına bakmadan evden çıkamıyorum.

İşte geldim o iki diziye. Bir taneciğim geçen sene gözlerimde yaş bırakmayan hatun Kim Sun Ah’ın “Aidu Aidu” nam-ı diğer “I do I do” dizisi. Daha ilk dakikadan hasta etti kendisine. Hani Sun Ah’cığımızıda farklı bir rolde ancak yine kendisine yakıştırdığım saçma şeyler yapan kadın imajınıda ucunda barındıran güçlü kuvvetli ve duygusal bir karakterde izleme olanağı büyüledi beni. Konuda orjinal tabi. Bu zamana kadar ayakkabıların dizide anlatılan yönüne değinen olmamıştı. İlgi çekici. Bir de oyuncu partneri şirinlik abidesi olunca tadından yenmiyor açıkçası 😉

İkinci dizim ise “Big”. Adına ithafen büyük yankı yaratan, kitlelerin beklediği Gong Yoo über düperinin dört gözle beklediğimiz dizisi. Bu dizide ilk görüşte aşka maruz bırakanlardan oldu. Ki bunda başrolündeki Lee Min Jung’un şiriniyet rolünün etkiside büyük. Çok şirin bir karakteri var bence dizide. Haa bir de artistimiz, asabimiz ama tam sıkılmalık Shin Won Ho’yu da unutmuyorum. Yani bu dizi adına yakışır demek istiyorum 😉

Bir kaç bölüm sonrasında daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Özellikle “I do I do” yu. Yalan yok Gong Yoo’yu seviyorum, uzun zaman bekledim bir dizi ile dönsün diye ancak Kim Sun Ah ikisinin arasında daha ağır basıyor. Sanırım ben o kadına aşığım 😛

O zaman bir müddet sonra görüşmek üzere…

11 Ekim’i Güzel Kılan Olay :)

11’ini 13’ünde kaleme almak ne kadar doğrudur tartışılır ancak iş yoğunluğu 160 cm boyunu aşan ben için affedilecek bir şey olarak görülmesi umuduyla 🙂

Kendi ellerimle yaptım ancak bir "1" e daha hamur kalmadı 😀 Miane 😉

Efendim 11 Ekim yaklaşık 2 sene öncesine kadar çokta önemli değildi benim için. Ancak o günü anlamlı kılacak birisi hayatıma dahil oldu. Kim mi? Seve seve söylerim. O benim en gözde pandam 🙂 Astrea’dan bahsediyorum. Hani şu Atlası olan 😛 Şimdi size onun hikayesini anlatacağım.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşini tıngır mıngır sallamıyordum tabi daha önemli işlerim vardı 😛 Ancak devir o deviri beş geçe bir kız kapımı çaldı. Bende bu arada eteğimdeki taşları dökmeye çalışıyordum. Bana dedi ki ” Bir fincan arkadaşlığınız var mı?” Görür görmez ( Okur okumaz) dedim ki ” Arkadaşlık ne demek eğer kabul edersen dostun olmak istiyorum” Tabi aslında bu kadar kolay değildi 😀 🙂 Daha doğrusu bunlar böyle cümlelere dökülmedi. Öyle bir şeydi ki yazışmasak dahi kalplerimizin bir olduğunu hissediyorduk. Klavyelere gerek kalmıyordu 😀 Ve biz olmuştuk 😉

Yani;

Yer yer bilincimin derinliklerine inen psikolojinin dibine vuran ve iki cümlenin arasına bir manalısından ekleyen canı gönülden sevdiğim gözdelerimin gözdesi olan Astrea Pandam 11 Ekim seninle güzel, sen diye güzel. İyi ki doğmuşsun. Ne iyi etmişsin. Atlasımız olmuşsun. Seni seviyorum kuzum. Seil Çuka Hamnida Saranghanın uri Astrea Seil Çuka Hamnida 😉

Şimdi biliyorsunuz Güney Kore ve müzik deyince akla önce pop geliyor. Super Junior, SHINee, Big Bang, T-ara, Miss A falan filan. Liste baya uzun sektör baya karışık SM’ler, YG’ler, JYP’ler  derken ooo… beni aşar diyorum ve  bu konu için sizi sevgili Pandam Kimbap’ın Kpop nedir, ne değildir? yazısına davet ediyorum. Ben ise şimdi size Güney Kore’de geriye kalan müzikten bildiğim kadarı ile bahsetmek istiyorum. Indie müzik endüstrisi.

Güney Kore’de dizi, film sektörünün dışında baya gelişmiş ve gelişmeye devam eden, geniş yelbazeli bir de müzik alemi var. Güzel bir rekabetle sürüp gidiyor. Indie dünyasıda kendi içinde böyle. Ancak bu taraf ekranda görünmez daha çok festivallerde, kendi konserlerinde veya bağlı oldukları şirketlerin düzenledikleri organizasyonlarda yer alır. Yani albüm yaparlar, konsere giderler bir kaç tanede röportaj verirler. Aslında haklarında fazla bilgi yoktur yani. En azından bizim buralardakiler için.

Şimdi futboldaki gibi K-Indie camiasında da  üç büyükler var. Pastel Music Inc. , Fluxus Records ve Happy RobotRecords. İşte bunlar demirbaşlar. Bu camiada elinizi attığınız grup illaki bu üçünden birindedir. Ha birde Moonrise var ancak o da Pastel sayılır artık.

Evet Pastel Music Inc ile başlayalım. 2002 yılından beri faaliyetteler. O kadar çok sanatçısı var ki anlatamam size. Mesela Coffee Prince deyince akla ilk Pastel Music gelmeli. Çünkü A dan Z ye tüm sanatçılar bu şirkettendi. Hani Pastel’e bağlı olmayalarda vardı tabi ancak Casker, Adult Child, Misty Blue, Tearliner ( Özel gruplardan ) , Donawhale , Yozoh , Taru, Zitten, Funny Fink, Sweet Pea, The Melody  ve daha niceleri Pastel çatısı altında. Cloud Cuckoo Land de burada, Arco’da burada, Maximillian Hecker burada. Herkes burada 😀   Çok güçlü bir şirkettir. 2006 yılında Kore’nin en iyi plak şirketi ödülünü almıştır. Daha iyi tanımak için Coffee Prince ve Triple izlemenizi tavsiye ederim. Pasteli ve sanatçılarını tanımanızda gerçekten yardımcı olacaktır. Son zamanlarda “Save the Air”  konserleri düzenlemiştir . Yani sosyal tarafıda vardır en güzelinden. Pastel içinde bir Tearliner şarkısı ekleyelim Cp’siz olmaz tabi “Novaless”

FLUXUS_MUSICFluxus Music şirket türü olarak Indie geçer ancak Tekno, Hause, Pop , Rock tarzlarını birleştir. Pastel kadar tek düze değildir. Yine 2002 kuruluşlu bir şirkettir. Aslında bu şirketide çok iyi tanıyoruz. En başta bir taneciğim Alex bu çatı altında onunla birlikle Clazziquai Project, Ibadi, Loveholics, Handsome People, Bye Bye Sea, W, W&Whale gibi sürekli karşılaştığımız gruplar burada. Fluxus’ı tanımak için Que Sera Sera, My Name Is Kim Sam Soon izlemek yeterlidir 😉 Bu arada Loen ilede partner olurlar onuda söyleyeyim. Dijital ortamı Loen sağlar peki Loen’i nasıl tanırız IU dan olabilir mesela ya da Zia, Run, SunnyHill. Bu dördü onun desteklediği  sanatçılar. Tüm Fluxus ekibinin olduğu şirin bir şarkıya buyurun ( 3 vol. oluşuyor. Ben birini vereyim siz diğerlerini izleyin 😉 ) Bu arada Alex’in ilk dakikada gömleyin yırtar gibi çıkartıp yeşil (Bakın burada da yeşil ) bluz ile kalmasına bayılıyorum 😛 Gerçi ben ona her türlü bayılıyorum ya neyse 😀

Ve ve Happy Robot Records. Dünya çapında bilinen parti organizasyon ve müzik şirketi. Türü serbest yani içinde deneysel işler yapan grup çok 😀 Sanatçılarını özgür bırakıyor diyebilirim. Bu şirketin en büyük özeliği bana göre Tearliner’ın aynı zamanda bu şirketede bağlı olması. Hani 2009 yılında tamamen geçtiğini duymuştum ancak hala Pastel de görünüyor olması ve kaynak azlığından dolayı kesin bir şey diyemiyorum. Gerçi önemlide değil o grup var olsun bana yeter. Beni biraz tanıyanlar ve takip edenler bu grupla olan derin ilişkimi görebilirler 😀 Pasteli yazarken Özel dememin nedenide buydu. Diğer gruplarını belki benden duymuşsunuzdur. Eğer  hikayemi okuduysanız orada kullandım bazı sanatçılarını. The Koxx, Daybreak, No Reply, Naru, Tune, Peppertones koreli sanatçılarından bazıları. Yine bu şirkette yabancı sanatçılara sahip mesela ben Japon rock grubu Holiday of Seventeen’i çok severim “Rocksident” parçaları çok şirindir klibi daha güzeldir.

Kısacası şirketler ve sanatçıları böyle. Yalnız Indie dediysek eğer Mint’ten de bahsetmeden geçmeyelim. Mint Paper tüm indie aleminin toplandığı bir kavram. Festivali çok ünlüdür mesela “Grand Mint Festival” . Bu seneki yaklaştı. 22, 23 Ekim tarihlerinde Olympic Park’ta gitmek isteyenlere duyurulur 🙂 Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız. Indie gruplar genellikle EBS Space de sahne alır. EBS bir kanal bu arada. Eğitim üzerine yapılaşmış bir kanal. Birde Space’i var. Özellikle benim çok eğlenerek izlediğim Daybreak – The Koxx karma performansını paylaşayim sizlerle. Parça Daybreak’in “Popcorn” parçası. Davul’da ve klavyede The Koxx elemanları var. Buyurun izleyelim 😉

Birde Clazziquai Project’in sevdiğim bir performansını EBS Space’den izleyelim

Benim bildiklerim bu kadar. Umarım birazcıkta olsa faydam olmuştur. Bir şeyler sormaktan çekinmeyin çünkü atladığım yerler olabilir. Bu endüstride araştırma yapmayı seviyorum. Son cümlem şu olsun;

Güney Kore’nin her şeyini seviyorum. İlk göz ağrım dizileri ve filmleri olduğundan yerleri ayrıdır. Pop’unada bayılmama rağmen hatta ayılıp tekrar bayılıyorum çoğu zaman “Indie”, “Rock” tarafının gönlümde yeri ayrıdır. Biz birbirimize ilk görüşte aşık olduk. Onlar öyle muhteşem güzelliklte, yakışıklılıkta değillerdir ancak sahnede çok eğlenirler, sadece şarkılarını söylerler, öyle hareketli bir camia değildir şarkıları gibi sakindirler. Öyle yani… Size bol “Indie” günler diliyorum 😉

Nomu nomu nomu uzun bir aradan sonra kafamı şimdi bahsedeceğim bağımlılığımdan – ya da bağımlılıklarımdan- kaldırıp iki kelam edeyim dedim. Gerçi bağımlılığından uzaklaşıp, yine o bağımlılığından bahseden bir bağımlı olmak baya garip geliyor ama neyse 😀 Ah yine saçmalama moduna kayıyorum. Ancak ne yapabilirim? Ben böyle bir insanım işte. Her an her dakika saçmalamaya müsait bir bünyem var. Evet şimdi geliyorum bahsedeceğim konuya.

2011 yılı uzakdoğu dizi sektörünün bana göre altın çağı oldu. Hatta belkide altın çağın başlangıcı. Ardı ardına muhteşem diziler yapılıyor ve daha niceleri düşünce aşamasında. Bu zamana kadar “Hayatta devam eden bir şeye başlamam” diyen ben şimdi kendimi durduramıyorum. Öncesinde mangalarla, animelerle ongoing muhabbetim vardı ve emin olun inanılmaz bir şekilde övülmüş olması gerekliydi o muhabbetin başlamış olması için. Şimdi ise ben oturuyorum, araştırıyorum sevdiğim oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin haberlerine bakıyorum yeni dizileri var mı diye. Evet elimi yanacağını bile bile ocakta kor alevlerin üstünde ısınmış olan tencerenin kulpuna koyuyorum ( Benzetmede aştığımın kanıtı 🙂 )  İşin garibi deli gibi pişmanlık duymama rağmen bu işten feci zevk alıyorum.

Sanırım her şey Secret Garden ile başladı. Blog camiyasını saran fırtına sonunda bizim buralara da ulaşmıştı ve ben farkında olmadan başlamıştım. Artık yayınlandığı günü iple çekip, aynı günün gecesi düşmesini bekleyip altyazısı çıkana kadar pc başında bölümü açmamak için kendimi zor tutar olmuştum. Peki pişman mıydım? Siz söyleyin. Evet tabiki pişman olmadım. Sadece merakımı dizginlediğimden değil aynı zamanda SPOILER dediğimiz kendimizce türkçeleştirdiğimiz ÖNBİLGİ dolu yazılardan da kendimi korumuş oldum. Eğer yayınlanmaya başladığı zamanda izlemeseydim herhalde şimdi hiç izlemezdim. Çünkü her şeyi biliyor olurdum. Gerçi bu ayrı bir konu 😀

Sonrasında ise The Greatest Love geldi. İlk görüşte aşık olduğum bu dizi büyük konuştuğum Ongoing olayının virgülünü de kaldırdı ve ben artık kendimi haftalık dizi takibinden alamaz oldum. Ancak sanırım asıl olayı patlatan TGL den sonra gelen diziler oldu. Bu dizilerin başını önceleri çekinerek baktığım Heartstrings ve hiç şüphe duymadan kesin  başlamayı düşündüğüm – artık başlamış olduğum- Scent of a Woman çekmekte. Sonrasında ise Hooray for Love ve Myung Wol the Spy geliyor. Hooray For Love’ı biriktiriyorum. Çünkü altyazı çevirileri o kadar yavaş ki. Çıldıracağımı bildiğimden henüz başlamadım. MWS ise sırası gelmeyen dizilerden.

 

Şimdi bunlardan bazılarını izlemesemde ki 2sini izliyorum 2 sini izlemiyorum. İndirip biriktirdiğim için yayınlandığı günü bekliyorum (Buda bağımlılığımın ayrı bir etkisi tabi 😀 ) Evet Pazartesi- Salı MWS yayımlanıyor- Çarşamba – Perşembe Heartstrings, Cumartesi – Pazar Scent of a Woman, Hooray for Love. Bir Cumalarım boş 🙂 Gerçi onuda boş geçirmiyorum. Bunlar indirme günleri. İzleme günleri ise altyazılara göre değişiyor. Genellikle bir gün sonra izliyorum. Yalnız olay iyice matematiğe dökülecek şakası yok 😛 Nerde kaldım hıh evet Bu dizilerden 2 sini izliyorum 2şer bölüm yayınlanıyor 4 bölüm ediyor. yani benim perşembem, cumam Heartstrings için ayrılıyor ( Çevirisi hızlı) Salım ve çarşambam Scent of a Woman için (çeviri biraz daha yavaş) Tabi bunlar dayanabilirsem böyle. Dayanabilmek derken altyazıların en azından bir %50 olmasını beklemekten bahsediyorum. Çünkü zaman zaman %30lardayken bile dayanamayıp izlediğimi bilirim 🙂

İşte bunlar güncel olarak takip ettiklerimle yaşadıklarım. Birde bunlar dışında tam 3 diziyi daha izliyorum. Birde bitirdiğim Que Sera Sera var. Başta City Hall olmak üzere Rebound ve Manny izliyor olduklarım 😀 (Ah çıldırmış olmalıyım 😀 ) City Hall’u  annem ile birlikte izlemenin zaten ayrı bir çıldırdınçlığı(Galiba şimdi yeni bir kelime keşfettim 🙂 ) var. Her gün en az 3 bölüm izliyoruz. Dikkati çekerim en az diyorum 😀 Sonra ben arada mola verdiğinde – evet annemden bahsediyorum- dönüp Diet Rebound izliyorum. Ardından akşam çeviriyi falan beklerken Manny’e bakıyorum. ( Evet ben çıldırmışım :S ) Sonrasıda malum zaten. İşi abartıp pandalarla online birlikteliklerle ongoing dizilerimizin tazecik bölümlerini izliyoruz 😀

Ha birde sinemayı unutmamak lazım. Bunca dizi yetmiyormuş gibi sinema macerasıda yaşıyorum. Son zamanlarda beyaz perde tercihim olan Tayland ve Çin sinemasına bakıyorum. Birde arada eğlence için Hollywood eskilerine. İşsiz olmanın boşluğunu böyle dolduruyorum. Yalnız işte hikayemin yeni bölümü ile blogumla ilgilenemez oldum. Bunun en büyük nedeni sıcaklar. Yoksa gördüğünüz gibi bir şeyler izleyip bir şeyler yapıyorum ancak yazacak kuvveti bulamıyorum. Yatağa terden yapışmış olmak feci bir durum. Ha birde aradan kına, düğün ve düğün sonrası misafir ağırlama olayını, evdeki tamiratı ve yeni gardırobumu çıkarttım. Aslında yakında Nirvanaya ulaşmış olmam lazım. Guru olma yolunda ilerliyorum :D:D

Amma yazdım ha! İşte son zamanlardaki boş insan olmanın verdiği boşlukla farkında olmadan bağımlı olduğumu anladım. Bunu da sizinle paylaşmak istedim. Şimdi yapılması gereken şey ise susmak ve bu yazıyı bitirmek. Ne için mi? Rebound’u yarıda kestim, bölüme geri döneyim 😛 Jaa ne…

 

Evvel Zaman İçinde Bugün…

Evet, evvel zaman içinde kalbur saman içinde bugün dünyaya bir çingu gelmiş. O zamanlar normal bir bebek gibi görünüyormuş ve kimse onun büyüdüğünde bir çingu olacağını bilmiyormuş.

Aradan yıllar geçmiş. O bebek büyümüş, serpilmiş ve bir sabah uyandığında ” Bir blog almalıyım” demiş. Bunu derdemez ünü dünyalara yayılmış WP cadısının kapısına gitmiş. Kapıyı tam üç kez çalmış. Cadı tam üç kez kahkaha atmış. Üç adımda kapıya gemiş ve kapı üç kıcırdayışla açılmış.

Kızcağız çekinerek içeri girmiş. Cadıdan bir blog istemiş. Kendisinden blog almaya gelen bu kızı baştan aşağıya süzen WP cadısı sormuş ” Senin adın ne bakalım?” Kız cevap vermiş ” Kimbapsushi. Ancak bir çok kişi bana Kimbap der” Cadı devam etmiş ” Demek bir blog istiyorsun ha? Uyarıyorum bak seni. Benden blog almak kolay. Zaten şuan o isimde blog kullananda yok sana direk bu blogu verebilirim” Kız içinden düşünmüş ” Bir cadıdan çok pazarlamacı gibi konuşuyor bu kadın” WP cadısı kızın aklından geçenleri duymuş ” Demek bana pazarlamacı dersin ha. O zaman sana bu blogu veriyorum ancak seni lanetliyorumda. Bu blogla beraber üç çinguda veriyorum. Al artık bu blog senin” demiş ve üç kez kahkaha atmış.

Kimbapsushi çok mutluymuş. O dünyaya bir çingu olmak için gelmiş. Bunun içinde çingulara ihtiyacı olacağını zaten dünya ahiret biliyormuş. Fakat bilmediği bir şey varmış. O Çingular…

Coming Soon… :D:D:D

Evet çingum işte böyle Wp cadısı sayesinde seninle tanıştık. Sen çingu olmak için doğanlardansın. İyiki doğmuşsun, iyiki WP cadısının kapısını çalmışsın ve iyiki o seni bizimle lanetlemiş 😀 Geriye bir tek prens kalıyor oda gani gani seç beğen birini bu gece kapıya gelecek pastanın içinden dansöz kıyafeti giydirilmiş olarak çıksın 😛

Seni çok ama çok seviyorum. Tekrar iyiki doğdun diyorum. Daha nice birlikte senelere 😉

İçinden bir cin çıkacak ve sana 3 dilek hakkı verecek. İyi düşün 😉

Yıl Oldu Sanki :S

http://www.flickr.com/photos/iyiinsan/page15/ adresinden alınmıştır. Cem K.

 

İş güç derken burada bir blogum olduğunu unutacaktım nerdeyse. Hatta öyle bir duruma geldim ki şuan ” Sevgili blogum. Nasılsın? İyi misin? Beni sorarsan eğer…” diye başlayan ergenismus günlüklerine benzeyen, bir yazı yazabilirim. Evet o kadar yani 🙂

Nasıl yazılır unutmuş gibiyim 😀 Neyse biz bir şekilde anlaşırız zaten. Şimdi otobüsle eve dönerken (Genellikle ilhamlarım o ara gelir) ne yazsam acaba diye düşündüm durdum ve evreka anını yaşadım. Efenim son zamanlarda beni bir R&B rüzgarı sardı gidiyor. Ben ki popüler müzikten uzak kendi çapında alternatif ve indie takılan insandım şimdilerde ne ( Ya da kimleri) dinliyorum dersiniz? Tamam işte şimdi açıklıyorum;

1- BigBang – Thank You & You

Kısacık bir şarkı olmasına rağmen inanın hooop içinizi kaplayıveriyor. I’m fine thank you & you, We’re fine thank you & you… diye sürüp giden bu intro parça ingilizceyi yeni öğrenen ilkokul (Gerçi şimdi anaokulunda öğreniyorlar) çocuklarının ilk diyalogları gibi ama güzel. Zaten çoğu zaman basit parçalar en zevk verenlerdir. İşte buda onlardan biri.

2- TaeYang – Where U At

Amanin bu şarkıyı ilk duyduğum an aşık oldum diyebilirim. TaeYang’ın “Solar” albümünde 8. parça olur kendileri. Şarkıyı sevmeyen yanıma gelmesin ahanda büyük konuşuyorum 😀 Hele TaeYang’ı sevmeyen bu gezegenden biran önce ilk mekik ile ayrılsın çünkü kendisi yerli iç akıtan dörtlü için önemli bir şahsiyettir 😉 (İç akıtan dörtlü için bknz. Metropol Günlüğü, Kimbapsushi, Astrea’nın Atlası, Şuan bulunduğunuz blog 🙂 ) Neyse parçaya geri dönüyorum 😉 Böyle ritim duygusu olmayan insanı bile kafasıyla ritim tutmaya iter garanti veririm 😉

3- Song Ji Eun – Are You Crazy

İşte bu parçada ilk dinleyişte vurulduğum parçalardan. “michin geoni wae geureoni” diye girdiği nakarat inanılmaz akılda kalıcı ve tekrar tekrar dinleyesi geliyor insanın (En azından benim :D)  İçindeki rap en başta çok kulağa hitap etmesede ben dinledikçe daha bir sevdim. Klibide ayrı bir güzeldir. Kız adamı bagaja atmış elini melini bağlamış ıssız bir yerde kenara çekiyor üzerine benzini döküyor -95 kurşunsuz 😛 –  gerisi meçhul 😀

4- Kim Tae Woo Ft Lyn – 내가 야! 하면 넌 예!; Naega Yah! Hamyeon Neon Ye!

Böyle şirin bir şarkı yok yah! 😉 (Şarkıyı dinleyenler burdaki ince-ve iğrenç- espiriyi anlayacaklar 😀 ) Bu ikisi şarkıyı kaydederken öyle eğlenmişlerki resmen ben bu eğlenceyi dinlerken hissediyorum. İnsan inanılmaz kıskanıyor çünkü adamlar yaptıkları işten ölesiye zevk alıyorlar.  Kendileri alıyor ama Allah’tan bizede yansıtıyorlar. Şarkının içindeki mini diyaloglar ve ikisinin uyumu inanılmaz güzel.

5- BigBang – Top of The World

Tamam fark ettiniz değil mi? Bu aralar BigBang’e taktım sanırım. Fazlasıyla dinliyorum buda japonca şarkıları. İlk dinlediğimde anlamamıştım japonca söylediklerini itiraf ediyorum ancak zaten ben genel anlamda ilk kez dinlediğim şarkının sözlerine hiç dikkat etmem. Anca sonrasında yavaş yavaş ne dediğini anlarım ” Anaa! Bu Japoncaymış lan!” dediğimde şarkıyı 20. kez dinliyordum sanırım 😀 Şimdi tecrübemi sizle paylaştığıma göre siz japonca olduğunu bilerek dinleyip ” Kawaiii” tepkisini verebilirsiniz 😀 İzin veriyorum 😀

6-Beast – Because of You

Şarkının girişi çok tatlı ama ! “Oh oh oh wanna stay with you” Herşey o “Oh oh oh” ları duyduğumda başladı 😀 Birde Beast aklımda hep Secret Garden da ki Oska’nın “Gidin Beast’e hasta olun” dediği sahneden aklımda kalmış. Geçen “My Princess”in Ost’sinde dikkatimi çekti “Ahanda Beast bu muymuş?” diyerekten baktımda hoşuma gitti 😉

7- SHINee – Haru (Rock Ver.)

İşte ’90 lılardan oluşan bir grup ve evet ben bu şarkılarını dinliyorum 😀 (aman yanlış anlaşılmasın önyargılı değilim. Olsaydım dinlemezdim sadece ben böyle şarkıları dinlemezdim-topunu yani hiç dinlemezdim- benim derdim o yani 😀 ) Bu şarkıyıda aslında sevmemin nedeni SHINee değil “Haru” (bilmeyenler için mini mini mini minibir film) filminde kullanıldığı sahnede verdiği zevk. Fazlasıyla yakışmıştı. Ama ben daha yeni mp4’e attım ve dinliyorum orası ayrı 😀

Ve böylelikle sonuna geldik. İşte bu aralar ben bu parçalara taktım. Aslında bir kaç tane daha var ama şimdi bunun sonu gelmeyecek biliyorum o yüzden burda kesiyorum. Yoksa bu yazı Billboard Top 100 gibi birşey olacak 🙂

Huzurlarınızdan gitmeden önce bu şarkıların  belirgin etkisinden bahsedeyim sizide uyarmış olayım; Efenim yolda giderken yüksek sesle ve özellikle kulaklıkla dinliyorsanız  kendinizi bir sette hissedebilir ya da bir anda içinizde hip hop dansı yapma isteği uyandırabilir. Yürüyüşünüzde değişikliğe neden olabilir ani bir değişimle harlemden çıkmış ” Dostum senin derdin ne biliyor musun? O koca kafanın g*tünden büyük olması” diye dolaşan ” Yov yov” layan bir tipe dönüşme belirtileri gösterebilirsiniz. (İşte abartıda son nokta 😀 )

Bunlar işin espirisi tabi ama dünyaya dönerek yazıyorum şimdi bu satırları iyi dinleyin; gerçekten bu yukarda verdiğim TaeYang’ın “Where U At” klibinde olduğu gibi dans edebileceğiniz hissini uyandırıyorlar benden demesi. Yolda yürürken iki üç hareket kaçabilir aman dikkat! 😀

Ve Ser_Min kaçar 😉

Ne Desem Bilemedim…

Ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir zamanda 😀 televizyonda çok kısa bir süreliğine denk gelmiştim bu videoya. Sonuna doğruydu ve ben baştan izleyemediğim için üzülmüştüm. Ne olduğunu vs. hiç birşey bilmiyordum ve biraz önce aklıma geldi. Nasıl olduda unutmuşum araştırmayı bilmiyorum neyse…

Normalde de ben bu şarkıyı iyi yorumlayan birinden dinlediğimde tabiri caizse tüylerim diken diken olur ki bunu en son biz kore aşıklarının gurur Enes Kaya’nın “Haunters” filmindeki kısacık yorumunda yaşadım ve ağzıma dolandı. Tamam şimdi anlayacaksınız neyden bahsettiğimi. Uzatmadan paylaşıyorum 😀

DOĞA İÇİN ÇAL projesinde bir araya gelmiş sanatçıların muhteşem yorumları ile “Uzun İnce Bir Yoldayım”

(En baştalarda müziği duyup dinlemek için oturan köpeğe dikkat. Fazla şirin!!!!!)

 

Bu videoda ekürisi 😉 “Divane Aşık Gibi”

Açıkçası tanıtımlarını okuduktan, trailerlarını izledikten sonra ilk aklıma gelen şeydi; Kore “Fame” derse nasıl olur? Bunun altından da kalkar mı acaba?

Oldum olası sevmişimdir içinde müziğin olduğu filmleri dizileri 😉 Bizim zamanımızda “Fame” alıp götürmüştü gençleri (Çok yaşlıyımda göstermiyorum işte) Filmide diziside gönlümde ayrı bir yere sahiptir ancak orjinalinden hani 1980 yapımından (Ben daha portakalda vitamin değilken çekilmiştide banada yetişti yani 😉 ) bahsediyorum 2009 da tekrar çekilmeye çalışılan yapımdan değil. (Birde 1982’de ki dizisinden)

Güney Kore gibi saniyede bir albümün çıktığı yine saniyede bir yıldızın parladığı bir ülkede bence böyle bir yapım için geç bile kaldılar. Ancak üstesinden gelebilecekler mi hala şüphelerim var.

Dizinin ilk 4 bölümünü izledim ( Devam eden diziler alışkanlık yapıyormuş 😉 Güya başlamayacaktım hala yayınlanmakta olan başka bir diziye) ama henüz bir “Fame” havası yakalayamadım diyebilirim. Yani benim gibi arada köprü kurmaya meyilli iseniz direk o meyilinizden vazgeçin.

 

 

İnsan ister istemez karşılaştırma yapıyor. Hani “Kapı gıcırtısına atılan göbek” vardır ya ben bu dizide henüz içi dışı müzik/dans olmuş bir gençlik göremedim. Normalda biri ossursa adamlar hop ayakta yemekhaneyi birbirine katarak dansa , müzik yapmaya başlardı. Daha ilk bölümden böyle sahneler görmeyi, dizinin içine girmeyi beklerken muşmula suratlı , kazma oyunculuğu ile “Abi allah için sen sadece şarkı söyle, klip çek ” dediğin Kim Hyung Joon ile karşılaştım 😉 Neyseki cameo dan ileri gitmiyor 😉 Bir sn başka birşeyden bahsediyordum ??? Haaa evet sanırım ilk bölümlerde biraz daha bu yeni kanları ortaya atalım onların güzelliklerinden, yakışıklılıklarından faydalanalım arada müzik falan kaynasın demişler harbiden Dream High etmişler 😉

Aslında 4 bölüm ile bunun kararını vermeyi yanlış buluyorum ama böyle düşünmektende kendimi alamıyorum. Gözüm hep bir Bruno Martelli arıyor, heran Mr. Shorofsky görmek istiyorum, Leroy Johnson  böyle havalarda uçsun o masa senin bu masa benim desin ne güzel olur yani onun kısacık şortuna bile katlanmıştım o zamanlar 😉 ve daha niceleri sima olarak hatırlıyorum ancak isimleri geçikmeli geliyor aklıma. Birde her bölüm başında  şöyle denirdi ” Şöhret mi istiyorsunuz? Şöhretin bedeli vardır. Ve burası ter dökerek ödemeye başlayacağınız yer” Vuahh bu cümleyi Debbie Allen’dan duyardık . Resmen ekran başındakileri bile ateşlerdi. Üstelik o bedeli görürdük yani 😉

Bakalım “Dream High” da bu zevki verecek mi? Normalde bir çok şeyde G. Kore vazgeçilmezimdir. Hep bu taraf çok daha iyisini yapmıştır ancak bu dizi için birşey söylemek yanlış olur daha çok erken. Konusundan hiç bahsetmedim. ama işte Kirin sanat akademisinde okuyan dans ve müzik ile yaşamak isteyen bir grup gencin birbirleriyle olan, sektör ile olan maceralarını anlatıyor. Tabi işin içine olmazsa olmaz ailevi meseleler falan da giriyor. Güzel bir harman bekliyorum… Bu arada sizle Şu videoyuda paylaşmazsam olmaz 😉

Baby Remember My Name… 😉