Category: Tanıtımlar


Answer to 1997

Efenim bu dizi son dönemlerimin efsanesi olmuş durumda. Ne için mi? Hemen açıklıyorum; dostlar diziyi tam bir günde bitirdim. Evet doğru duydunuz. Kore dizileriyle geçirdiğim ilk yıl manyaklığımı 5 yıl sonrasında hala yapabiliyormuşum. İnanın bende şaşırdım. Ha evet bu arada totalde 6 yıl oldu ben bu camiaya gireli. Kimler geldi, kimler geçti. Neler gördük geçirdik. Ondan da bir ara bahsederim ben diziye döneyim 🙂

Nasıl oldu başladım? Yine şans eseriydi. Bir gif bu sefer vesile oldu. Ah ben bu tesadüfleri seviyorum. Sonra dizinin konusu ilginç geldi ki şöyle;

Her şey günümüzde 1997 yılı mezunlarının tekrar bir araya gelmesiyle başlar. E eski dostlar yan yana gelince geçmişteki olaylarla da tüm çıplaklığı ile ortaya dökülür. Bizde uzun uzun flashbacklerle onlara dahil oluruz. Olaylar örgüsü yakın 5 arkadaş etrafında dönüyor ki sonrasında 6 oluyorlar çokta iyi oluyor. İşte bizde onlarla 90lı yıllara dönüyoruz.

Benim gibi sizde 90ların çocukluğunu yaşadıysanız dizi tam size göre. Yani diziyi çok çok beğenmemin   en büyük sebebi bu. Onların yaşadığı her şeyi yaşamış olmak. Eminim aramızda aynı şekilde, benim gibi bunları yaşamış olanlar çoktur.

Mesela mesela… Dizinin büyük yükünü taşıyan ” boy band’ler” ve grup üyelerine -özelliklede birine duyulan hayranlık. Şimdikileri tam hayranlıktan saymıyorum ama ben. O zamanları yaşayanlar bilir. Kasetleri almak için girilen kuyruklar, sabahlamalar. Posterleri için yüzlerce dergi takip etmeler, pazarlıklarla hatta karaborsa denilebilecek düzeyde anlaşmalar ve satın almalardan bahsediyorum. Çok net hatırlıyorum “Backstreet Boys” posterimin ucunu yırttı diye annemle bir kaç hafta konuşmamıştım hatta oturup ağlamıştım. İşte başrol oyuncumuzda H.O.T grubundan “Tony”nin hayranı hatta “Tony’nin karısı” diye çağrılmakta ve manyaklık derecelerimiz bir birine çok yakın 😛 O yüzden Sung Shi Won’a bayıldım. Onu canlandıran kızada ayrıca bayıldım 😉

Ve lise aşkları… Platoniklikler, yakın arkadaşa aşık olma davası, hiç beklemediğin birine aşık olma durumu derken liseli aklıyla ilişkiler 🙂

Ergenliğin zirvesinde lise hayatı diyorsan ailen ultra sorundur çoğu zaman. O da bu dizide gayet içten ve doğal anlatılmış. Shi Won’un aileside tam bir manyak 🙂

Haha birde lisede erkek öğrencilere por** (Aramalarda sırf bu kelime yüzünden gelen olmasın diye sansürlüyorum) tedarik eden biri  mutlaka vardır. Bu zamana kadar hiç bir lise dizisinde değinilmemişti böyle. Çok tatlı olmuş 🙂 Tabi dizide o karakterin inanılmaz şirin olması da bu durumu sempatikleştiriyordu.Karakter her çeşidini izlemiştir ama gerçekte o kadar utangaçtır ki bir kızla yan yana bile duramaz. Hak Chan da en sevdiğim karakterlerden oldu ve en çok güldüğüm bölümlerin çoğu ona ait.

Farklı olarak dizideki konuşmalar Busan şivesiyleydi mesela. İnanılmaz şirin geliyor bu şive bana. İzlerken baya zevk aldım. Hatta Seul şivesiyle baya dalga geçiyorlar.

Unutmadan! Dizinin en güzel yönlerinden biride başroldeki kızımızın sonunda kimle evlediğini nazlı nazlı anlatıyorlar. Millet güzelce merak içinde bırakılıyor yani.

Daha neler neler var dizinin içerisinde. MIRC, ICQ, sanal bebekler… daha niceleri. İzleyin, izledikçe mutlu olun, anılarınız canlansın. Yer yer ağlayın.

Ve bana güvenin insanı mutlu eden bir dizi bu da.

Şimdilik hoşçakalın 😉 90’larda kalan anılara da selam olsun 😉

Reklamlar

Selamlar olsun dostlar. Yine bir müddet ara sonrasında “Nefes alıyorum” yazısıyla karşınızdayım.

Uzun zamandır izlediğim dizilerden bahsetmiyordum. Üstelik izleyip bitirdiğim dizilerden çoookk uzun zamandır bahsetmiyordum. Özellikle böyle dedim çünkü bir süredir başladığım dizileri bitiremiyordum. Ama ne oldu? Can evimden vuruldum.

Youtube da yine aylak aylak dolanıyorum, bir aralar denk gelen ancak öyle çok ilgilenmediğim, postuma adını veren dizinin ost’si ile karşılaştım. Ve ta ta ta taaamm! Şarkıya resmen aşık oldum. E dolayısıyla dizinin görüntüleri ilgimi çekti çocuklardan ikisi üçü tanıdık topluca bir şirinlik var asi gençlik var, müzik var “Ne duruyorsun? İndirip izlesene” dedi kore damarım.

İşte o an bana bir şeyler oldu. Hemen bölümler indirildi, altyazılar tamamlandı. Ve ben deli gibi “Shut up flower boy band” izledim. Sabah akşam hemde.

Diziyi aslında hissettiklerimle anlattım ama yine şöyle kısaca değineyim. Elimizde bir grup genç var ki başı Lee Min Ki’nin canlandırdığı Byung Hee çekiyor Byung Hee karakterine hemen bağlanıyorsunuz ama 2 bölümde kazık atılıyor size. Öyle işte bir şeyler oluyor. Ben olaya dönüyorum:)  Bizim bu gruptaki gençler müzikle ilgililer kendilerine Eye Candy diyorlar ve bir hayata haykırışları, cool halleri, kabadayılıkları, vurdum duymazlıkları var ki , en güzeli de şirinlikleri diz boyu. Neyse 6 kişilik grubumuzun okulu değişmek zorunda kalıyor ve can ciğer kuzu sarması olan bücürler sosyetik bir okula düşüyorlar. Orada bizimkilere uzaydan gelmiş muamelesi yapıyorlar. Tabi  onlar altta kalmıyor vs derken işin içine müzik şirketi, aşk falan giriyor hoş gençlik dizisi ortaya çıkıyor. Byung Hee dedim ama asıl Kyung Jong ve Ha Jin’e bayılacaksınız. Aralarında ki o kimya bence herkesi kendine kilitler. Hepsinin süper kimyası vardı ama bu ikisi ayrı bir tatlıydı.

Şimdi böyle okuyunca çok basitleşiyor ama hiç sıkılmadan bir nefeste izledim ben. Yer yer ağladım bile düşünün. İşin içinde inanılmaz bir dostluk olması da beni etkileyen yönlerinden. Lisedeki hayalperestlik, her şeyi yapabileceğine inanma ve bir şekilde gözlerin açılması ama içte kalan o heyecanlı çocuk çok tatlı anlatılmıştı bence. Belkide içinde kendi lise dönemimden bir kaç parça bulduğum içinde bu kadar etkilemiş olabilir beni.

Resmen doyamadım ya! Hani ömür boyu izleyebilirdim diyorum bazen. Özellikle ost parçalarından bazılarını dinleyince.

Velhasıl diyeceğim şu ki. Gözlere bayram, kulaklara bayram. Hayal kurmaya iten (En azından beni itti) şirin bir dizi bu. İzlemenizi tavsiye ederim. Hemen alta beni etkileyen videoyu koyayım ve uzaklaşayım buradan.

Müziğe de sevgiliye de ilk görüşte aşık olursun. Ama kalbin o müziği gerçek sanırsa sonradan çekilmez olur.Aynı kolay aşık olunca ilişkiyi yürütmenin zor olması gibi.

Uzun zamandır buralarda değildim biliyorsunuz. Bakalım yakın zamanlarda neler olmuş diye göz atarken etrafa gözüme “Ofori” semalarından bu film ilişti. Onunla bu tarz filmlerde zevklerimiz baya uyuşuyor. O yüzden gözüm kapalı daldım işin içine. Sağolsun hemen bir link paylaşıverdi, arama zahmetinden de kurtardı beni e banada izlemek düşer tabi.

Aslında inanılmaz gerçekçi bir çizgide gitmekte ve öylede sonlanmakta bu film. Yani aslında bir hafta sonunda olabilecek şeyler içindekiler. Moralin bozulur bir şeyler içmek için bir bara gidersin barda biriyle tanışırsın ve olay başlar. Laf lafı açar, sohbetler, gülüşmeler… Birbirini hafiften tanımaya başlarsın vs. Kahramanlarımız da bunları yaşıyorlar.  Russell ve Glen. Biri utangaç, aşka inanan, kısmen pozitif bir insan. Diğeri ise kendine güvenen ancak aşka cesareti olmayan enteresan bir tip. Yalnız ikiside kırılgan.

Güzel övgüler almış, imdb puanı gayet iyi olan, bol ödüllü bir film var karşımızda. Yakalamasını bilene çok şirin, anlamlı şeylerle dolu. Hani akıllarımızda ki perdeleri kaldırıp öyle izlemeliyiz bu filmi. Tabi kimseyi izleyin diye zorlayamam bu film için. Yalnız filme şans verecek olanlar için güzel şeyler bulacaksınız diyorum. Hatta nasıl desem size “Before Sunrise” ya da “Before Sunset” filmlerini izlemiş iseniz birbirine inanılmaz benzeteceksiniz. Bir diyalog seli var içinde ve kısıtlı bir zamanda geçiyor hikaye. Sadece bir kadın ve bir erkek değil kahramanlar. Konuşmalarda çoğu zaman normal şeylerden bahsediliyor ama aralara serpiştirilen “Farklı tercihleri olan insanların hayatı” durumları hoş ayrıntılar içeriyor ve bir o kadar “Evet ya gerçekten böyle yapılıyor. Pislik insanlar” dememize neden oluyor.

Bu arada oyuncuların kimyalarıda filmi izlettiren şeylerden. Glen’in Russell’a bakışları olayı bitiriyordu resmen. Tom Cullen ve Chris New için kocaman bir alkış tutturdum ben. Çok zor sahneleri büyük ustalıkla ve yapmacık durmadan oynamışlar.

Birde şunu söylemeliyim size spoiler olmayacak o yüzden cümlenin başını okuduğunuzda sonuna gelmekten vazgeçmeyin. Film yavaş ilerliyormuş gibi gelebilir, uzunmuş hissi verebilir, hep aynı şeyler konuşuluyormuş gibi ya da aynı şeyler dönüyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bunlar hepsinin nedeni; filmin sürekli aynı mekanlarda ve aynı kişilerle dönmesi. Ama sonuna geldiğiniz zaman hakettiğinizi alacaksınız, merak etmeyin. Hatta öyle bir şey ki biran bir boşluk hissettim ben. Kalp kırılması gibi bir şey diyebiliriz belkide. Şaşırabilirsiniz ama içinde hiç ummadığınız bir romantizm var.

İlgililerine duyurulur; Bu film izlenir.

İçinde azıcıkta olsa izleme isteği uyananlar; Bir şans verin 😉

 

Veee selamlar olsun ahali. Çok ama çok hatta çoookk uzun zamandır yazmıyordum. Arka planı karmaşık, karanlık ve derin o yüzden hiç girmeyelim. Ancak ufaktan döndüğümün kanıtı olsun bu post 😉

Başlıktan da anlaşılacağı üzere izlemek için çok geç kaldığım bir filmden bahsedeceğim size. Hani öyle uzun uzun bahsedip süprizleri bozmak gibi bir huyum yoktur biliyorsunuz yani şöyle hafiften değineceğim diyeyim.

3 Idiots size Hindistan sineması için farklı bir kapı açıyor. (Ta ta taa taaam 🙂 ) 

Aslında sadece açmakla kalmıyor bildiğiniz o kapıdan içeri dalıyorsunuz. Hani şahsen benim aram Bollywood ile pek iyi değildir ancak hiç bir zaman “Iyyy hindistan mı hayatta izlemem” demedim. Aslında ben bunu sinema için hiç yapmıyorum da işte belirtmek istedim. Peki bu “3 Idiots” nasıl bir filmdir. Konusu nedir? Hemen anlatayım. Efendim Kraliyet Muhendislik Üniversitesi adında prestijli bir okula giren 3 kafadarın hikayesi. Yaşadıkları, yaşayacakları ile ilgili. Aslında hepimizin geçtiği yollardan bahsediyor. Ya da bazılarımızın geçeceği ( Herkesi kendim gibi yaşlı sanıyorum bazen 🙂 )

Ayrıca -bunda yaş sınırlaması yok- eğitim sistemini güzel eleştiriyor. Hatta kullandığı bir cümle var ki baya hoşuma giden ” Ben size mühendisliği öğretmiyorum, nasıl öğretileceğini öğretiyorum” diyordu ve sınıftan koşa koşa çıkıyordu. Ah Ranço!!

Ranço’nun bir cümlesini koyduk birde Fahran, Raju tarafından ekleyelim ” Arkadaşınız başarısız oluyor, üzülüyorsunuz. Arkadaşınız birinci oluyor daha çok üzülüyorsunuz 🙂 ” Peh deliler 🙂

Her eve o üçlüden lazım ya! Fahran, Raju ve Ranço. Fahran’ın kahkahaları, Raju’nun ağlamaklı gözleri ve Ranço’nun şebekliği, rahatlığı,  her şeyi:) (Tamam sustum 😛 )

Muhteşem dostluklar, süper haylazlıklar var filmde. Ha birde inanılmaz güzel parçalar ve şirin danslar 🙂

Bana filmi en çok sevdiren şey ise bir yandan gülerken bir yandan ağlatmasıydı. Hani mutluluk göz yaşı döktüysem bu filmde dökmüşümdür ya da öyle bir ağlama olayına yaklaştıysam bu filmle yaklaşmışımdır.

Uzun zamandır atmadığım kadar çok kahkaha attığımıda söylemeden geçemeyeceğim. Çoğu filmin yapılma amacı olan “İlham kaynağı olma” durumu süper yaşanmış bulunmakta.

Herkesin içinde bir şeyler bulabileceği uzunluğuna rağmen hiç sıkılmadan izleyebileceği ve kaçırılmaması gereken bir film. Benim için “Kesinlikle arşivime koymalıyım” dediğim bir film oldu. Birde kendime bir Ranço ister oldum neyse hallederiz onu 😀

Son olarak elimi soluma koyuyorum iki kez “Ol iz vel” diyerek bitiriyorum 😉

Eğer o bahse girmeseydim, bu hikaye muhtemelen yaşanmamış olacaktı. Yazı mı tura mı?

İsmi ile kalbimi felç etti. Sonra oyuncularına baktım kimi göreyim Kenichi Matsuyama!!!! OMG ! Tamam onun muhteşemliğinden falan sonra ayrıca bahsedelim. Blogum +18 uyarısı içermiyor 😀

Yalnız ben direk filme dalıverdim. Genellikle yaptığım bir şey değildir bu. O zaman ne yapalım. Kısaca özetleyeyim. Şimdi efendim elimizde Naomi (Maki Horikita) adında bir genç kız var. Uluslararası deniyor ancak işte Amerikan Kolejinde okuyor. Tokyo American School gibi bir şeydi tam adı neyse geçelim biz orayı. Bu kızımız merdivenlerden yuvarlanır ve gözünü ambulansta açar yanında kim mi var?  Yuji ( Tabi ki  Kenichi ) 🙂 Yalnız bir sorun var. Kız geçmişe dair 4 senesini hatırlamıyor. Ve etrafında tam üç erkek Mirai, Yuji, Ace. Lisede hafızanızı kaybettiğinizi düşünsenize. Vaovvv! Kenichi ile tanışacaksam ne ala 😀

Şakası bir yana Naomi’nin yaşadığı bu hafıza kaybı hayatını zora mı sürükleyecek yoksa her şeyi yoluna sokacak olay bu mu? İzleyin görün. Ben izledim gördüm 😛

Uzun saç olmuyor ya!

Şimdi gelelim şahsi zırvalıklarıma. Öncelikle ben Maki Horikita’yı sevmem.   Bana inanılmaz donuk bir kızmış gibi gelir. Ki aslında bu zamana kadar izlediğim Maki öyleydi. Bildiğiniz kalas cinsten. Ancak bu filmde zincirlerini kırdığını fark ettim. Belki nedeni Ken’dir 🙂 Bir kere öpüşüyor yani. Tepkim ” Aman tanrım bu kız öpüşebiliyormuş. Gerizekalı o zaman neden Hana Kimi’de Oguri’yi öpmedin! Mal!” evet gerçekten bunu böyle söyledim filmi dondurduğum ekranıma doğru 🙂

Film Amerika, Japonya ortak yapımı ya Japonya’sını unutun fazlaca Amerika usulu sadece arada bolca japonca var, tanıdık japon oyuncular var. Hani bu iki ülke yan yana gelince ağır basan taraf her zaman ABD oluyor da işte Ken olunca onu bile sallamadım.

Filmde illaki ingilizce olmak zorunda. Bizim Japonlarda şakır şakır konuşmalı haliyle. Ama nasıl olmuş diye sormayın. Abi çok kötü ya. Resmen işkenceydi Maki’nin ingilizce konuşması. Hani biri seslendirmiş gibi, değil gibi. Ondan o ses o kelime çıkmaz gibi. Ne bilim izleyin karar verin 🙂

Ve ve yine ikinci elemanımız var. Ama bu sefer enteresanlık var. Böyle bir aşk dörtgeni yaşanıyor ( Gerçi sonra üçe düşüyor yine ) ama öyle böyle değil ya. Zort! Arada kalıyorsunuz. Hani sonu hem tatmin edici hem arada bırakıcı cinsten. Güüzeeelll!!!

mubi.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı!

Filmde en hoşuma giden şey ise ki baya önemde taşıyor. CD’ler. Evet açık vermiyorum sadece bu kadarını söylüyorum.

Birbirlerine teşekkür edip, önemli olmadığını söyledikleri bölümüde unutmamak lazım. Tabi ki Naomi ve Yuji’nin 😀 Filmin en güzel sahnelerindendir. İki kez izledim galiba. 😛

Ah birde çekim tekniği inanılmaz hoşuma gitti. Özellikle benim gibi fotoğrafa düşkün bir insan için çok güzel yerler vardı. Hani duygularıma tercüman olabilen cümleler ve eylemlerle doluydu.

diha-mediha.blogspot.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı

Yine çok uzattım. Hatta belkide bazılarınız nefret edeceği cinsten ön bilgi içerdi ama kendimi tutamadım işte. Ha bu arada fark ettim filmin çoğunu Kenichi için izlemişim her şeyi ona bağlamışım aferin bana. Yalnız yakında onun baba olacağını bilmek aklıma her geldiğinde solumu feci acıtıyor oy oy üstelik eşini düşündükçe daha fena oluyorum 😀 Bu konuyu kapatabilir miyiz??? 😀

Tamam evet şu dakika itibari ile bitti 😀 Kenichi ile tabi ki 😀

Avistaz'dan alınmıştır

PS Bir kitabıda olduğunu biliyor musunuz? Filmin kitabını yapmışlar 😛 ( Şaka ciddiye almayın dün Jey Leno’da duydum espriyi 😀 ) Tamaammm. İşte Fragman;

Şimdi biliyorsunuz Güney Kore ve müzik deyince akla önce pop geliyor. Super Junior, SHINee, Big Bang, T-ara, Miss A falan filan. Liste baya uzun sektör baya karışık SM’ler, YG’ler, JYP’ler  derken ooo… beni aşar diyorum ve  bu konu için sizi sevgili Pandam Kimbap’ın Kpop nedir, ne değildir? yazısına davet ediyorum. Ben ise şimdi size Güney Kore’de geriye kalan müzikten bildiğim kadarı ile bahsetmek istiyorum. Indie müzik endüstrisi.

Güney Kore’de dizi, film sektörünün dışında baya gelişmiş ve gelişmeye devam eden, geniş yelbazeli bir de müzik alemi var. Güzel bir rekabetle sürüp gidiyor. Indie dünyasıda kendi içinde böyle. Ancak bu taraf ekranda görünmez daha çok festivallerde, kendi konserlerinde veya bağlı oldukları şirketlerin düzenledikleri organizasyonlarda yer alır. Yani albüm yaparlar, konsere giderler bir kaç tanede röportaj verirler. Aslında haklarında fazla bilgi yoktur yani. En azından bizim buralardakiler için.

Şimdi futboldaki gibi K-Indie camiasında da  üç büyükler var. Pastel Music Inc. , Fluxus Records ve Happy RobotRecords. İşte bunlar demirbaşlar. Bu camiada elinizi attığınız grup illaki bu üçünden birindedir. Ha birde Moonrise var ancak o da Pastel sayılır artık.

Evet Pastel Music Inc ile başlayalım. 2002 yılından beri faaliyetteler. O kadar çok sanatçısı var ki anlatamam size. Mesela Coffee Prince deyince akla ilk Pastel Music gelmeli. Çünkü A dan Z ye tüm sanatçılar bu şirkettendi. Hani Pastel’e bağlı olmayalarda vardı tabi ancak Casker, Adult Child, Misty Blue, Tearliner ( Özel gruplardan ) , Donawhale , Yozoh , Taru, Zitten, Funny Fink, Sweet Pea, The Melody  ve daha niceleri Pastel çatısı altında. Cloud Cuckoo Land de burada, Arco’da burada, Maximillian Hecker burada. Herkes burada 😀   Çok güçlü bir şirkettir. 2006 yılında Kore’nin en iyi plak şirketi ödülünü almıştır. Daha iyi tanımak için Coffee Prince ve Triple izlemenizi tavsiye ederim. Pasteli ve sanatçılarını tanımanızda gerçekten yardımcı olacaktır. Son zamanlarda “Save the Air”  konserleri düzenlemiştir . Yani sosyal tarafıda vardır en güzelinden. Pastel içinde bir Tearliner şarkısı ekleyelim Cp’siz olmaz tabi “Novaless”

FLUXUS_MUSICFluxus Music şirket türü olarak Indie geçer ancak Tekno, Hause, Pop , Rock tarzlarını birleştir. Pastel kadar tek düze değildir. Yine 2002 kuruluşlu bir şirkettir. Aslında bu şirketide çok iyi tanıyoruz. En başta bir taneciğim Alex bu çatı altında onunla birlikle Clazziquai Project, Ibadi, Loveholics, Handsome People, Bye Bye Sea, W, W&Whale gibi sürekli karşılaştığımız gruplar burada. Fluxus’ı tanımak için Que Sera Sera, My Name Is Kim Sam Soon izlemek yeterlidir 😉 Bu arada Loen ilede partner olurlar onuda söyleyeyim. Dijital ortamı Loen sağlar peki Loen’i nasıl tanırız IU dan olabilir mesela ya da Zia, Run, SunnyHill. Bu dördü onun desteklediği  sanatçılar. Tüm Fluxus ekibinin olduğu şirin bir şarkıya buyurun ( 3 vol. oluşuyor. Ben birini vereyim siz diğerlerini izleyin 😉 ) Bu arada Alex’in ilk dakikada gömleyin yırtar gibi çıkartıp yeşil (Bakın burada da yeşil ) bluz ile kalmasına bayılıyorum 😛 Gerçi ben ona her türlü bayılıyorum ya neyse 😀

Ve ve Happy Robot Records. Dünya çapında bilinen parti organizasyon ve müzik şirketi. Türü serbest yani içinde deneysel işler yapan grup çok 😀 Sanatçılarını özgür bırakıyor diyebilirim. Bu şirketin en büyük özeliği bana göre Tearliner’ın aynı zamanda bu şirketede bağlı olması. Hani 2009 yılında tamamen geçtiğini duymuştum ancak hala Pastel de görünüyor olması ve kaynak azlığından dolayı kesin bir şey diyemiyorum. Gerçi önemlide değil o grup var olsun bana yeter. Beni biraz tanıyanlar ve takip edenler bu grupla olan derin ilişkimi görebilirler 😀 Pasteli yazarken Özel dememin nedenide buydu. Diğer gruplarını belki benden duymuşsunuzdur. Eğer  hikayemi okuduysanız orada kullandım bazı sanatçılarını. The Koxx, Daybreak, No Reply, Naru, Tune, Peppertones koreli sanatçılarından bazıları. Yine bu şirkette yabancı sanatçılara sahip mesela ben Japon rock grubu Holiday of Seventeen’i çok severim “Rocksident” parçaları çok şirindir klibi daha güzeldir.

Kısacası şirketler ve sanatçıları böyle. Yalnız Indie dediysek eğer Mint’ten de bahsetmeden geçmeyelim. Mint Paper tüm indie aleminin toplandığı bir kavram. Festivali çok ünlüdür mesela “Grand Mint Festival” . Bu seneki yaklaştı. 22, 23 Ekim tarihlerinde Olympic Park’ta gitmek isteyenlere duyurulur 🙂 Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız. Indie gruplar genellikle EBS Space de sahne alır. EBS bir kanal bu arada. Eğitim üzerine yapılaşmış bir kanal. Birde Space’i var. Özellikle benim çok eğlenerek izlediğim Daybreak – The Koxx karma performansını paylaşayim sizlerle. Parça Daybreak’in “Popcorn” parçası. Davul’da ve klavyede The Koxx elemanları var. Buyurun izleyelim 😉

Birde Clazziquai Project’in sevdiğim bir performansını EBS Space’den izleyelim

Benim bildiklerim bu kadar. Umarım birazcıkta olsa faydam olmuştur. Bir şeyler sormaktan çekinmeyin çünkü atladığım yerler olabilir. Bu endüstride araştırma yapmayı seviyorum. Son cümlem şu olsun;

Güney Kore’nin her şeyini seviyorum. İlk göz ağrım dizileri ve filmleri olduğundan yerleri ayrıdır. Pop’unada bayılmama rağmen hatta ayılıp tekrar bayılıyorum çoğu zaman “Indie”, “Rock” tarafının gönlümde yeri ayrıdır. Biz birbirimize ilk görüşte aşık olduk. Onlar öyle muhteşem güzelliklte, yakışıklılıkta değillerdir ancak sahnede çok eğlenirler, sadece şarkılarını söylerler, öyle hareketli bir camia değildir şarkıları gibi sakindirler. Öyle yani… Size bol “Indie” günler diliyorum 😉

Can You Hear My Heart?

Çok uzun zaman olmuştu dizi tanıtımı yapmıyordum. Şimdi bir sürü mazeret üretirim size ancak uzatmaya gerek yok bildiğiniz üşeniyordum yani ha birde aşırı ayılıp bayıldığım diziler izlediğimden elim gidip  yazmıyordum. Büyüsü kaçıyor gibi gibi 😀 Bunun dışında bir çok blog sahibi dost güzelce anlatınca birde ben niye yazayım diyordum. Bakın dizdim mazeretleri peh üşengeçim yahu bu aralar ( O kadar yani 😀 )

Ancak bu üşengeçliğimi şimdi bozayım istedim. Malum işe başlıyorum zaten mevlam kayıra dediğim blogum iyice tozlandı falan uğradığımda tozunu bile alamıyorum ” Yazalım abi üç beş satır” dedim ( Kimle yazacağımı bilmiyorum lafın gelişi 😀 ) ve başlıyorum. (Neden girişleri bu kadar uzatır oldum. Hikaye yazmanın alışkanlığı olsa gerek :S )

Can You Hear My Heart? Öncelikle son bir şey daha 😀 Henüz diziyi bitirmiş değilim. Bitirdiğimde yazamayacağım çünkü biliyorum. Şimdi anlatayım sonra kısaca beğendim ya da beğenmedim diye bir şey yazarım 😛

Çok şirin bir şekilde başlayan ve ilk dakikalarda sizi saran bir dizi bu. Küçük bir kasabada küçük insanların ( Küçük insanlar derken sadece mutlu bir yaşam isteyenleri kastediyorum)  hikayesi. Taki zenginler işin içine girinceye kadar tabi. Büyükanne, oğlu ve erkek torunu ile başlıyor. Oğlu zihinsel engeli ancak o kadar şirin bir adam ki. Torunu ailesinden utanan, zeki ve yaşadığı hayattan nefret eden, daha fazlasını hak ettiğini düşünen, sevgiye kapılarını kapamış bir öğrenci ve büyükanne: Sürekli küfreden, sert mizaçlı  ancak hep oğlunun iyiliğini isteyen bir kadın. Birde oğlunun aşık olduğu duyma engelli kuaför bir kadın ve onun kızı var. Cimcime feci derece tatlı, aşırı pozitif ve çok güçlü bir kız. Hayalı piyano çalıcısı olmak ( Piyanistte öyle diyor kendisi)

Her şey normal değil mi? Ancak bir süre sonra gizli kalmış gerçekler ortaya çıkınca, bazı arkadaşlıklar filizlenince kimi bağlar kopunca ve bir dizi kötü olay sonucunda allak bullak olan hayatlar var içinde. Bir çok yerde gülümsüyor, bir çok yerde kızıyorsunuz ancak dizi kendini izletiyor.

Yahu ben bu üstü kapalı anlatma olayını çözdüm harbi ya! Tutabiliyorum artık kendimi yaşasın kötülük. Gerçi benim gibi spoiler canavarı bir insan bu hale nasıl geldi hala çözebilmiş değilim de neyse 😀

Diziye dönersek kadro gerçekten çok güzel. İnanılmaz kaliteli bana göre. Birde garip gelecek belki ancak diziyi izlerken feci şekilde MISA havası alıyorum belki başroldeki kadının bunda etkisi olabilir dedim ama yok ya müzikler falan anımsatıyor biraz.

Ama garanti verebilirim size,  izlenmeye değer bir dizi hissi içerisindeyim. Açıkçası bir şeyler izlemekten sıkılma evresine girmiştim. Hani kendimi dizilere boğduğum bir dönemi bitirmek üzereydim ve bu dönemde hiçbir şeyi beğenmem, oturup izleyemem sıkılırım falan. Bu dizinin ilk 8 bölümünü ardarda izledim. Bu da demek oluyor ki sarıyor o biçim.

Birde bunu söylemeyecektim ancak hadi söyleyeyim 😀 Que Sera Sera ile gönlümde taht kurma olayına giren Lee Kyoo Han yerini yaptı gibi. Öylesine şirin olmuş ki yiyesim geliyor, resmen iştahımı açıyor 😀 (Sapıttım ben sapıttım 😛 )

Kısacası başladım ve şuan beğenerek izliyorum. Darısı başınıza ya da bir deneyin işte 😀 İşte trailer 😉

Me… Myself

Son zamanlarda dizi camiyasından Kore ve Japon semaları filmlerde tercihim Tayland olmaya başladı. Her defasında da çekinerek başladığımı ancak git gide sevdiğimi dile getiriyorum. Üstelik emin olun çok güzel yapımlar var. Neyse hemen kısaca filme döneyim.

Filmi uzun zaman önce gördüm, araştırdım ve indirdim. Ancak bir köşede duruyordu. Bir türlü izlemek nasip olmadı. Devran döndü İzmir’de izleyebildim.

Film aslında bir şey bilmeden izlediğinizde zevk verecek türden olduğundan bende öyle çok şey anlatmak istemiyorum.

Sadece düşünün arabada giderken yolun ortasında bir anda bir adam beliriyor ve siz ona çarpıyorsunuz. Hastaneye götürdüğünüzde adamın hafıza kaybına uğradığını söylüyorlar. (Ne kadar klasik değil mi) Her ne kadar hiç tanımadığınız bu adamın sorumluluğunu almak istemiyor olsanız da bir şekilde bu sizin hatanız olduğundan üzülüyor ve onu evinize götürüyorsunuz. Taki o bir şeyler hatırlayıncaya kadar. İşte yeğeni Ohm ile birlikte yaşayan Oom’un başına bunların hepsi gelir. Çarptığı adam hakkında kolyesinde yazan Tan isminden başka bir şey bilmeyen bu kadın onu evine alır.   Bir süre sonra Tan, Ohm için bir baba figürü olmaya başlar, kendisi içinse eski ilişkisinden kurtuluş yolu.

Buraya kadar aşırı klasik ilerleyen bir film var karşımızda. Tabi tadı damağımızda kalan Tayland komedisini bir kenara bırakıyorum. Ancak öyle bir an geliyor ki film sizi yerlere çarpıyor. Hani ben içten içe hissetsem de pek oturtamamıştım taşı yerine. Her şeye rağmen izlediğinize değecek bir filmdir.

Bir kaç beğendiğim ayrıntıyıda yazıp daha fazla bir şey söylemeden bu tanıtıma nokta koyacağım.

 

Açıkçası beni filme ilk çeken başrol oyuncusu, sevgili Tan’a can veren Ananda Everingham. İsmi resmen fauldür, iptal eder, dalga geçme isteği uyandırır ancak yüzü her şeyi unutturur nefret etsenizde milyonlarca kez Ananda dedirtir. Yinede dalga geçmeden duramıyorum ( Ananda güzel, babanda :D:D:D Iyyy!!!) Ayrıca Astrea film boyunca bu çocuk birine benziyor diyip durdu sanırım gecenin bir yarısıydı cd’leri karıştırırken yüzüklerin efendisini getirdi ” işte buna benziyordu ” diyerek Orlando Bloom’u gösterdi. Ve evet cidden benziyor yani ola ki sizde birine benzetir ancak bir türlü bulamazsanız ip ucu olsun 😀

Kızın bir patronu vardı ki evlere şenlik. İzlerken herkese böyle bir patron istedim yani o derece süper bir kadındı kendisi.

Ohm karakterine bittim resmen. O kadar şirin bir çocuktu ki ah ciğerimi delip geçti çoğu sahnesi. Bir çok sahnesinde de çok güldüm. Ah şirin şey!!!

Oom’un karşı komşuları. Feci kafa karakterlerdi. Öyle komşularım olmasını çok isterim yani cidden islerim. Gecenin bir vakti kapılarını çalıp ” hadi ps3 te kapışalım canım sıkıldı ” deyip eve dalacağım cinstenler.

Evet işte böyle. Başlarda biraz durgun gelebilir bazıları için ama öyle gelenler size sesleniyorum , vazgeçmeyin devam edin bir sürpriz var. Ve benim gibi baştan sona sevecek olanlarda olacaktır sizlerde kıymetini bilin kaliteli bir film izliyorsunuz, tamam mı?

İşte bu kadar üstü kapalı anlatacağım budur. Benim Tayland önerilerimi takip eden dost LaFea’ya önerimdir. Canım bunuda beğeneceğini düşünüyorum. Birde filmin müzikleri de çok güzeldir, çekimleri de. Ve ve işte buda noktadır. İzledikten sonra beni bulun 😉

 

Flipped

Gecelerden bir gece, ben yine kafayı yemişim. Ne canım bir şey yapmak istiyor, ne de böyle mal mal oturmak falan derken. Fark ettim. Ben o gün ne film izlemiştim ne yeni dizi arayışına girmiştim. Evet işte problem buydu. O dakika anladım ki ben kriz geçiriyorum. Bünyem ” Lan hadi git birşeyler izle yoksa vallahi uyutmam seni” gibisinden cümlelerle atak yapıyordu. İlk aşama tamam da ikinci aşama ne olacak? Sıkıyorsa izlenecek bir şey bul. Önceden hep bir yedeğim olurdu. (Evet o kadar psikopatım ben. İzlemediğim bir film mutlaka yan cebimde zor zamanlar için durur) Ancak işten ayrılıp kendimi bilgisayarımla sevişir bulduğumda hepsini bir lokmada tüketmişim (aaaaa ne kadar ayıp!! 😀 ) Neyse amma uzattım yani altı üstü bir film izledim beğendim sizde izleyin diyeceğim yani olay bu 😀

Kimileri soluk, kimileri parlak, kimileri ise ışıl ışıldır.  Ama nadiren rengarenk biri ile karşılaşırsın işte o zaman hiç birşeyle kıyaslanamaz.

Hemen kısaca konusunu yazıyorum; Efendim Bryce ve ailesi yeni bir kasabaya taşınırlar. Julie, Bryce’ı görünce feci halde tutulur. İlk öpücüğünün o çocukta olduğuna inanır ve henüz 2. sınıftadırlar. Bryce ise kızı gördüğü yerde kaçar, kendinden uzaklaşması için elinden ne geliyorsa yapar. Peki bu ikisi gerçekten uzak kalabilecek midir? Julie’nin ilk öpücüğü gerçekten Bryce’da mıdır? Bunlar güzel sorular meraklanın 😀

Hemen şahsi görüşlerime geçiyorum;

Bir kere yönetmeni gördüm “tamam izlenir bu film” dedim ve o kızın şirinliği en başta sardı beni. Filmi güzel kılan bakış açısı durumu. Bir Bryce gözüyle olayları izliyoruz, bir kızın gözüyle. Bu da işi daha eğlenceli kılıyor. Örneğin tanıştıkları sahne ilk çocuğun gözünden anlatılıyor ve kız sizin için bir psikopat oluyor. Sonrasında kızın gözünden izleyince “Vayyyy” tepkisi veriyorsunuz.

Sonra beni en çok etkileyen şey; hikayede aslında çaktırmadan başrolü kapan çınar ağacı. Hani gözümde yaşlarla içeri gittiğimde bizimkiler şöyle bir baktı ” Hayırdır kızım ne oldu?” cevabım dumur etti tabi ” Çınar ağacına ağlıyorum. Of ya! ”  Evet filmde beni en çok ağlatan çınar ağacıydı. Hatta tablosu daha çok ağlattı da neyse izleyince anlarsınız zaten 😀

Film klasik bir ilk aşk hikayesi gibi görünsede kesinlikle türevlerinden ayrılıyor. Kabul ediyorum bu aralar ilk aşk temalı filmlere taktım gibi. Ancak ne yapabilirim onlar hep beni buluyor. İzlenebilir bulduğum filmlerin hepsinde var oluyor yani. Evet önce bir posterine bakıyorumda ben ondan sonra konusu vs geliyor. Ne kadar şekilciyim yarabbim 😀 Ancak bu aralar öyle. Posteri sarmayan film beni çekmiyor. Çok ayıp çok 😀 Bakın yine filmden uzaklaştım. Hemen geri dönüyorum.

Birde filmde sadece bu iki çocuk yok. Aileleri ilede ilgili hikayeler var. İki ailenin kendi içlerinde yaşadıkları durumlarda etkileyici. Ha birde unutmadan yakın tarih olmaması daha sempatikleştiriyor filmi.  Olaylar 1957 de başlıyor düşünün. Ne kadar şirin bir zaman ilk aşk için.

Öyle işte. Gecenin bir vakti -ya da sabah demeliyim- izlediğim bir filmdi ve huzurla uyudum. Ağlattı, güldürdü, üzdü, mutlu etti. Kısacası tavsiye edilir izleyin! 😉

Waiting For Forever

Vuah uzun zamandır bloga uğramıyordum. “Post yazmak nankör bir iş azizim bir süre sonra unutuluyor 😀 Dil bilgisi iyide , pratiğimiz kalmadı” diyerek saçma sapan bir cümle ile başlıyorum.

Uzun zamandır amerikan sinemasında izlediğim en güzel filmlerden biri oldu ” Waiting for Forever”. İnanılmaz sempatik, inanılmaz romantik ve anlamlı bir drama sahip ( Anlamlı dram derken neyi kastettim tam bende bilmiyorum ama yakışıklı bir tamlama oldu 😀 ) Konusu biraz klişe ancak onu orjinallik kısmına taşıyan esintilerde yok değil. O zaman kısaca bahsedeyim;

Will bir jonklör. Hayata farklı bir bakış açısı var. Biraz garip, çokça masum, şirinlik abidesi bir insan. Çocukluk aşkı Emma’ya sonunda ” Seni seviyorum” diyebilmek için eski kasabasına dönüyor. Kızımızda babasının rahatsızlığından dolayı eve geri dönüyor. Ancak Will’in tek sorunu aşkını ilan etmek değil. Uzun zamandır konuşulması gereken şeyler artık dile getiriliyor ve bizi romantizmin, dramın ve tebessümlerin içine itiyor.
Filmin konusunuda gayet kapalı bir şekilde anlattığıma göre şimdi şahsi görüşlerimi paylaşmanın zamanı geldi ( Merak etmeyin çok uzatmayacağım 😉 )

Oyuncular inanılmaz tatlıydı. Tom Sturridge (Will) ile ilk kez karşılaştım ancak oyunculuğu  hoşuma gitti. Hani o kadar doğal oynuyordu ki filmin içine girebilmemin en büyük nedeni oldu. Emma’yı canlandıran Rachel Bilson’la The OC den tanışıklığımız var -sonrasında bir kaç yapımlada samimiyeti ilerlettik- severim kendilerini. En başlarda kıvıramamış görünsede sona doğru ” Yok ya aslında fena değil” dedim -ki bundan şirinliğinin etkisi büyük-

Filmde o kadar güzel noktalar vardı ki… Hayat felsefeniz yapabilirsiniz bazılarını. Özellikle Will karakterinin ağzından çıkanları dikkatlice dinlemenizi -veya okumanızı- rica ediyorum. Gerçekten güzel yerleri var. Zaman zaman onun gibi yaşamak isteyebilirsiniz. ” Vay be onun yerinde olmak vardı. Hayat ona güzel ” diyebilirsiniz. Çokta haklısınız. Aslında herkesin yapmak istediği şeyi yaptığını düşünüyorum. Hatta sırf bu yüzden de onu kendinize yakın hissedebilirsiniz – Şirin suratı, munzır gülüşü ve turkuaz gözlerinin bu hisle bir alakası yok desemde siz inanmayın 😀 –

Evet başka ne kaldı? Hımm… Galiba bu kadar. Bu son paragrafta diyebilirm ki çok yüksek beklentiyle başlamayıp muhteşem şirin bir duyguyla bitireceğinizi düşündüğüm bir film ” Waiting for Forever”. İzleyecek olanlara iyi seyirler.