Category: Muzik


Selamlar olsun dostlar. Yine bir müddet ara sonrasında “Nefes alıyorum” yazısıyla karşınızdayım.

Uzun zamandır izlediğim dizilerden bahsetmiyordum. Üstelik izleyip bitirdiğim dizilerden çoookk uzun zamandır bahsetmiyordum. Özellikle böyle dedim çünkü bir süredir başladığım dizileri bitiremiyordum. Ama ne oldu? Can evimden vuruldum.

Youtube da yine aylak aylak dolanıyorum, bir aralar denk gelen ancak öyle çok ilgilenmediğim, postuma adını veren dizinin ost’si ile karşılaştım. Ve ta ta ta taaamm! Şarkıya resmen aşık oldum. E dolayısıyla dizinin görüntüleri ilgimi çekti çocuklardan ikisi üçü tanıdık topluca bir şirinlik var asi gençlik var, müzik var “Ne duruyorsun? İndirip izlesene” dedi kore damarım.

İşte o an bana bir şeyler oldu. Hemen bölümler indirildi, altyazılar tamamlandı. Ve ben deli gibi “Shut up flower boy band” izledim. Sabah akşam hemde.

Diziyi aslında hissettiklerimle anlattım ama yine şöyle kısaca değineyim. Elimizde bir grup genç var ki başı Lee Min Ki’nin canlandırdığı Byung Hee çekiyor Byung Hee karakterine hemen bağlanıyorsunuz ama 2 bölümde kazık atılıyor size. Öyle işte bir şeyler oluyor. Ben olaya dönüyorum:)  Bizim bu gruptaki gençler müzikle ilgililer kendilerine Eye Candy diyorlar ve bir hayata haykırışları, cool halleri, kabadayılıkları, vurdum duymazlıkları var ki , en güzeli de şirinlikleri diz boyu. Neyse 6 kişilik grubumuzun okulu değişmek zorunda kalıyor ve can ciğer kuzu sarması olan bücürler sosyetik bir okula düşüyorlar. Orada bizimkilere uzaydan gelmiş muamelesi yapıyorlar. Tabi  onlar altta kalmıyor vs derken işin içine müzik şirketi, aşk falan giriyor hoş gençlik dizisi ortaya çıkıyor. Byung Hee dedim ama asıl Kyung Jong ve Ha Jin’e bayılacaksınız. Aralarında ki o kimya bence herkesi kendine kilitler. Hepsinin süper kimyası vardı ama bu ikisi ayrı bir tatlıydı.

Şimdi böyle okuyunca çok basitleşiyor ama hiç sıkılmadan bir nefeste izledim ben. Yer yer ağladım bile düşünün. İşin içinde inanılmaz bir dostluk olması da beni etkileyen yönlerinden. Lisedeki hayalperestlik, her şeyi yapabileceğine inanma ve bir şekilde gözlerin açılması ama içte kalan o heyecanlı çocuk çok tatlı anlatılmıştı bence. Belkide içinde kendi lise dönemimden bir kaç parça bulduğum içinde bu kadar etkilemiş olabilir beni.

Resmen doyamadım ya! Hani ömür boyu izleyebilirdim diyorum bazen. Özellikle ost parçalarından bazılarını dinleyince.

Velhasıl diyeceğim şu ki. Gözlere bayram, kulaklara bayram. Hayal kurmaya iten (En azından beni itti) şirin bir dizi bu. İzlemenizi tavsiye ederim. Hemen alta beni etkileyen videoyu koyayım ve uzaklaşayım buradan.

Müziğe de sevgiliye de ilk görüşte aşık olursun. Ama kalbin o müziği gerçek sanırsa sonradan çekilmez olur.Aynı kolay aşık olunca ilişkiyi yürütmenin zor olması gibi.

Reklamlar

Müjdeler Olsun!!!!

Ya bu nasıl bir şeydir. Biranda ruhsal durumum değişti, genetiğim bozuldu acayip bir şey oldum ben. Bir yandan ağlayasım geliyor bir yandan çığlık çığlığa koşturasım falan. Bunun tek nedenide ölümene sevdiğim “Tearliner”. Bu nasıl bir aşktır gerçekten bilmiyorum, açıklayamıyorum ama beni benden alıyor. Neyse bu konuya sonra bir ara değinirim. Şimdi asıl konuya geliyorum;

Aylar öncesinde bir “Sungkyunkwan Scandal” yazımda bölümlerden birinde duyduğum ve ilk dinleyişimde biricik Taerliner’ın olduğunu anladığım bir parçadan bahsetmiştim. Yana yana aradığım her türlü yardımı kabul ettiğim yer yer dibe vurduğum bu parçayı geçen “TimTim” in “Gezinirken youtube’da buldum ama sana nasıl göndereceğim” demesiyle şu dakika kavuşmuş bulunuyorum. Hani bana ulaştıramadı, ya da bağlantı falan gönderemedi ancak “Youtube’da buldum” demesi bile yetti girdim buldum ve tekrar tekrar dinliyorum. Sağolsun var olsun. E şimdi bende vatani ya da nasıl isterseniz öyle olsun görevimi yerine getirip bu parçayı burada paylaşıyorum.

Ya inanılmaz mutluyum ya!!! Resmen aşk sarhoşu diyebilirsiniz bana 😉 İşte kulaklarınızın pasını silecek olan parça

Tearliner – “나빌레라”

Şimdi biliyorsunuz Güney Kore ve müzik deyince akla önce pop geliyor. Super Junior, SHINee, Big Bang, T-ara, Miss A falan filan. Liste baya uzun sektör baya karışık SM’ler, YG’ler, JYP’ler  derken ooo… beni aşar diyorum ve  bu konu için sizi sevgili Pandam Kimbap’ın Kpop nedir, ne değildir? yazısına davet ediyorum. Ben ise şimdi size Güney Kore’de geriye kalan müzikten bildiğim kadarı ile bahsetmek istiyorum. Indie müzik endüstrisi.

Güney Kore’de dizi, film sektörünün dışında baya gelişmiş ve gelişmeye devam eden, geniş yelbazeli bir de müzik alemi var. Güzel bir rekabetle sürüp gidiyor. Indie dünyasıda kendi içinde böyle. Ancak bu taraf ekranda görünmez daha çok festivallerde, kendi konserlerinde veya bağlı oldukları şirketlerin düzenledikleri organizasyonlarda yer alır. Yani albüm yaparlar, konsere giderler bir kaç tanede röportaj verirler. Aslında haklarında fazla bilgi yoktur yani. En azından bizim buralardakiler için.

Şimdi futboldaki gibi K-Indie camiasında da  üç büyükler var. Pastel Music Inc. , Fluxus Records ve Happy RobotRecords. İşte bunlar demirbaşlar. Bu camiada elinizi attığınız grup illaki bu üçünden birindedir. Ha birde Moonrise var ancak o da Pastel sayılır artık.

Evet Pastel Music Inc ile başlayalım. 2002 yılından beri faaliyetteler. O kadar çok sanatçısı var ki anlatamam size. Mesela Coffee Prince deyince akla ilk Pastel Music gelmeli. Çünkü A dan Z ye tüm sanatçılar bu şirkettendi. Hani Pastel’e bağlı olmayalarda vardı tabi ancak Casker, Adult Child, Misty Blue, Tearliner ( Özel gruplardan ) , Donawhale , Yozoh , Taru, Zitten, Funny Fink, Sweet Pea, The Melody  ve daha niceleri Pastel çatısı altında. Cloud Cuckoo Land de burada, Arco’da burada, Maximillian Hecker burada. Herkes burada 😀   Çok güçlü bir şirkettir. 2006 yılında Kore’nin en iyi plak şirketi ödülünü almıştır. Daha iyi tanımak için Coffee Prince ve Triple izlemenizi tavsiye ederim. Pasteli ve sanatçılarını tanımanızda gerçekten yardımcı olacaktır. Son zamanlarda “Save the Air”  konserleri düzenlemiştir . Yani sosyal tarafıda vardır en güzelinden. Pastel içinde bir Tearliner şarkısı ekleyelim Cp’siz olmaz tabi “Novaless”

FLUXUS_MUSICFluxus Music şirket türü olarak Indie geçer ancak Tekno, Hause, Pop , Rock tarzlarını birleştir. Pastel kadar tek düze değildir. Yine 2002 kuruluşlu bir şirkettir. Aslında bu şirketide çok iyi tanıyoruz. En başta bir taneciğim Alex bu çatı altında onunla birlikle Clazziquai Project, Ibadi, Loveholics, Handsome People, Bye Bye Sea, W, W&Whale gibi sürekli karşılaştığımız gruplar burada. Fluxus’ı tanımak için Que Sera Sera, My Name Is Kim Sam Soon izlemek yeterlidir 😉 Bu arada Loen ilede partner olurlar onuda söyleyeyim. Dijital ortamı Loen sağlar peki Loen’i nasıl tanırız IU dan olabilir mesela ya da Zia, Run, SunnyHill. Bu dördü onun desteklediği  sanatçılar. Tüm Fluxus ekibinin olduğu şirin bir şarkıya buyurun ( 3 vol. oluşuyor. Ben birini vereyim siz diğerlerini izleyin 😉 ) Bu arada Alex’in ilk dakikada gömleyin yırtar gibi çıkartıp yeşil (Bakın burada da yeşil ) bluz ile kalmasına bayılıyorum 😛 Gerçi ben ona her türlü bayılıyorum ya neyse 😀

Ve ve Happy Robot Records. Dünya çapında bilinen parti organizasyon ve müzik şirketi. Türü serbest yani içinde deneysel işler yapan grup çok 😀 Sanatçılarını özgür bırakıyor diyebilirim. Bu şirketin en büyük özeliği bana göre Tearliner’ın aynı zamanda bu şirketede bağlı olması. Hani 2009 yılında tamamen geçtiğini duymuştum ancak hala Pastel de görünüyor olması ve kaynak azlığından dolayı kesin bir şey diyemiyorum. Gerçi önemlide değil o grup var olsun bana yeter. Beni biraz tanıyanlar ve takip edenler bu grupla olan derin ilişkimi görebilirler 😀 Pasteli yazarken Özel dememin nedenide buydu. Diğer gruplarını belki benden duymuşsunuzdur. Eğer  hikayemi okuduysanız orada kullandım bazı sanatçılarını. The Koxx, Daybreak, No Reply, Naru, Tune, Peppertones koreli sanatçılarından bazıları. Yine bu şirkette yabancı sanatçılara sahip mesela ben Japon rock grubu Holiday of Seventeen’i çok severim “Rocksident” parçaları çok şirindir klibi daha güzeldir.

Kısacası şirketler ve sanatçıları böyle. Yalnız Indie dediysek eğer Mint’ten de bahsetmeden geçmeyelim. Mint Paper tüm indie aleminin toplandığı bir kavram. Festivali çok ünlüdür mesela “Grand Mint Festival” . Bu seneki yaklaştı. 22, 23 Ekim tarihlerinde Olympic Park’ta gitmek isteyenlere duyurulur 🙂 Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız. Indie gruplar genellikle EBS Space de sahne alır. EBS bir kanal bu arada. Eğitim üzerine yapılaşmış bir kanal. Birde Space’i var. Özellikle benim çok eğlenerek izlediğim Daybreak – The Koxx karma performansını paylaşayim sizlerle. Parça Daybreak’in “Popcorn” parçası. Davul’da ve klavyede The Koxx elemanları var. Buyurun izleyelim 😉

Birde Clazziquai Project’in sevdiğim bir performansını EBS Space’den izleyelim

Benim bildiklerim bu kadar. Umarım birazcıkta olsa faydam olmuştur. Bir şeyler sormaktan çekinmeyin çünkü atladığım yerler olabilir. Bu endüstride araştırma yapmayı seviyorum. Son cümlem şu olsun;

Güney Kore’nin her şeyini seviyorum. İlk göz ağrım dizileri ve filmleri olduğundan yerleri ayrıdır. Pop’unada bayılmama rağmen hatta ayılıp tekrar bayılıyorum çoğu zaman “Indie”, “Rock” tarafının gönlümde yeri ayrıdır. Biz birbirimize ilk görüşte aşık olduk. Onlar öyle muhteşem güzelliklte, yakışıklılıkta değillerdir ancak sahnede çok eğlenirler, sadece şarkılarını söylerler, öyle hareketli bir camia değildir şarkıları gibi sakindirler. Öyle yani… Size bol “Indie” günler diliyorum 😉

Yıl Oldu Sanki :S

http://www.flickr.com/photos/iyiinsan/page15/ adresinden alınmıştır. Cem K.

 

İş güç derken burada bir blogum olduğunu unutacaktım nerdeyse. Hatta öyle bir duruma geldim ki şuan ” Sevgili blogum. Nasılsın? İyi misin? Beni sorarsan eğer…” diye başlayan ergenismus günlüklerine benzeyen, bir yazı yazabilirim. Evet o kadar yani 🙂

Nasıl yazılır unutmuş gibiyim 😀 Neyse biz bir şekilde anlaşırız zaten. Şimdi otobüsle eve dönerken (Genellikle ilhamlarım o ara gelir) ne yazsam acaba diye düşündüm durdum ve evreka anını yaşadım. Efenim son zamanlarda beni bir R&B rüzgarı sardı gidiyor. Ben ki popüler müzikten uzak kendi çapında alternatif ve indie takılan insandım şimdilerde ne ( Ya da kimleri) dinliyorum dersiniz? Tamam işte şimdi açıklıyorum;

1- BigBang – Thank You & You

Kısacık bir şarkı olmasına rağmen inanın hooop içinizi kaplayıveriyor. I’m fine thank you & you, We’re fine thank you & you… diye sürüp giden bu intro parça ingilizceyi yeni öğrenen ilkokul (Gerçi şimdi anaokulunda öğreniyorlar) çocuklarının ilk diyalogları gibi ama güzel. Zaten çoğu zaman basit parçalar en zevk verenlerdir. İşte buda onlardan biri.

2- TaeYang – Where U At

Amanin bu şarkıyı ilk duyduğum an aşık oldum diyebilirim. TaeYang’ın “Solar” albümünde 8. parça olur kendileri. Şarkıyı sevmeyen yanıma gelmesin ahanda büyük konuşuyorum 😀 Hele TaeYang’ı sevmeyen bu gezegenden biran önce ilk mekik ile ayrılsın çünkü kendisi yerli iç akıtan dörtlü için önemli bir şahsiyettir 😉 (İç akıtan dörtlü için bknz. Metropol Günlüğü, Kimbapsushi, Astrea’nın Atlası, Şuan bulunduğunuz blog 🙂 ) Neyse parçaya geri dönüyorum 😉 Böyle ritim duygusu olmayan insanı bile kafasıyla ritim tutmaya iter garanti veririm 😉

3- Song Ji Eun – Are You Crazy

İşte bu parçada ilk dinleyişte vurulduğum parçalardan. “michin geoni wae geureoni” diye girdiği nakarat inanılmaz akılda kalıcı ve tekrar tekrar dinleyesi geliyor insanın (En azından benim :D)  İçindeki rap en başta çok kulağa hitap etmesede ben dinledikçe daha bir sevdim. Klibide ayrı bir güzeldir. Kız adamı bagaja atmış elini melini bağlamış ıssız bir yerde kenara çekiyor üzerine benzini döküyor -95 kurşunsuz 😛 –  gerisi meçhul 😀

4- Kim Tae Woo Ft Lyn – 내가 야! 하면 넌 예!; Naega Yah! Hamyeon Neon Ye!

Böyle şirin bir şarkı yok yah! 😉 (Şarkıyı dinleyenler burdaki ince-ve iğrenç- espiriyi anlayacaklar 😀 ) Bu ikisi şarkıyı kaydederken öyle eğlenmişlerki resmen ben bu eğlenceyi dinlerken hissediyorum. İnsan inanılmaz kıskanıyor çünkü adamlar yaptıkları işten ölesiye zevk alıyorlar.  Kendileri alıyor ama Allah’tan bizede yansıtıyorlar. Şarkının içindeki mini diyaloglar ve ikisinin uyumu inanılmaz güzel.

5- BigBang – Top of The World

Tamam fark ettiniz değil mi? Bu aralar BigBang’e taktım sanırım. Fazlasıyla dinliyorum buda japonca şarkıları. İlk dinlediğimde anlamamıştım japonca söylediklerini itiraf ediyorum ancak zaten ben genel anlamda ilk kez dinlediğim şarkının sözlerine hiç dikkat etmem. Anca sonrasında yavaş yavaş ne dediğini anlarım ” Anaa! Bu Japoncaymış lan!” dediğimde şarkıyı 20. kez dinliyordum sanırım 😀 Şimdi tecrübemi sizle paylaştığıma göre siz japonca olduğunu bilerek dinleyip ” Kawaiii” tepkisini verebilirsiniz 😀 İzin veriyorum 😀

6-Beast – Because of You

Şarkının girişi çok tatlı ama ! “Oh oh oh wanna stay with you” Herşey o “Oh oh oh” ları duyduğumda başladı 😀 Birde Beast aklımda hep Secret Garden da ki Oska’nın “Gidin Beast’e hasta olun” dediği sahneden aklımda kalmış. Geçen “My Princess”in Ost’sinde dikkatimi çekti “Ahanda Beast bu muymuş?” diyerekten baktımda hoşuma gitti 😉

7- SHINee – Haru (Rock Ver.)

İşte ’90 lılardan oluşan bir grup ve evet ben bu şarkılarını dinliyorum 😀 (aman yanlış anlaşılmasın önyargılı değilim. Olsaydım dinlemezdim sadece ben böyle şarkıları dinlemezdim-topunu yani hiç dinlemezdim- benim derdim o yani 😀 ) Bu şarkıyıda aslında sevmemin nedeni SHINee değil “Haru” (bilmeyenler için mini mini mini minibir film) filminde kullanıldığı sahnede verdiği zevk. Fazlasıyla yakışmıştı. Ama ben daha yeni mp4’e attım ve dinliyorum orası ayrı 😀

Ve böylelikle sonuna geldik. İşte bu aralar ben bu parçalara taktım. Aslında bir kaç tane daha var ama şimdi bunun sonu gelmeyecek biliyorum o yüzden burda kesiyorum. Yoksa bu yazı Billboard Top 100 gibi birşey olacak 🙂

Huzurlarınızdan gitmeden önce bu şarkıların  belirgin etkisinden bahsedeyim sizide uyarmış olayım; Efenim yolda giderken yüksek sesle ve özellikle kulaklıkla dinliyorsanız  kendinizi bir sette hissedebilir ya da bir anda içinizde hip hop dansı yapma isteği uyandırabilir. Yürüyüşünüzde değişikliğe neden olabilir ani bir değişimle harlemden çıkmış ” Dostum senin derdin ne biliyor musun? O koca kafanın g*tünden büyük olması” diye dolaşan ” Yov yov” layan bir tipe dönüşme belirtileri gösterebilirsiniz. (İşte abartıda son nokta 😀 )

Bunlar işin espirisi tabi ama dünyaya dönerek yazıyorum şimdi bu satırları iyi dinleyin; gerçekten bu yukarda verdiğim TaeYang’ın “Where U At” klibinde olduğu gibi dans edebileceğiniz hissini uyandırıyorlar benden demesi. Yolda yürürken iki üç hareket kaçabilir aman dikkat! 😀

Ve Ser_Min kaçar 😉

En Baba Yerli Klip ;)

Yahu bu klibi izledikçe sayko damarım tutuyor yemin ederim. Tam benlik klip.

Önüme gelene sataşmak istiyorum da zaman zaman. Bu klipteki abi gibi aynı makarnayı yerken öpüşecek çiflerin makarnasını kesmek, sahilde romantik bir ortamda sevgilisine gitar çalan adamın gitarını kırmak, yine çocuğun kız arkadaşına hediye ettiği balonları patlatmak istiyorum :D:D

Birde klipte oynayan adam “Birkan Yılmaz” ne güzel uymuş rolüne ya! Suratından belli oluyor tam bir psikopat ruh halinde olduğu. Kavga eden çifti izlerken çekirdek çitlemesi içimde bende denemeliyim arzusu yaratıyor. Hele oyuncak ayıya önce çektirdiği işkence sonrasında ise aşağıda gördüğünüz fotoğraftaki eylemleri şahsen beni gülümsetiyor. Yani açıkçası ben bir psikopatım açıklıyorum :D:D Neyse uzatmadan klibi paylaşıyorum 😀

İnşallah sonum oyuncak ayı ile atlı karıncaya binmek olmaz :D:D En azından tek başıma 😀

KAÇAK – Koymaz

My Vintage Romance – Alex

Tam adına layık bir albüm gerçekten. Ninsanın şu yazısında bize kazandırdığı “Clazziquai” grubunun solisti oluyor Alex. Ben ise kendisini “Pasta” dizisinde tanımıştım (vurulmuştum 🙂 ) oyunculuğu ile. O zaman demiştim. “Bu adamı ilk görüşüm. Kendisi aslında şarkıcıymış” diye. Ancak hiç “Bir araştırayımda nasılmış sesi, parçaları” dememiştim.

Sanrasında öğrendim ki bu Alex severek dinlediğim “Dance With My Daddy” parçasını söylüyormuş. Ben zaten adamı dinliyormuşum. E sonrasında da Kim Sam Soon dizisi ile hayatıma “She is” ve “Be my love” parçaları ile girdi. Her ne kadar kendi adını taşımasada ses onundu yani. Vuruldum -Yine-:D

Daha sonra baktım ki bizimkinin bir albümü varmış. Onbeş parçadan oluşan bu “Ballad” albümü “My Vintage Romance” adını taşıyor. Zaten ilk adına bayıldım parçaları dinlemeden. Sonrasında düşünün Mp4’üme tüm albümü atacak kadar beğendim. Birde ben öyle kolay kolay bir şarkıcıyı, bir şarkıyı beğenmem. Ancak ilk dinlediğimde aşık olduysam vazgeçmem.

Albüm resmen romantizmin dibine vuruyor söyleyeyim. Ruhiyetinize göre şerbette olabilir. Şahsen ben hangi durumda dinlersem dinleyeyim böyle bir huzur, bir hafifleme oluyor, sevgiyle doluyor içim. Müzikler gerçekten güzeller birde sözler eklenince doyulmuyor resmen.

Kısaca Alex’ten de bahsedivereyim. 2 Eylül 1979 doğumlu. Kendisi Kanada- Kore karışımıdır. 2001’den bu yana medya önündedir. Piano çalıp, şarkı söyler bir yandan da oyunculuk yapar. Zamanında “We Got Married” (Bizdeki “Evcilik Oyunu” gibi birşey) şovunda yer almış (pek bir gereksiz bilgi oldu) Neyse gerçek ismi Choo Hun Gon (Adım böyle olsa bende Alex derdim kendime 😀 ) Bir çok ortak çalışmada bulunmuş. Bir çok diziye parça yapmış. Anlayacağınız baya çalışmış bu insan.

Yani sonuç olarak benim beğenerek baştan sona dinlediğim, üzerinde uğraşıldığı, çok çalışıldığı belli olan, dinlenilesi bir albüm yapmış. Ellerine sağlık. Beğendiğim bir kaç parçayı buraya ekliyorum.  Güzel güzel dinleyin efendim.

İşte dinlenilesi parçalar.

Deiji – Daisy

If It’s You

Waltz Lesson

Saranghao – I Love You (en sevdiklerimden, ayrıca klipte süper)

Hwabun – Bu parçayı CP’den hatırlarsınız “Loveholic” söylüyordu. Ben Alex’inkini daha bir sevdim.

Seviyorum böyle filmleri. Yani Çoğu insanın ” Neydi şimdi bu? Ne oldu yani? Bu kadar mı?” gibi sorular yöneltebilceği (filmin sonunda) ya da filmin ortasında sıkılabileceği tarzdaki filmleri. Hani hepsi değil bazen benim içinde dayanılmaz filmler olabiliyor. Ancak içinden istediğim düşünceyi çıkartıp alabileceğim beni birşey hissetmeye zorlamayan ya da kesin bir anlatımla ana fikri vermeyen; hafif ucundan bazı şeyleri hissettiren ve bir şekilde sonunda yüzüne hafif tebessüm yaşatan filmleri. Örneğin Rabbit and Lizard, Sisters on the Road gibi. İşte Oishii Man (Lezzetli Adam) filmide böyle bir filmdi.

İzlediğim bu tür filmleri dediğim gibi pek çok insan tarafından sıkıcı, bunaltıcı bulunacağından kimseye izleyin diye diretmem. Bu film içinde diretmeyeceğim. Ancak iki güzel laf etmek istiyorum. Uzun uzun özet yazmayacağım çünkü dediğim gibi bana göre böyle filmler şahsa özel oluyor. Yalnız merak edenler için yazılmış bir özet koyuyorum;

Bir zamanlar gelecek vaadeden bir müzisyen olan Hyeon-seok, Meniere Sendromu semptomlarını göstermeye başladıktan sonra sonra kulakları müziği gürültüye dönüştürdüğü için müzik çalmayı bırakmak zorunda kalır. Gerçeklikten ve depresyondan kaçmak için Japonya’ya gider. Hokkaido’daki küçük bir şehir olan Monbetsu’ya varınca, tren istasyonunda yerel tur rehberi olan Megumi ile karşılaşır. “Megumi Han’ında” kalırken müzik, doğal sesler ve beraber yemek yiyerek duygularını paylaşmaya başlarlar.

Filmdeki en güzel şey hiç tahmin edilemeyecek biçimde her tarafı kaplayan buzun ve karın yine buz gibi olan kalpleri ısıtması. Filmde tutkun olduğu şeyi elinde olmayan sebepler dolayısıyla kaybetmenin verdiği acı çok güzel anlatılmış. Ancak her zaman aradığın şey aslında istediğin şey olmaz ya işte öyle birşey.

Sevdiğim yönlerinden biride anlaşma şekilleri. İki sevdiğim dil var filmde. Japonca ve korece. Ancak karakterler birbirleri ile yarım yamalak ingilizceleri ile konuşuyorlar. Aslında karşındakini anlamak için söylediği herşeyi kelimesi kelimesine anlamak zorunda değilsin ya da konuşmak zorunda. İşte böyle birşey.

Filmin sessizliğini sevdim. Ekrana uzunca bakıp daha sonra gözlerimi kapayıp sesi dinlediğimde beni bu sıcak günde üşüten yerleri vardı. Üşümesini sevdim.

Filmin bir bakıma şifreli bir kutu oluşu muhteşemdi. Bir aşk var hissediyorsunuz ama çok güzel nazlanıyor. Biran anlıyorsunuz ve garip bir tat bırakıyor ağzınızda. Ama ben bu filme bazılarının dediği gibi “Love Story” demem. Ancak yinede bu tadı sevdim.

Filmin içindeki parçalar. Ah o sözler ve müzik. Gerçekten çok güzeldi.

Birde çok güzel replikler vardı hani. “Sağlıklı beslen, mutlu yaşa”,söylendiği gibi kolay değilmiş.” “Yorucu bir günün ardından basit bir yemek en iyi çözümdür” gibi ama en güzellerini söylemiyorum olurda filmi izlemek isterseniz; belki de biraz duygulanacağınız yerlerde söyleniyor 🙂

Yani bana göre  filmden milyonlarca şey çıkarılır ve milyonlarca duygu yaşanır. İzleyip izlememek size kalmış ancak benim gibi küçük şeylerden bile deli gibi mutlu olan bir insansanız film izlemeye değer.

Bir blog’um olsa ilk bu animeden, bu mangadan bahsederim derdim ama kısmet başkalarınaymış. Ancak tabikide bahsetmeden edemeyeceğim. En sevdiğim bloger arkadaşlarımın o güzel yorumlarından sonra çok süper bir gaz geldi bana ve bu yazı yazmaya kısır günlerimden kurtulmak istedim. Ve başlıyorum.

Ofori bilir benim için bu animenin özel olduğunu. Aklıma geldikçe duygulanıyorum, gülüyorum ama en çok gerçekçiliğine tekrar tekrar aşık oluyorum. Tamam itiraf ediyorum ben bu animeye aşığım sadece animeye değil tabi mangasına da filmlerine de( her ne kadar çok beğenmediysemde, bu da aşkımın kötü tarafı işte filmlerine de gelicem)

İlk olarak ismi japoncada 7 demek. Ama şu iki senedir falan fox yüzünden “Nana’yı tekrar izliyorum, okuyorum” gibi cümleler kuramaz oldum çünkü herkes Fox’ta yayınlanan ve bitmek bilmeyen benim tamamen itici hatta korkutucu bulduğum “Bez Bebekle” karıştırılıyor. Neyse buda ayrı bir konu. Ben tekrar animeye(mangaya) dönüyorum. Hikaye adaş hatta yaşıt ancak birbirinden tamamen farklı iki kızın hikayesi.  Komatsu Nana erkek arkadaşının peşinden Tokyo’ya gitmek için bir yıldır para biriktiriyordur ve sonunda çabaları yanıt verir Tokyo yollarına düşer. Yolculuğu trenle yapmaktadır ve bindiğinde boş olan tek yer Osaki Nana’nın yeridir. En başta Komatsu çekinir falan böyle bunun yanına otursam mı oturmasam mı? diye ancak tren ani fren yapınca kütttt bunun yanına düşer. Osaki ne kadar sert görünsede ki gerçekten öyle görünür. Böyle  asi, bordo ojeli, küt saçlı, ağır makyajlı bir kızdır kendisi. E birde bunlar yüzünden yaşıda baya büyük görünür, bizim Komatsu’nun aksine çünkü oda yaşına göre  küçük görünür. Neyse bunlar bir şekilde tanışırlar, anlaşırlar, ancak bu tren arkadaşlığı Tokyo’ya varınca biter(mi?) 🙂 O an için evet biter gibi görünüyor tabi ancak bir kere eserin adı NANA olunca imkansız. Kader öyle bir yazgı yazmıştır ki bunlara aynı gün aynı daireye bakmak için farklı emlakçılarla apartmanın yolunu tutarlar ki karşılaşırlar 😀 707 numaralı unutulmaz anıların yaşanacağı yer. Yuva. Dairenin kirası tuzlu gelince beraber kalmaya karar veririler ve işte o andan itibaren aşk, iş, arkadaşlık,hayat ve müzik namına yaşanacakların başlangıç atışı yapılmış olur.

Animenin çizimleri muhteşem. Aslında tam anlamıyla alışık olduğumuz uzun bacaklar, büyük gözler, şirin suratlar tarzında. Hatta hani erkek karakter çizimlerinin erkeksi hatları olmasına karşın uzun saçlı olduklarında “bu kız olabilir mi ya!!” diye içimizden geçirebileceğimiz şekilde. Ve ve en önemlisi manga camiyasındakiler bilir, “shoujo” tarzının ustadı YAZAWA  Ai’nin kalemindendir.

Eserdeki karakterler birbirinden güzel ve herbirinin ayrı bir eser olacak şekilde geçmişleri, sorunları, aşkları vs var. Yani okurken özellikle hangisini takip edeceğinizi, hangi birine ne kadar sempati duyacağınızı ya da hangisinden ne kadar nefret edeceğinizi bilemiyorsunuz. Çünkü örnek veriyorum birinden nefret etseniz geçmişine göz atınca “aaaa bak hep bu nedendenmiş haklı ya” dediğiniz noktalar oluyor.  Ayrıca karakterleri bir süre sonra okadar canlı hissediyorsunuz ki yanlışlarında kulaklarını çekesiniz, ağladıklarında göz yaşlarını silip omzunuzu ödüç veresiniz geliyor. Hatta bir telefon edesiniz veya atlayıp yanlarına gidesiniz geliyor.

Kimler kimleri nasıl seviyor, kimler kimleri nasıl aldatıyor ya da aldatmış, kim kiminle nerede ne yapmış veya kim kimin için ne fedakarlıklarda bulunmuş, bulunuyor… Aslında tam bir kaos gibi görünüyor ancak izlerken, okurken sürekli şaşırıyor, ağlıyor, kızıyorsunuz. Çok uzakta olsa zaman zaman yaşadıkların, ortamların, daima kendinizden bir parça buluyorsunuz.

Hikaye aslında iki müzik grubunun semalarında da dolaşıyor Black Stone (Blast) ve Trapnest. İki farklı grup ancak üyeler birbirlerinin hayatlarında önemli yer tutuyorlar. Tabi bazıları. Mesela “Ren” en başta Black Stone’un gitaristi iken gidiyor Trapnest’e. İlk başta iki grubun yakınlaşmasının nedenini bu sanıyorsunuz ancak daha sonralarda başka şeylerde çıkıyor(ben söylemem siz öğrenin 🙂 ) Ancak şöyle söyleyeyim. İki grup arasında aşk üçgenleri (hatta bazen acaba dörtgen mi diye şüphelenmeler oluyor ama daha çok üçgen) olayları alıp götürüyor.

Baştan uyarayim sizi. Kesinlikle karakterlerin her birine ayrı ayrı vurulacaksınız. İçlerinden bir tanesini seçip sadece ona yönelme gibi bir durum yok seçim yapamıyorsunuz. Ben son olarak kısaca karakterlerden de bahsedivereyim.

Osaki Nana: Sert görünen ancak hiçte öyle olmayan bir kızdır. Annesi küçükken onu terketmiş ve büyükannesiyle beraber yaşamaya başlamıştır. İlk aşkı Ren’dir. Hatta onunla aynı gruptadırlar ancak işte bahsettiğim gibi Ren daha sonra gruptan ayrılır.

Komatsu Nana: Bu kız tam bir ev kadını, anne modunda. Çenesi düşük, iyi yemek yapan, sadık bir arkadaş, dost ve sevgilidir. Hatta Osaki Komatsu’ya Hachi der. Japonya’da çok ünlü sadık bir köpektir bu arada Hachi 😀

Tareshima Nobu: Benim için biricik olan insadır kendisi 🙂 Çok iyi, şirin mi şirin, komik, arkadaşlarına değer veren ve sevdimi tam seven bir şahıs. Osaki’nin ortaokul arkadaşıdır kendisi. Ailesi çok zengindir ancak kendisi sefil hayatı yaşar 😀 Birde sarhoşken ayrı bir şirin olur 🙂

Okazaki Shinichi: Aralarında en küçük eleman kendisidir. Ancak asi bir geç olarak içkide içer sigarada kullanır. Çok iyi bir bas gitaristtir. Yanlız asi dediğime bakmayın siz, hem ailesi ile problemleri var hem aşk hayatı pek bir düzensiz. Bir de Komatsu ile ile anne oğul ilişkileri var maneviyat yani 🙂

Takagi Yasushi: Efendim bu şahıs daha gencecik delikanlı olmasına rağmen, sesi, görünüşü, karizmasıylar ve tabiki olgun tavırları ile baya yaşlı zannedilir. Alemin babasıdır kendisi o tamam demedikçe birşey yapmaz yani istisnalar kaideyi bozmuyor tabikide.

Hanjo Ren: Osaki’nin ilk aşkı, sevgilisidir. Trapnest’e gitarist olarak Blast’tan ayrılarak geçmiştir. Özünden iyidir ama sizi fıtık edecek davranışlarda bulunur 🙂 Okuyunca anlarsınız.

Ne çok karakter var yahu neyse bunlar baş karakterler şimdilik bunları bilin yeter 🙂 Zaten başlamadan önce ne kadar az şey bilirseniz o kadar zevkli geçer.

Son olarak müziklerine hasta olacaksınız. Bunun dışında kıyafetleri, aksesuarları, konuşmaları derken bir anda o dünyadan olup çıkacaksınız. Bu arada o kıyafetler, aksesuarlar hepsi japonya’da gerçekten satılıyor bulunuyor yani. Orda olmak takıp takıştırmak vardı.

Birde 47 bölümden oluşuyor animesi. Mangası ise devam etmekte 84. chapterda 22. sayfada şuan (chapter bile yarın yani) ve uzun zamandır devamı gelmiyor en son geçen sene haziran ayıydı Ai Yazawa ara verdi haberi ilişti kulağıma sanırım hala arada ama öyle bir yerde durdu ki sormayın. Birde Animesini izleyip bitirirseniz mangada sanırsam 40’lardan devam ediyor hikaye bakarsınız.

Her iki filmdede en çok sevdiğim şey tabikide Nobu’yu canlandıran Narimiya Hiroki şirinlik abidesi 🙂 Neyse şimdilik benden bu kadar. Umarım beğenirsiniz, okur ve izlersiniz. Hatta bununla yetinmeyip okutur ve izletirsiniz…

Goodbye, My Almost Lover

Paylaşmadan geçemedim. En başında da söylemiştim zaten içimden geldiği gibi diye. Alıcılarımın açık olduğu dakikalarda, halam ile güzelce sohbet ederken kulağıma inanılmaz güzellikte bir parça geldi. Allah’ım bu ne güzel bir şarkıdır böyle. Son zamanlarda baya uzaklaşmıştım televizyondan gerçi hala çok yakın olduğumuz söylenemez küstük birbirimize 🙂 Tv de kumanda bendeyse açık olan tek kanal MTV, cnbc-e’dir. Evet işte o kanallardan MTV’deyim ve güzel, kızıl saçlı bir kız  piyanonun başında  ilk aşkına veda ediyor.  Arada geçmişe dönüp güzel anılarla renkleniyor ekran. Ben seviyorum böyle klipleri. Açıkçası ilk notalarıyla beni kendine aşık etti parça. Kızın seside çok güzel. Ben ilk kez karşılaştım “A Fine Frenzy” ile ilk izlenimi çok güzel oldu. Tabi parçanın hepsini dinleyip, indirmem anca bu zamanı buldu.Ve sıcağı sıcağına paylaşim dedim. Beni aldı başka diyarlara götürdü. Henüz aşık olmamış birine bile bunu yapıyorsa başından geçmiş biri için daha anlamlı olacağını düşünüyorum. İyi seyirler ve iyi dinlemeler 🙂

Hazır “A Fine Frenzy” demişken ondan da biraz bahsedeyim.  Kızımız 23 Aralık 1984 doğumlu. Yani genç ve yetenekli bir genç. Kızımızın asıl adı Alison Sudol. A Fine Frenzy onun sahne adı ve W. Shakespeare’in ” A Midsummer Night’s Dream”in den geliyor.

Paylaştığım parça Alison’ın ilk albümünden “One Cell in the Sea” ilk single. İkinci albüm ise ” Bomb in a Birdcage” İkiside birbirinden güzel albümler. Kızıl saçlı, gülümsemesi güzel kızımızın müzik dünyasına adımı ise şöyle gerçekleşmiş. 16 yaşında  liseden mezun olunca bu kadar küçük yaşta üniversiteye gitmekten çekinmiş ve kendine 2 yıl vermiş. ” Bakalım bu 2 yıl içerisinde müzikle ilgili neler yapabilirim” demiş ve ilk grubu “Monro” yu kurmuş. Verdiği röportajlardan “Radiohead, Eric Clapton, Björk, Alanis Morissette” gibi isimlerden etkilendiğini söylüyormuş. Üstelik piyanoyu kendi kendine öğrenmiş.

Valla ben çok gurur duydum kızımızla aferim yani. Birde parçaları gerçekten güçlü ki seside öyle. Hatta bazıları Allison’ın Norah Jones’u unutturacağını düşünüyor. Hadi bakalım O’na kolay gelsin bizde dinlememize bakalım onun güzel parçalarını 😉

Şarkılarından bazılarını burdan dinleyebilirsiniz;

http://www.myspace.com/afinefrenzy