Tag Archive: Film


Veee selamlar olsun ahali. Çok ama çok hatta çoookk uzun zamandır yazmıyordum. Arka planı karmaşık, karanlık ve derin o yüzden hiç girmeyelim. Ancak ufaktan döndüğümün kanıtı olsun bu post 😉

Başlıktan da anlaşılacağı üzere izlemek için çok geç kaldığım bir filmden bahsedeceğim size. Hani öyle uzun uzun bahsedip süprizleri bozmak gibi bir huyum yoktur biliyorsunuz yani şöyle hafiften değineceğim diyeyim.

3 Idiots size Hindistan sineması için farklı bir kapı açıyor. (Ta ta taa taaam 🙂 ) 

Aslında sadece açmakla kalmıyor bildiğiniz o kapıdan içeri dalıyorsunuz. Hani şahsen benim aram Bollywood ile pek iyi değildir ancak hiç bir zaman “Iyyy hindistan mı hayatta izlemem” demedim. Aslında ben bunu sinema için hiç yapmıyorum da işte belirtmek istedim. Peki bu “3 Idiots” nasıl bir filmdir. Konusu nedir? Hemen anlatayım. Efendim Kraliyet Muhendislik Üniversitesi adında prestijli bir okula giren 3 kafadarın hikayesi. Yaşadıkları, yaşayacakları ile ilgili. Aslında hepimizin geçtiği yollardan bahsediyor. Ya da bazılarımızın geçeceği ( Herkesi kendim gibi yaşlı sanıyorum bazen 🙂 )

Ayrıca -bunda yaş sınırlaması yok- eğitim sistemini güzel eleştiriyor. Hatta kullandığı bir cümle var ki baya hoşuma giden ” Ben size mühendisliği öğretmiyorum, nasıl öğretileceğini öğretiyorum” diyordu ve sınıftan koşa koşa çıkıyordu. Ah Ranço!!

Ranço’nun bir cümlesini koyduk birde Fahran, Raju tarafından ekleyelim ” Arkadaşınız başarısız oluyor, üzülüyorsunuz. Arkadaşınız birinci oluyor daha çok üzülüyorsunuz 🙂 ” Peh deliler 🙂

Her eve o üçlüden lazım ya! Fahran, Raju ve Ranço. Fahran’ın kahkahaları, Raju’nun ağlamaklı gözleri ve Ranço’nun şebekliği, rahatlığı,  her şeyi:) (Tamam sustum 😛 )

Muhteşem dostluklar, süper haylazlıklar var filmde. Ha birde inanılmaz güzel parçalar ve şirin danslar 🙂

Bana filmi en çok sevdiren şey ise bir yandan gülerken bir yandan ağlatmasıydı. Hani mutluluk göz yaşı döktüysem bu filmde dökmüşümdür ya da öyle bir ağlama olayına yaklaştıysam bu filmle yaklaşmışımdır.

Uzun zamandır atmadığım kadar çok kahkaha attığımıda söylemeden geçemeyeceğim. Çoğu filmin yapılma amacı olan “İlham kaynağı olma” durumu süper yaşanmış bulunmakta.

Herkesin içinde bir şeyler bulabileceği uzunluğuna rağmen hiç sıkılmadan izleyebileceği ve kaçırılmaması gereken bir film. Benim için “Kesinlikle arşivime koymalıyım” dediğim bir film oldu. Birde kendime bir Ranço ister oldum neyse hallederiz onu 😀

Son olarak elimi soluma koyuyorum iki kez “Ol iz vel” diyerek bitiriyorum 😉

Reklamlar

Tam sevgililer gününe denk gelen zamanda vizyondaydı bu film hatırlarsınız. Oyuncu kadrosu ile gönlümü fethetmeyi başarmasının yanında, 14 Şubat günü tek olmanında verdiği boşlukla gitmeyi çok arzu ettiğim film olmuştu. Ancak gidemedim 🙂

Aslını söylemek gerekirse zaten bu zamana kadar sevgililer gününü hiç sevgilili olarak geçirmedim. Ya şubat gelmeden ayrılırız ya  kavgalı oluruz ya da o gün sonrasında bir ilişkiye başlarım. Yani ben hep sevgililer gününden nefret ediyorum modlarında oldum bu zamana kadar. Tabi olgunlaşmanın verdiği bu seneki sakinlikle diğer günlerden farklı olduğunu düşünmeden geçirdim. Aziz Valentine için dua edip mum yaktım 🙂 Kliseyede gidecektim ama ayarlayamadım bir türlü. Biliyorsunuz evliliğin yasaklandığı bir dönemde sevenleri evlendiren bir azizdir kendisi. Takdir ediyorum.

Şimdi gelelim filmimize. Resmen bir yıldızlar geçidi. Yeni kuşakların yanında kendini kabul ettirmiş orta kuşak ve tecrübesi konuşan demirbaşlarla çekilen bir film. Bir çok aşk hikayesini anlatıyor. Ve ABD yi Kore sektöründen ayıran en büyük özelliği ile filmde herkes mutlu sona kavuşuyor. Aslında öyle aham şaham bir anlatıma, bir aşka sahip değil. Ancak ufacıktan bile olsa dokunabiliyor hani.

Özellikle Julia Roberts’ın bulunduğu hikaye benim için en güzeliydi. Zaten o kadına hasta bir insan olarak, yüzünü görmekten sıkılmayacağım oyuncular listemde üst sıralarda yer alıyor.

Shirley McLaine ve Hector Elinzondo muhteşem olmuşlardı. Heralde oyuncular arasında birilerini seçemeyip herkese bir kaç kuple verelim demişler çokta iyi olmuş. Her birinin ayrı enerjisi filme güzel bir hava katmıştı.

Film bir zincir konu olduğundan tam anlamıyla özetleyemeyeceğim ancak kısaca şöyle söyleyebilirim. Sevgililer gününün yoğunluğunda, sevdikleri insanları anlamaya çalışan, sevdiklerine sevdiğini söylemek isteyen, her şeye rağmen sevilebileceğini gösteren, aşkın yaşının, cinsiyetinin olmadığını anlatan ve bunlar gibi hep pembe bakış açısıyla işlenmiş konuları içinde barındıran pembe bir film.

Seyirliği güzel, iyi vakit geçirilebilinecek bir film. Bir boş vaktinizde kızlarla toplaşıp keyifle izlenebilir. Aslında ben erkek izleyicininde zevk alacağını düşünüyorum. En iyisi şöyle demek; Siz arkadaşlarınızı toplayın hep beraber izleyin ;)Eminim bir hikayede kendinizi bulacaksınız. Yalnız arkadaşlarla toplanıp verilen bir partide, aşkın çok yakında olduğunun anlaşıldığı sahnede, sevginin mesafeleri kısalttığı dakikalar, hiç bitmeyecekmiş gibi göründüğü zamanlarda, yanlış tercih yaptığını anlayan kızı gördüğünde veya herşeye rağmen sevdiğini, sevebileceğini anlayan dostu desteklediğinde. Yani mutlaka biri seni can evinden yakalayacaktır… İyi seyirler.

Bir süre beklediğim bu filmi bu gün bir hevesle izledim. Aslında isminden çakmıştım beni çok ağlatacağını öylede oldu. Özelliklede gerçek bir hikayeden uyarlama olması daha da bir etkiledi. Peki bu küçüğü hatırladınız mı ? Bi Dam’ın küçüklüğünü canlandırıyordu. Neyse filme geçiyorum.

Filmde güzeller güzeli yok ya da yakışıklı oyuncular yok. Bir aşk bir romantizm yok. Sadece 3 küçük çocuk ve onların yaşadıkları var. Onların dünyası.

Filmin konusu şöyle. Ha Ni yaramaz mı yaramaz, yerinde duramayan bir çocuktur. Zaman zaman kabadayılıkları bile vardır. Ancak bir o kadar şirin ve zıpırdır. Abisi Han Byul ise ondan çok büyük olmamasına rağmen sorumluluk sahibidir. Bir gün Ha Ni okulda altına yaptığı için eve erken giderler ve etütüde ekerler. Han Byul başının ağrıdığını söyler ve ilaç alır yatar. Anne eve geldiğinde bizimkilere iyi kızar etütü ekdiler diye. Tam o sırada Han Byul fenalaşır ve annesi hastahaneye götür. Acı gerçeği o zaman anlarlar. Han Byul’un beyninde bir tümör vardır ve ameliyat edilmesi gereklidir. Başarılı bir ameliyat geçirir, yinede tedavi görmesi gereklidir ve hastahanede kalır. En başta bücür Ha Ni kabullenmekte zorlansada ( ne de olsa küçük bir çocuktur) abisinin durumunun ciddiyeti anlar. Üstelik hastahanede Wook adındaki diğer bir çocukla tanışmalarıyla herşey biranda değişmeye başlar.

Film kardeşliği, arkadaşlığı, bağlılığı çok güzel işlemişti. Bir yandan Ha Ni’nin yaptıklarına gülerken bir yandan da yaşadıklarına ağlıyorsunuz. Her şeyi bir anda oyuna çevirebiliyor. Fakat tek bir hareketiylede ne kadar olgun olduğunu gösterebiliyor.

En sevdiğim olaylardan biri Wook ile onun köyüne gittiklerinde ormanda yaşayan bir adam olan ancak onların değimi ile “Tarzan Amca” arayışlarıydı birde bulduklarında verdikleri tepki inanılmaz güzeldi. Tarzan Amca muhabbetini asla unutmayacağım heralde 🙂 Artık Tarzan benim için de amca 🙂

Ha Ni’nin annesini güldürmek için  yapmış olduğu Rain takliti inanılmaz güzeldi. O kadar güldüm ki anlatamam. İlerde bu çocuk kesin şarkıcıda olur. En az Rain kadar iyi dans ediyor:) Hatta belki ondan bile iyi 😉 İşte buda o video. İzleyin de gülmekten ölün 🙂

Neyse film hakkında daha fazla bir şey anlatmayacağım. Büyüsü bozulmasın. Ancak uyarıyorum inanılmaz derecede etkileneceksiniz. Benden söylemesi… Son olarakta kesinlikle izlemeye değen filmlerden asla pişman olmazsınız.

Bu arada Little Prince filmini izleyipte beğenenler emin olsunlar ki bu filmide beğenecekler , belki dahada çok sevecekler.

Her ne kadar içinde Kim Nam Gil olsada izlediğimden çokta memnun kalmadım. Uzun süredir beklediğim bir filmdi bu. Fragmanını izlediğim an resmen aşık olmuştum. Özelliklede mekana. Tabi inkar edemem ki Nam Gil’in giydiği aşçı kıyafetinin de etkisi büyük 🙂

Aslında konu itibari ile muhteşem işlenebilecek potansiyelde bir filmdi. Hiç bir yerine tam olmuş diyemedim. Biraz daha aşk, biraz daha dram… Hep biraz dahalardaydım. Ama filmden de nefret etmedim izlemesi güzeldi. Geçer not alı yani.

Konusundan bahsedeyim hemen. Su In (Nam Gil) yemek pişirmede baya yeteneklidir ve bir kader mahkumudur. Karısını öldürmediği halde bu suçtan dolayı hapishanededir ve mühabbet yatacaktır. Ancak bir gün Aids’li olan mahkumların hapishaneden çıkartıldığını öğrenir. Bunun üzerine aids’li olduğunu bildiği Sang Byun un kanını kendine enjekte eder. Bu şekilde bir kaçış imkanı bulan Su In, Sang Byun’a bir söz vermiştir. “Olurda kaçmayı başarırsa Kafe Luth adındaki mekana gidecek ve oranın sahibi olan Mia hakkında Sang Byun’u bilgilendirecektir. Kaçmayı başaran Su In karısını öldüren rahibi bulur, itiraf ettirir ancak rahip ardından kendisini uçurumdan aşağıya atar. Yapacak birşeyi kalmayan Su In ise Sang Byun’un söylediği kafeye gitmeye karar verir.

Konu itibari ile ne kadar hareketli, ilginç görünüyor değil mi? Özetinde değinilmemiş ancak filmin içinde bir de sihirbazlık olayı var. Hatta bu temel üzerine oturtulmuş film ve böyle işlenmesi filme renk katmış.

Filmin çekildiği mekan inanılmaz güzeldi. Okyanusun kıyısında güzel bir kafe. Arka tarafı dağlık ön tarafı okyanus. Sessizliği bozan sadece dalga sesleri gerçekten çok güzeldi.

Yapılan yemeklerde gözüm kaldı. Gece gece nasıl acıktım anlatamam.

Filmde en çok beğendiğim sahne ise sevişme sahnesiydi. İnanılmaz duygu yüklüydü bence. İzlemeyenler bana sapık gözüyle bakmasın tamamen sanatsal açıdan bahsediyorum 🙂

Gönül isterki daha fazla yazayım ama film gerçekten bu kadar. Anlamlı olan az sahne olduğundan onlardan da bahsedip filmi izlemek isteyenlere sıkıcı bir seyir yaratmayayım diyorum. Ancak sonu ile yine herşeyi izleyiciye birakan bir film. Yani sonu gerçekten en tatmin edici sahnelerden.

Sıcağı sıcağına yazıyorum. Film listesini karıştırırken ismiyle dikkatimi çekmiş bir yapım bu. Her ne kadar çeviri ile benim listede gördüğüm isim uyuşmasada ikiside tatlıydı. Aslında çok ama çok klasik bir hikayeydi benim için. Çünkü böyle filmlerden bir sürü izledim. İsteyen olursa onlarıda söylerim 🙂 Gelelim filmin konusuna.

Annesini çok küçük yaşta kaybeden bir kızımız var. Adı Kim Si Eun. Şirin mi şirin bir kız. Ailesinin işi atlarla. Onları yetiştiriyorlar. Si Eun ahırlarındaki General isimli atı annesinin yerine koyar. Onunla yer, onunla içer. Ancak babası onun atlardan uzak durmasını ister. Aradan yıllar geçer General doğum sırasında ölür, yavru hayatta kalır. Si Eun kendi geçmişini hatırlar biran.  Tam tayı öldüreceklerken onları durdurur ve ona kendisinin bakacağını söyler. Ne kadar annesi olmadığı için yarışmayı öğrenemeyeceğini söyleselerde Si Eun vazgeçmez. Kendisi nasıl annesiz büyüdüyse oda büyüyebilir. Bundan sonra ikisi yakınlaşmaya başlarlarlar. Taki babası kızının kendisinden gizli jokeylik sınavına girdiğini öğrenene kadar. O zaman Thunder’ı (Bu ismi ona doğarken çok fazla şimşek çaktığı için vermiştir) satar. Kızımızda evden kaçar ve jokey olur. Sonrasında ne mi oluyor? Hayatta söylemem 🙂 Ancak Kore diyince aklınıza ne geliyor?

Filmde bir sürü tanıdık yüz var. The Happy Life’ın bateristi, A Moment To Remember’ın şizofreni uzmanı doktoru ve başrolde çok yakından tanıdığımız Im Soo Jung. Tüm oyuncular muhteşem bir performans sergilemişler. Zaten bu kız ağlamasını iyi becerir tabi şirince gülümsemesinide.

Dediğim gibi konu sıradan, oyuncular tanıdık vs. Ama bunlar sizin filmden zevk almanızı engelleyen faktörler değiller. Zaten Kore dedik mi illede değişik olucak deriz ya. Hayır bu filmde Kore değişimi rüzgarları esmiyor. Yinede ağlattı mı beni – Aa evet- güldürdü mü peki -Aa onada kocaman bir evet. Açıkçası izlenilebilir bir film. Helede benim gibi bir zamanlar Nalbant, sonrasında At Antrenörü olmak istemiş ve atları inanılmaz derecede seven bir insansanız kaçırmayın.  Fragmanı;

Birde güzel mi güzel bir şarkı vardı ki içinde  bir kuple sözlerini buraya yazmak istiyorum.

Seninle ilk tanıştığımızda sen küçük bir kızdın

Saçında menekşeler…

Bana gülümsedin ve dedin ki…

“Bir kuş gibi gökyüzünde uçmak istiyorum”

Seni bir daha gördüğümde, zayıf ve yorgun görünüyordun

Yüzünde bir kaç damla gözyaşı

Bana gülümsedin ve dedin ki

“Üzücü bir olay olmasa bile ağlıyabilirim”

-Bu da şarkının videosu-

“Bu genç bir adamın genç bir kızla tanışma hikayesidir. Ancak kesinlikle aşk hikayesi değildir.”

“Bir dakika nasıl yani?” Demeden geçemedim. Ama  sonradan bakıyorsun gerçekten değil. Bu demek değil  hiç aşk yok(gerçi tam karar veremedim ama). Neyse aklınızı karıştırmadan konusuna geçiyorum.  

Filmimiz zaten bir ilişkinin içinde olan çiftin geçmişlerine bir pencere açıyor. Örneğin ilk olarak  ilişkinin 290. gününden başlıyoruz, sonra ilk güne dönüyoruz sonra hop 3. gün anlayacağınız bir doğrultuda ilerlemiyor. Yani oğlan kızı görür aşık olur sonra kız oğlana bakar tutulur ve bir dizi olaylar yaşanır hikayesi değil. Burda daha çok oğlan aşka inanıyor ve aşık olduğu kız aşka tamamen karşı. Peki böyle bir ilişki nasıl ilerler?

Açıkçası bu filmin konusu nasıl anlatabileceğimi uzun uzun düşündüm ancak bulamadım. Ama filmde ki ayrıntılar çok güzel. Mesela ilişkilerin günlerini gösteren ekranın arkasındaki resimlere dikkat ederseniz o günün iyi mi kötü mü olduğunu anlayabilirsiniz. Filmin müzikleride ayrı bir güzeldi. Klasik bir anlatımı olmaması filmi izlemeye iten en önemli sebeplerden. Renkler, fazla ön planda olmasada yan karakterler, çok güzeldi. Birde ben esas oğlanımızı Heath Ledger a inanılmaz benzettim bilmiyorum siz ne düşünürsünüz. Sonuç olarak güzel ve izlenilebilir bir film diyorum. Değişik bir tat denemek isteyenlere, klişe işlerden sıkılmış olanlara birebir 😉

 

Uzun zamandır izlemek isteyipte izlemeyemediğim bir film daha. Hani holivud yapımlarına biraz ara vermiştim. Hatta normalde holivud işin içine uzakdoğuyu karıştırdı mı pek hoşuma gitmezdi. Aslında hala gitmiyorda neyse. Galiba Kore’yi Japonya’yı iyi benimsedim. Bizimkiler diyesim geliyor 🙂

Gelelim filmimize. Aslında pek bir alışık olduğumuz konudur bu ölüm makinası ninjalar. Sessizce yaklaşır işinizi anında bitiriverirler. Öyle bir eğitim almışlardır ki akıl mantık ermez. Tanıdık bir yüzün canlandırdığı Raizo karakteride küçük yaşta yetim kalıp “Uzumu” denilen bir klanın “Suikastçi Ninjalar” yetiştirdiği merkeze getirilir. Kendisinden yani Raizo’dan çok şey bekler bu klanın “Babası” ve aslında beklenildiğinede değer, taki Raizo aynı klandan Kriko adlı bir kızla arkadaş olmaya başlayıncaya ve bu kıza olanlara kadar. O zaman içine intikan tohumu ekilir ve bu tohum ona verilen bir görev sonrasında saklandığı yerden başverir. Bir yandan peşinde “Uzumu” bir yandan polisler derken 3, 2, 1 action!

Raizo’yu canlandıran aktöre tanıdık bir yüz demiştim. Evet o gerçekten biz G. Kore severlerin çok yakından tanıdığı bir isim Bi/Rain. Kendisini ikinci kez holivud semalarında izliyorum ki zaten bu ikinci filmi ancak bu sefer başrolde kendisi. Bilmeyenler için ilki “Speed Ricer” ki yine aynı yönetmenin. Açıkçası kendisi ekrana yakışan bir insandır bu filmde de çok güzel, bu güzel insandan yararlanmışlar hani. Sanırsam bayan hayran kazanma yolunda da baya bir ilerlemiştir Rain efendi. Oyunculuk açısından pek bir övemeyeceğim çünkü öyle şahane bir performans sergilemesi gerekmiyordu zaten. Sadece eminim ki filmin dövüş sahneleri için çok çalışmıştır aslında oda gerekirdi çünkü gerçekten zorlu sahneler olduğunu düşünüyorum.

Perişan Bi!! 🙂

Film inanılmaz bir görsellik sunuyordu bence. Kendi kulvarında övgüyü hak edecek şekilde bir efekt ve kamera kullanımı sezdim. Aslında biraz daha beklentim fazlaydı hani malumunuz yönetmen The Matrix’in yönetmeni olunca. Ancak hayal kırıklığınada uğramadım. Özellikle ninjaların gölgede saklanıp ortaya çıkışları ve yakın geçen sivri uçlu kesici, parçalayıcı ve de bol kan akıtıcı aletlerin ortalarda salındığı zamanlar baya güzeldi.

Anlayacağınız üzere film baya kan revan içinde geçiyor. Hatta bir çok yerde Rain beyfendinin vücudunun kısmii yerlerindeki açık yaralara bir zoom yapılmış ki çok güzeldi. Öhöm Rain’nin kısmii yerleri değil o yerlerdeki yaraların gerçekliğinden bahsetmekteyim 😀 Ancak ve ancak (kocaman yazmak isterdim de malumunuz bir şekil bir düzen var) hayatımda hiç bu filmdeki gibi bir renkte kan görmedim. Yani dikkat çeksin birazcık nasıl desem anime havası olsun diye mi yapmışlar emin değilim ama “filmdeki herşeyi gerçeğe yakın yaparken kanın renginide tuttursaydın” dedim içimden. Haa çok kötümü hayır kesinlikle değil. Emin olun aldırış etmiyorsunuz.

Birde filmde Sung Kang var diye çok sevinmiştim. Fast & Furious serisinin Tokyo ayağında Drift olaylarının döndüğü kavşakta ölen Han karakteri ile sevmiştim 😀 Ancak biranda filme girdi ve sonuna kadar çıktı. Fast & Furious da tek bağlandığım karakterdi, böyle babacan tavırları ile canım abicim diyerek izlemiştim. İşte o filmde böyle acı hatıram vardı dedim “Oh bu sefer izlemeye doyarım” ancak öyle olmadı ve daha ilk sahnede “Tschüss” dedik kendisine.(Film Berlin’de geçiyorda) Tek hayal kırıklığımdı.

Yani sonuç olarak severek izledim. Ancak öyle heycan meyecan duymadım film çok açıktı. Senaryoda gizli saklı yoktu gayet net olacakları tahmin edebilirsiniz. Birde şöyle bir uyarı yapayım fazla kanı, ellerin kopması kafaların yarısının uçması gibi şeyleri kaldıramıyorsanız izlemeyin. Şayet nefret edersiniz. Rain’in güzel suratı bile sizi ekran başında tutamaz. Gözünüzü kaparsanızda hiç bişi anlamazsınız. Neyse yine çok konuştum. Bu film için bu kadar. İzlemeniz temennisi ile Buyrun fragmanı.

2009 yılı biterken aldım elime kağıdı kalemi açtım HanCinema’nın film arşivini 2009 filmleri listesi çıkardım kendime tabiki tamamlayamadım ancak o yılın son aylarına şöyle bir göz gezdirdim yani. İşte bu filmlede orda karşılaştık  kaç ay olmuş!! Oyunculara baktım süper konu desen severim ben böyle konuları. Dedim ” Bunu izlemeliyim” ve beklemeye başladım taki dün altyazının çıktığını farkedene kadar.

Filmin baş kahramanlarından olan aşık katilimizi canlandıran oyuncuyu severim. Tam bir karakter oyuncusudur. Zaten bayan oyuncuda kendini kanıtlamış yakın zamanda kendisini “Welcome to Dongmakgol” da köyün delisini canlandırdığı rolü ile izledim (film ile ilgili ayrıntılı bilgi için Bkz: Kimbapsushi’nin Bloguna arkadaşım çok güzel anlatmış)

Sonuç olarak 4 gözle beklediğim bu filmi sonunda izleyebildim. Değdi mi? Ah evet kesinlikle değdi. Zaten belliydi güzel olduğu hiç şüphe etmemiştim. Filmde romantizim, aksiyon, dram, komedi hatta melodram bile var. E sorarım size daha ne olsun 😀

Konusuna hemen şöyle kısaca değinivereyim. Yoon Hyeon-joon yavaş yavaş eski formunu kaybetmeye başlayan bir kiralık katildir. Birgün yine görevlerini alırken çok kolay görünen bir iş gelir. Öldüreceği insanın uykusu çok ağırdır. Yeterki doğru saatte evde olsun şip şak işi bitirebilecektir. Adamı öldürmek için eve girdiğinde bir bakar ki aslında öldüreceği kişi adam değil bir kadındır ve bu kadın kendisini öldürmek için katili tutmuştur. Bizim katil başlar söylenmeye. “İntihar etmeye mi çalışıyorsun?” Bizimkisi de dönüp der “Ederim etmem sanane” Sonra katil başlar hayat derslerine “Sen hayatı şaka mı sanıyorsun” falan filan sonra dönüp  “sana bir tavsiye böyle yaşama” der. Kız  ” Bende bu yüzden ölmek istiyorum der- ki gerçekten ölmeyi sürekli deneyen ancak başaramayan bir kızdır kendisi-” Bizimkiside dönüp der ” Eğer ölmek istiyorsan bunu kendin yap benim daha önemli işlerim var” Kızda ” Tek kurşunla öleyim dedim. Aslında hap içip ölecektim ama çok dokunaklı geldi” der 😀 Ozaman bizim katilde dönüp der ki “Dilerim sonsuza kadar yaşarsın Deli Kadın” 😀 İşte o andan itibaren hem katilimizin hemde kızımızın hayat seyri değişir. Özelliklede katilin. Çünkü kendisi en büyük hatayı yapar ve aşık olur 😀

Filmin komik dakikaları genellikle bu ikilinin bir araya geldiği dakikalardı başlarda. İkisinin dialoglarını inanılmaz derece komik buldum. Birde adamın hal ve davranışları çok şirindi. Mesela en çok güldüğüm sahnelerden birisi adamın kusmak için eve kadar beklemesi banyoya girdiğinde annesinin hali hazırda tuvaleti kullandığını görüp kuvete dalması daha sonrada ne aile ama demesi. Yine buna benzer bir durumda kızın adamın arabasındayken miğdesinin bulanması, adamın gazı kökleyip kızı eve banyoya yetiştirmesi kız tam tuvaleti kullanırken annesini kapıda görüp kızı hemen annesinin önünden çekmesine dakikalarca güldüm. Şimdi komik gelemeyebilir ama izleyince komik 🙂

Neyse film tabikide klasik doğrultuda ilerlemiyor. Evet bu iki şahıs sürekli karşılaşıyorlar bazen adam bilerek kızın evine gidiyor ama dışarda da mutlaka karşılaşıyorlar. Ne demeli buna KADER 😀 Neyse böyle küçük romantik oyunlar var komedinin de işin içine girdiği. Ancak son dakikalara doğru 180 derece dönüyor konu haberiniz olsun. Nefeslerinizi tuttuğunuz, içinizden dualar ettiğiniz sahneler geliyor. İşin en güzel yanı gerçekten karakterlere özelliklede Shin Hyun Joon’un canlandırdığı Yoon Hyun Joon(katil) karakterine çok bağlanıyorsunuz (en azından benim için öyle oldu). Ve sonu da hiç beklemediğiniz bir şekilde bitiyor haberiniz olsun. Sonunu beğendiğimi söyleyebilirim. Gönül daha fazlasını istiyor ancak yetinmesinide biliyor. Neyse lafı çok uzattım biraz daha konuşursam anlatmaya devam ederim filmi bir özelliği kalmaz. Ancak izlemenizi sonuna kadar tavsiye ederim.

 

Başlıkta da dediğim gibi. Bu aslında biraz şansın işin içinde olduğu aradığını, sevdiğini bulma hikayesi. Film yönetmenin ilk uzun metraj filmidir.  İngilterelerden bir film. Aslında filmi kiralarken çok ilgimi çekti diye aldım ama filmin sonuna doğru “Ah ben bunu izlemiştim be” demiştim. Gerçi zaten izleyeli nerden baksan bir 6 sene falan oluyor. Unutmam mümkün yani değil mi:D

Neyse dediğim gibi film ingilterede geçiyor. Geçtiği yıldan emin değilim ama pek modern bir yıl değil söyleyeyim 🙂 Neyse başka kahramanımız Billy 11 yaşında bir çocuktur. Babası ve abisi maden işçisidir ve grevdedirler. Annesini kaybetmiş bu çocuk büyükannesi babası ve abisi ile yaşamaktadır. Babası da boks yaptığı için bir zamanlar kendiside boks yapmaktadır. Hani severek mi yapar orası meçhul. Yaptığı tek şey dayak yemektir 😀 Bir gün bale sınıfı yer olmadığı için boks yapanların tarafına gelir. Bizimkisi ceza aldığı için ders sonrasıda orda kalmak zorunda kalır ve işte şan diye bahsettiğim bu bale ile tanışır. Biranda kendini balerinlerin arasında bulur 🙂 Öğretmen kensinde ışığı görmüştür ki sınıfa devet eder.

Yanlız demiştim ya pek modern bir ortam değil. Bale yapan erkeklerin homo olarak görüldüğü bir zaman. Baleye gidiyorum diyemediği için boksa devam eder gibi görünür ancak baleye gider işte. Artık boynunda boks eldivenleri yerine bale pabuçları vardır 🙂 Gerçekten de çocupumuz baleye inanılmaz derece de yatkındır.

Ancak işler tabikide hep böyle gitmeyecektir. Baba Billy’nin balaye gittiğini öğrenir ve zar zor bulduğu 3 kuruş paranın boks yerine bale derslerine gittiğini öğrenince kıyamet  kopar. Bir taraftan abisi bir taraftan babası derken çocuk kraliyet bale okulunun seçmelerini kaçırır. Ancak yine şans eseri ya da kader diyebiliriz babasının Billy’yi dans ederken görmesiyle fikri değişir ve tüm kasaba onu destekler. Sonuç mu? İzleyin ve görün 🙂

Müzikleri falan çok güzel. Filmin akışıda güzel. Ancak öyle sürekli ağızarı açık bırakan dans sahneleri yok. Daha çok aile dramı ön planda tutulmuş. Birazda o yaştaki kimlik arayışlarınada hafiften değinilmiş hoş olmuş 🙂 Bu arada film bol ödüllü bir film onuda söyleyeyim yani belki ödül aldığı için izlersiniz 😉  3 Oscar adaylığı var bunun dışında tam 49 kazandığı ödül 54 adaylığı var. Nasıl ama ? 🙂 Bu arada Julie Walters’ı da dans ederken görmek ve de elinde sigara dans öğretirken görmekde güzeldi.  Haaa birde ben son sahneyi çok beğendim onuda söylemeden geçemeyeceğim. Burda da fragmanı buyrun efendim ;

Ah ah uzun bir aradan sonra eczanenenin boş zamanlarında hemen pc başına geçtim ve haftasonu izlediğim 4 filmden biri olan Martian Child’ı tanıtı vereyim dedim. Çok özlemişim yazmayı. Yanlız beni göreceksiniz evde sanki öyle okuyanım çok, hayranlarım varda onları yüz üstü bırakmışım gibi hissederek geçirdim günlerimi 🙂 Narsistlikte son noktadır bu yaptığım nihahaha.

Neyse başlıyorum. Efendim Ben bir John Cusack hastasıyımdır. Bu filmide aslında uzun zamandır aklımdaydı. Zaten yetenekli miniklerin oynadıkları filmlerede bayılırım hani. Nedense böyle senaryolar çok şirin gelir bana. Neyse konusuna gelince; David küçükken garip bir çocukmuş. Hani herkesten farklı olanlardan. Kimseyle anlaşamayan ve dışlanan bir tipmiş. Ancak bu çocukluğu kendisine şuanda para kazandıran bilim kurgu romanlarını yazmasında çok yardımcı olmuş. Evet kendisi dünya çapında satış rekorları kıran belki biraz abartım ama en azından iyi satan bilim kurgu romanının yazarı. 2 sene önce karısını kaybetmiş. Ancak karısı ölmeden önce evlat edinmek için bir girişimde bulunmuşlar. Tabi karısı ölünce bunu tek başına yapıp yapamayacağını kestiremediği bir zamanda tekrar çocuk sahibi olma kıvılcımları çakıyor beyninde ve bir telefon alıyor. Onun için bire bir uygun olduğunu düşündüğü müdire hanımımız Dennis için David’i arıyor. Dennis bizim baş kahramanımız filme ismini veren insan. Kendisinin Mars’tan geldiğine inanan, bir kutunun içinde yaşan küçük bir çocuk. Dünyanın yer çekiminin az olduğunu düşündüğü için ağırlık kemeri takıyor. Güneşin kendisine zarar verdiğini düşündüğü için dışarı çıkmıyor. Dünyada bir görevi olduğunu düşündüğü için fotoğraflar çekip kendince araştırmalar yapıyor. Ancak çok ama çok zeki bir çocuk.

Neyse David bu çocuk için baya heycanlanıyor. E neden heycanlanmasın ki çocuk kendisi gibi. Aslında onu anlayabilen tek insan belkide sadece David. Bunlar beraber yaşamaya başlıyorlar. David çocuğun tabiki de diğerleri ile uyum sağlayamadığı için böyle davrandığını düşünüyor ancak öyle zamanlar oluyor ki tereddüte düşüveriyor. Mesela Mars’lı dileği diye bir şey var. Çocuk bir kaç kez bu dileğini kullanıyor ve tahmin edebileceğiniz gibi dilek oluveriyor ya da renklerin tadını alabildiğini söylüyor deniyorlarlar sizde David de çok şaşırıyorsunuz.

Vesselam ikiside birbirine aşırı derecede bağlanmaya başlıyor. Ancak bu komik, düşündürücü olayların arasında hafiften dram olmazsa olmaz. Sonunda neler olucak izleyin ve görün. Gerçekten yormayan bu film çok şirin bir çocuğun ve dul  potansiyel bir babanın hikayesi. Hoşunuza gidecektir eminim. Buyrun bu da fragmanı;