Archive for Kasım, 2010


Ne dandik bir başlık oldu farkındayım. Ancak zaten şu aralar pek bir dandiklik var üzerimde 😀 Sonuna kadar “zambak” olmuşum 😀

Şimdi efendim son zamanlarda pek bir boş insan oldum. Günlerim bilgisayar, sigara ve çay/kahve ile geçmekte. Oturduğum sandalyeye yapıştım kaldım. Bu ne turşu bu ne lahana sarması bir döngünün içerisindeyim 😀

Bilgisayar, diziler ve filmlerle çok bencil bir aşk yaşıyorum. Onlar hep alıyor ben hep veriyorum. Bana dönüşü ise saçma sapan rüyalar, bel ve baş ağrısı, annemden gelen azarlar vs… 😀 Size gördüğüm, sabah uyandığımda “Ben kafayı yedim ya!” dedirten rüyamı anlatmak istiyorum 😀

Şimdi efendim rüyamda Jung Woo Sung’u gördüm ben. Sapıkça bir rüyayı anlayışla karşılardım bu taş gibi adam için ancak öyle saçmaydı ki 😀 Adamı elinde bir sürü uçan renkli balon, gözünde polis gözlüğü, ağzında sigara ile gördüm. Ne iş vallahi bilmiyorum. Rüya tabirlerinde renkli balonların sevinç, mutluluk falan olduğu yazıyorda bana bu sevinç ve mutluluğu bu adam mı getirecek şimdi. Kesinlikle öyleyse hayır demem ama 😛 İmkansızın önde gidenin amcasının torunu gibi birşey bu 😀

Sonra aklıma başka birşey takıldı. Holivud sürekli koreden film araklıyor ya dedim “Ula Kore neden hiç araklamıyor?” Var mı böyle bişi ben bilmiyorum. Ancak “Kore bir Romeo ve Juliet çekse fena olmaz.” dedim aklımda da hep Leonardo ile Claire Danes’in versyonu dönüyor 😀 Ama güzel olmaz mı? Bence olur 😀

Sonra bu aralar uyku tanrılarının bana sırt çevirmesinden dolayı sıyırmak üzereyim. İnsomnia oldum resmen. Uykum gelmiyor kardeş ya! Boş boş geziyorum evin içinde. Gece uyanan annem, babam beni her gördüğünde hırsız muamelesi yapıyordu bir ara. Bende artık laf yememek için yatağa uzanıyorum, sıkılıp, yorulup uyku bana gelip tatlılığını lutfedene kadar bekliyorum. Daha büyük işkence olamaz heralde.

Daha bir sürü saçmalığım var bu aralar. Birşeyler yapmak gerek artık. Var mı bana terapi yapmak isteyen :D:D

Reklamlar

Ay Nedense Çok Gıcık Oldum :S

Ya geçen makarna almak için markete girdim. Kasada beklerken dergilerin olduğu kısma gözüm takıldı. Sanki tanıdık bir sima görür gibi oldum ve doğru görmüşüm. Allah’ın 1 liralık dergisinin kapağında (yukarda gördüğünüz) “Hayırsever Kim” başlığı ile Kim Nam Gil’in fotoğrafı var. Daha bitmedi birde Gong Yoo posteri falan da veriyormuş. Allahım sanki bir sırrım açığa çıkmış gibi hissettim.

Hele bu dergiyi manyak ergenlerin elinde olduğu düşüncesi dahada bir garip hissettirdi. Hele geçen kuzenim bana “Ece abla bende BigBang posteri var ” dediğinde “Nerden buldun Aliş” dedim. “Ablamın dergisi verdi” demişti ama o an dikkate almadım. Ama uzun zamandır yapıyormuş bunu heralde.

Birde değerini anlamayıp atıyorlarsa oraya buraya düşünemiyorum. Ay ne bilim ya resmen çocukluk yapıyorum ama sizle paylaşmak istedim. Hani bence bir Bazaar, Vogue falan olmalı yani. Trendy olmamalı. Ya işte böyle saçma bir post oldu buda 😀

Ya aslında inanır mısınız bu yazıyı yazmak hiç içimden gelmiyor. Ancak yazmamakta ayıp olur diyorum. Beni finali daha doğrusu bitişi ile depresyona sokan nadir dizilerden kendisi. Şuan acilen başka bir diziye başlamalıyım  yoksa kurtulamayacağım.

Reytingleri açısından bakıldığında öyle çok bir olay yaratmamış ancak Astrea’ya da bunu söylediğimde aynı anda Playful Kiss ve Gumiho’nun da yayınlanmaya başlandığını söyledi. 3 dizi içinde şanssızlık olmuş. Fakat bu diziye ayrı bir şanssızlık çünkü daha fazlasını hak ediyor bence.

Kısaca konudan bahsedeyim. Aslında klasik erkek kılığına giren bir kız hikayesi. Ancak önem kazanan bu değil. Bunun üzerinden pek gitmiyorlar. Daha çok saray içi entrikaları eğlenceli kılmaya yaramış. Sınıf farklarının olduğu, kadınlara sadece hizmetçi ve eğlendiri kişi olarak bakan bir toplumu anlatıyor. Ayrıca tüm bunlara son verebilecek “Sözlerin Altın Asması” adında aranan bir mektup var dizide. Tüm bunların etrafında dönen bir dizi ancak dediğim gibi öyle güzel işlenmişki siz dizinin tarihi olduğunu bile anlamıyorsunuz. Yani tarihi dizi izleyemem diyenlere duyrulur.

(Ay çok zorlanıyorum yenim ederim. Ben hiç bitmesin istiyordum)

Önce hemen karakterlere el atayım. Genel anlamda karakterlerden şöyle bahsedebilirim; Birbirlerine inanılmaz derecede yakışmışlardı. Öyle güzel bir cast olmuşki uyumları diziyi izlemenizin en büyük etkeni olacak.

Baş Karakterlerden

Kim Yoon Shik/Kim Yoon Hee (Park Min Yeong): Babasını küçük yaşta kaybetmiş bir kız. Ailesinin borcu var ve erkek kardeşi hasta. Küçüklüğünden beri (Hem para kazanmak için hemde sevdiği için) aslında kadınlara uygun görülmeyen edebiyatla, güzel yazı ile şiir ile ilgileniyor. Hatta bir kitapevinde bu iş ile para kazanıyor. Birgün daha fazla para gerekince diziyede adını veren Sungkyunkwan akademisi sınavlarına giren adaylara kopya satma onların yerine sınava girme kararı alıyor. Ancak daha ilk denemesinde yakalanıyor. Üstelik yakalndığı kişi 3. Başbakanın oğlu. Bu yakalanış ilk olarak kötü görünsede onun Sungkyunkwan’a girmesine vesile oluyor. Yalnız o her ne kadar erkek kılığında olsada bir kız ve bu akademiye kadınların girmesi tamamen yasak. (Ne zaman bu yasaklar senarisleri durdurdu ki 😀 ) Zaten zeki bir kız onun için çok zor olmuyor. O güzel yüzü kralın bile dikkatini çekiyor. En güzelide vıcık bir karakter değil. Akademi yüzünden aptal bir esas kızda görmediğimizden bu kız tatmin edici 😉 Birde Lee Seon Joon ile yani onu sınavda yakalayan 3. Başbakanın oğlu ile oda arkadaşıdır işte olay mahali 😀

Lee Seon Joon ( Micky Yoochun DBSK): Kendisi kitap kurdu olmakla birlikte birde 3.Başbakanın oğludur. Babasının gücünden yararlanmak istemez kendi çabası ile başarıya ulaşmak ister. Amacı olan bir insandır, soğuk nevaledir, yüzünde pek mimik görmeyiz.(En başlarda tabi sonrasında….hehe şirin baya şirin ;)) En önemli özelliği ise bizim kızı sınavda  yakalayan şahsiyettir ayrıca onun akademiye girmesine vesile olmuştur. Birde unutmamak gerekir ki kendisi “Noron*“dur hayır “Moron” değil 🙂 Aslında bu soydan olmasına rağmen diğerleri gibi bu gücünü kuvvetinide kullanmaz. Zaten onun için sınıf ayrımı gereksizdir. O yeni bir krallık olabileceğini ve o krallıkta herkesin eşit yaşayacağını düşünmektedir. Elinden geldiğincede kendi kuralları ile prensipleri ile bunu başarmak istemektedir. ( Hehe “Neyim dememeli ne olcağım demeli” diye boşuna söylememişler bakın bakalım o prensiplerden kaçı ayakta kalacak 😉 ) “Aşk sen nelere kadilsin” 🙂

*En üst sınıftır. En başta sınıfların olduğu bir toplum demiştim işte Noron’lar en üst sınıf oluyorlar. Onlardan sonra “Soron” sonrasında da en aşağı tabaka “Namin” Bu grupların arasındaki çekişmeleri diziyi izlerken bolca göreceksiniz şimde “İp” lemeyin derim 😀

Goo Yong Ha (Song Joon Ki): Onun adı bu O “Go Yong Ha” 🙂 Sungkyunkwan Akademisinin “Muhtarı” olur kendisi 😀 O herşeyi bilir, anlar, çakar ondan birşey saklayamazsınız kolay kolay ama onun sakladığı özel bir sırrı vardır. Eğer eğlendiremezseniz yanınızda tutamazsınız. Eğlence nerdeyse O ordadır 😀 Takma adı “Yeorim” dir ki Yeo -Kadın Rim- Çok- demektir sonuna kadar doğrudur tam bir kadın avcısıdır. Bir kadını metreler ötesinden tanıyabilir. Benden süslü bir insandır – O ne kıyafetler Hacı!! 🙂 –  kendisi hatta herhangi bir kadından daha süslü diyebiliriz aslında Giesengler-Heralde böyleydi-(Nasıl açıklasam konsomatris  diye biliriz) bile yanında sönük kalır 😀 Forma anlayışı yoktur. Asla sıradan olamaz 😉 En sevdiğim karakterlerdendi. Bir kere adamda mimik denen birşey vardı. El,kol hareketleri, sivri zekası bir numaraydı. Kim Yoon Shik’in hatun olduğunu ilk anlayan oydu. Az üzerine gitmedi hani ancak azda yardım etmedi 😉 Zaten Joong Ki hastasıyımdır taaaa “Frozen Flower” filminde gözüme kestirmiştim kendisi nerelere geldi. Dahada görmek isterim. Bu rolü ona çok yakıştırdım şahsen 😉

Son olarak Moon Jae Shin (Yoo Ah In) : Kendisi bir Soron’dur. Akademideki 3. senesidir hala 1. sınıftadır 😀 Artık bu sende kalırsa atılacaktır aslında zaten onun umrunda değildir atılıp atılmamak. Gerçi o pek birşeyi sallamıyor. Abisinin ölümünden sonra hırslanmıştır Noron’lara düşmandır. Abisinin ölümünü araştırıp “Sözlerin Altın Asması”nı aramaya başlamıştır hatta bölümlerde onun karizması ile burnum az kanamadı. Süper ötesi bir karakterdir. Evet biri daha 😉 Takma adı vardır Geol Oh “Çılgın At” manasında. Süreki tekme tokat girişme potansiyeli olduğundan kanımca verilmiş bir lakaptır bu 😀 Ancak yanakları sıkılmalık bir karakterdir. Kim Yoon Shik ve Lee Seon Joon ile oda arkadaşıdır bu arada. Zaten evladımızıda severim Yoo Ah In’ninde bendeki yeri ayrıdır. “Antique Bakery” den beri. Bu dizi ile daha iyi yerlere geleceğini düşünüyorum.

Evet ana karakterler bittiğine göre şimdi gevezeliğe başlayabilirim – Hayır henüz başlamamıştım 😀 –

Baş karakterlere bayılmanın yanında yan karakterleri ilede kendimden geçirdi beni. Sürekli elinde yemek için birşeyler olan şahıs, “Konfüçyüs derki; Bla bla bla” diye dolaşan öteki şahsiyet ve daha ilk günden milleti profesör olduğuna dair kandırabilecek yaşlılıktaki bir diğer şahsiyet topluluğuna çok güldüm. (Nasıl bir anlatım ama isimlerini hatırlamıyorum zaten gerekte duymuyorum en belirgin özellikleri bunlar yetmez mi 😀 ) Hele Yaşlı olanı kadın kıyafeti giydi ya yerlerde yuvarlandım 😀

Baba karakterlerden Profesör Jung öğretmenliği ile babalığı ile süperdi. Aklıma hep sevdiğim hocalarım ve yaşadıklarımız geliyor bu gibi durumlarda benim için güzel oluyor 😉

Kim Yoon Shik ‘in aptal bir kız olmayışı çok süperdi. Sonunda hayallerimdeki zeki esas kız ile karşılaştım. Zekiliğinin yanında, kandırılamaması, herşeyin bilincinde olması, cesareti bana ilk karşılaştığımızda “Evreka Anı” yaşattı çok mutlu oldum. E birde şirin mi şirin bir kız olunca daha bir sevdim yani 😉

Aslında ben ilk Lee Seon Joon’dan öyle aman aman hoşlanmadım. E neden hoşlanayım ki deli gibi. Onun yerine Yeorim var Geol Oh var Lee Seon Joon da kimmiş 😀 Yalnız yumuşaması uzun sürmedi, itirafını süründürmedi ya sırf bu yüzden sevdim. Hele ikili itiraflar ve sonrasında sırrın açığa çıkışı ile erkekliğini göstermesi süper ve düper hoşuma gitti. Kıskanç , Haşin erkek 😀

Yeorim(böyle demek daha hoşuma gidiyor adını sürekli unuttuğumdan değil ;P ) yani Goo Yong Ha(kopya çektim :)), şebek insan aynı benim gibiydi. Sürekli gülen bir şahıs bu. Bende de sürekli bir gülümseme vardır oda öyleydi. Tonlamaları , o elinden düşürmediği yelpazesi, giydiği kıyafetler nasıl şirin birşeydir 😀 Vurdumduymazlığının altında yatan bir sevgiye muhtaç insan hissettim ki belkide bu nedenlede bu karakteri sevdim. Huylu huyundan vazgeçmiyor ya Goo Yong Ha’da işte o huylulardan 😀 “Gittikçe daha eğlenceli oluyor” 😉

Adamım Geol Oh, Moon Jae Shin beni en çok güldüren karakterlerdendi. Allahım eğer bu adam hıçkırıyorsa bilin ki etrafta hatun var. Öyle şirin bir ayrıntı ki oda arkadaşı Kim Yoon Shik’in hatun olduğunu öğrendiğinde o odada hıçkırığını durdurmak için ağzına mendil sokması beni sandalyemden düşürdü :D:D Benim izlemeyi sevdiğim tipte bir karakterdi. Sert abi ancak yumuşak kalpli 😉 Bayılıyorum ben böyle tiplere ya! Herkes benim için dua etsin el elden bulalım bana birtane böylesinden olur mu ;):D

Bakın o koskaca dizide (aslında hiçte koca değil daha bir koca olmalıydı 😦 ) beni uyuz eden tek bir konu vardı 😀 Gülüyorum bakın söyleyince sizde güleceksiniz. Hani her zaman bir karakteri daha çok seversin ya ben bu dizide bir türlü karar veremedim ya Yeorim mi Geol Oh mu? Papatya falları yaptım falan sonuç olamadım en son Astrea ile karar verdik birini sağımıza birini solumuza alacağız 😀 Ancak dizi boyunca benim için sorun oldu. Hehehehe saçmalamıyorum çok ciddiyim. İzleyinde görün bakalım karar verebilecek misiniz? 😀

Kötü Kedi Şerafettin 😀

Birde dizi de daha ilk melodisi ile Tearliner’ın olduğunu anladığım bir parça çıktı karşıma. Benim hastalığımı biliyorsunuzdur belki o gruba karşı fazlasıyla bir sevgi besliyorum 😉 OST’sinde kesinlikle olacaktır dedim. Ancak bir sabır ile dizi bitene kadar bakmadım. Diziciğim, canımcığım bitince ost’ye baktım ki ne göreyim parça içinde yok “Benim kayıp OST’m” ah canım çıldırışlardayım. Bir kaç araştırmadan sonra gerçekten parçanın Tearliner’ın olduğunu öğrendim daha da bir yıkıldım çünkü artık kesinlikle bulmalıyım. Adı: Nabillere imiş. Bir Allah’ın kulu bulabilirde bana ulaştırırsa nasıl memnun olurum bilemezsiniz. Bakın buda parçanın geçtiği kısımlardan biri Buyrun lütfen bir göz atın 😉

Sen Neymişsin Be Hatun Cho Sun!

Yani ben bu diziyi aşırı derecede sevdim. Herkese öneririm. Özellikle tarihi olduğu için izlemeyecek olanların başına taş atalım ki olmadığını anlasınlar. Evet Joseon Hanedanlığında geçiyor, eski kıyafetler var falan ancak şu 4 karakter artı zibilus birçok karakter ile birlikte inanılmaz keyif verici birşey ortaya çıkıyor. Mekanları, renkleri ve müzikleri çok çok güzel. Hiç birşeyin öyle cıvıklaştırılıp, uzatılmadığı bir dizi haberiniz olsun. Böylelerini seviyoruz biliyorsunuz. E bir çok yakışıklıda var, kızda çok şirin bence herkesi çekecek bir yönü var yani.Ya düşünün ben bitmesin diye ağlayacaktım yani. Hoopp diye bir bitti ben dona kaldım resmen. Hatta diziyi izlerken “Ben bunun hakkında post hazırlamak istemiyorum çünkü bitsin istemiyorum” diye düşünüp durdum. Yani “Sonu gelsede ne olacak bir görsek” demedim hiç. Öyle alıp götürüyor ki.

Birde keşke korece bilseydim dedim. Edilen laflar, yazılan şeyler eminim o zaman dahada bir zevk verecekti. Tek bir kelime ile -onların yazılarına göre sembol desem daha doğru olur heralde – sembol ile yapılan kelime oyunları, cümledeki anlamın değişimi çok güzel olmuştu. Öyle işte ;

Zambaklık etmeyin izleyin!! 🙂

Bu fotoğrafıda koymadan edemedim. Efendim bizim Sungkyunkwan ekibi “Cuma” ya giderse ne olur? Buyrun böyle olur 😀

PS:Gönülsüz bir şekilde anca bu kadar anlatabildim dostlar kusuruma bakmayın. Gerçekten bitmesini istemediğim bir dizi oldu. Baya sarsıldım terapi olur mantığı ile birde uzun zamandır birşey yazmadığımdan sol tarafımın yazmamaya el vermediğinde iki karaladım. İnşallah çok kapalı/açık bir yazı olmamıştır birde çorba yapmamışımdır.


Bana Bir Dün Bayramdı ;)

Bir bayram sonrası yazısı yazasım geldi. Bu bayramda daha bir seviçliydim bahsetmiştim. Bolca et yiyecektim, dizilerimi izleyecektim, yenilerini keşfedecektim vs. Ancak öyle yorucu ve sıkıcı gittiki 2 gün “Benide kesin kurtulayım” dedim.

Aslında bu bayram ben özellikle çok samimi bir arkadaşımla buluşacağım için mutluydum. İstanbul da işe başlayınca ayrılmak zorunda kaldım birtanemden. Konuşacağımız konuda çok fazla resmen dilim şişti ve o “Geleceğim” dedi. Kısa bir süre içindi ama gelecekti. Ben ne mutlu ne mutlu. Neyse işte dün ayarladık herşeyi çıkacağız dışarı. Önce bir başbaşa takılalım dedik. Şişen dillerimizi bir indirelim. Bir yandan içiyoruz bir yandan konuşuyoruz laf lafı açıyor anlatacak birşey kalmadı başkalarını çağırdık. Onlar başkalarını falan derken baya kalabalık bir topluluk oluverdik.

Bu arada Bayramda eve gelen misafirden nefret ettim. Gelecekseniz hepiniz birden gelinde kutulalım yahu! Ne o posta posta. Tekrar tekrar çay demlemekten nefret ettim. Birde canım deli gibi et istiyor. Kimse mangal yakma derdinde değil. Pişirme derdinde hiç değil. Eeee HANİ BU KURBAN BAYRAMIYDI!!! Hatta benim için ET BAYRAMI. Dedim tamam ben kendime göre yaparım, siz o sevgili popolarınızı sıcak yerinden kaldırmayın ancak ve ancak benim etime göz dikeni ağlatırım!!!

Tamam dediler sen kendi yiyeceğin kadar, nasıl seviyorsan öyle yap. Gittim mangalı yaktım bir ara aynaya baktığımda duman solumaktan burun deliklerim simsiyahtı ölmediğime şükrediyorum. Etleri avcarladım, şişledim falan mis gibi attım mangala. Etin kokusu çıkmaya başladıkça bizimkiler sofra kurmaya başladı. Dedim “Hayırdır? Yalvarsanızda vermem boşuna” Ben burda et diye ağlarken siz orda bulmacanızı çözüyordunuz, altılı yazıyordunuz, arkadaşınızla tozuyordunuz. Yama yok bu et benim !!!! Buda gelip ayağıma kapansa size et yok!

Tabi ben ne kadar böyle konuşsamda yine kıyamadım gözlerinde et görüce yedik hep beraber fakat onlar bulaşığıda bana yıkattılar T_T (Ağlamak istiyorum sayın okuyucular) Üstelik hastayım, belim sakat üstüne de babam hiç çekinmeden ” Hadi şu tilki kızı (Gumiho olur kendileri) getirde devam edeyim” demez mi!!! Hala kafamda saç olduğu için şanslıyım kanımca. Kuzenim ziyarete geldiğinde bizimkiler “Ece abla mutfakta” diyorlar kız iki üç kez geldi “Yok orda” diye geri gitti tanımadı beni. Öyle perperişan durumdaymışım ki beni temizlikçi kadın sanmış düşünün yahu!!

İşte böyle bir ortamda yediğimiz içtiğimiz önümüze gelen, hoş sohbet bir ortama geçince bana o zaman bayram oldu 😀 Gelenler önce “Lan bayram bayram içilir mi?” dedi ancak onlarda biranın kokusuna, buz gibi oluşuna dayanamadı ve Arjantinler hiç eksik olmadı.

Sonrasında eve gelip birde o kafa ile Sungkyunkwan Scandal izledim ki tadından yenmedi yani 😀 Tavsiye ederim kafanız güzelken ayrı bir zevkli oluyor hehehe.

İşte böyleydi. Bana bayram bu ya! İçecem, eğlenecem. Ne zambaklıktır benimkisi yırttım kendimi hizmet edeceğim diye. Yahu git bir bara alem senin kölen olsun !!! 😉

Bu arada içtik eğlendik ancak şahsi arabamız ile gitmemiştik haberiniz ola otobüsler ne güne duruyor. Alkollü araç kullamaya karşıyız!!! 😉

Bu bayramı Ramazandan daha bir sevmemin nedeni kesinlikle katliyamı değil 😀 Daha uzun olmasını ilk sebep olarak gösterebilirim ancak asıl nedeni mangal yakmaya üşenmeyişimizdir. Küçüklüğümden beri sevmişimdir kalabalık toplansın mangal yakılsın sohbetler edilsin, içkiler yudumlansın falan severim yani.

Bu bayramda pek toplanacağımızı sanmıyorum ancak yine amcamlarla bir kolestrol patlaması günü gerçekleştirebiliriz belli olmaz. Hem kimse olmasada önemli değil aslında evde mis gibi pijmiklerimizle bunu aile içinde bir eylemede dönüştürebiliriz.

Artık sokaklarda kesmiyorlar ya nasıl rahatlık oldu anlatamam size. Eminim herkes mutludur bu durumdan. Neydi o ya her yer kan revan içinde. Bayram diyoruz yabancı kanallarda adımız vahşete karışan bir ülke olarak geçiyor. Hem hayvanlara eziyet hem bize.

Ben eti seven bir insanım, hele şu Gumiho’dan sonra daha bir manyaklaşmıştımda duruldum yine 😀 Heralde bu bayram ete doyarım diye düşünüyorum.

Herkesin baramı kutlu olsun, kolestrolünüze dikkat edin, abartmayın et yemeği, herşey tadında güzel. Misafir sevenlerin misafiri bol sevmeyenlerin az olsun 😀 Komacan öpüyorum herkesi. Tatilin tadını doyasıya çıkarırsınız inşallah.

İntikamda son nokta. -OldYork Times-

****

Bir yandan sonlanmasını isterken diğer yandan hiç bitmesin isteyeceksiniz. -Yan Komşu Serpil Teyze-

****

Size Ezel’i hatırlatacak ancak “Dayı” olmadan da zevk alacaksınız. – Kapıcı Mehmet Efendi-

****

Estetik Cerrahi bu dizi ile kendini aştığını çığırıyor. – Güney Koreden Bir Genç Kız-

*****

Tamam bu kadar zırvalık yeter 😀 Bu dizi efsane oldu. Nedeni ise ben bir türlü bitiremedim diziyi. Birde deli gibi anlatmak istiyorum ancak ne yazacağım onuda bilmiyorum hani. 21 bölümlük bir dizi fakat ben son zamanlarda dizilerdeki bölüm sayısının hep fazla olduğunu düşünüyorum ki bu dizi içinde geçerli. Bir yanım diyor “Bölüm sayısı anca yetti” öteki yanım diyor “Bence fazla uzadı bu iş” Neyse…

Konusu baya ilgi çekici. Adından da anlaşılacağı gibi bir intikam hikayesi. Ama ne intikam, ne entrikalar, bu ne hırs, bu ne azim falan. Kısaca anlatalım; Bir kadın, iki erkek ve bir aile. Baş kahramanımız Joo Ah Ran; Rosemary adı ile ün yapmış, ailesini bir kazada kaybetmiş, küçük yaşta kardeşi ile sokaklara düşmüş bir kadın. Babası ve annesi gözleri önünde ölüyorlar, daha sonra bu kazanın aslında bir kaza olmadığını öğreniyor ve aileden intikam almak için kollarını sıvıyor. İntikam planının baş kahramanıda  ailesini öldüren adamın Shin Woo Seop’un büyük oğlu Shin Hyeon Woo. Yalanlarla, dolanlarla adamın oğlu ile evleniyor ve ailenin içine giriyor. Bu arada ona en büyük desteği, Woo Seop’un ölen sekreterinin doktor oğlu Nam Joo Seung veriyor zaten sevgililerde. Bu adamında aile ile alıp veremediği bir kaç sırrı var. Zaman geçiyor, bazı şeyler ortaya çıkınca evlendiği adam kadının yüzüne bir bir yalanlarını çarpıyor ancak g*tü tutuşan kadın adamın hastanelik olmasına neden oluyor.

Bununla kalmıyor öldürmeye çalışıyor hemde bir kaç kez. Herşeyi öğrenen Shin Hyeon Woo komadan çıkmasına rağmen hala komadaymış gibi davranıyor ve başlıyor karşı intikam planlarına. Bu planlar boyunca ona destek verende küçük yaştan beri destekledikleri yetim olan, şimdi bir hemşire olmuş Yoon Jae Hee.Kafa kafaya verip bir bir intikam planlarını hazırlayan Hyeon Woo, büyük intikamı için ilk olarak ölüyor sonra baştan sona estetik ameliyat oluyor ve karşımıza Ahn Jae Seong olarak çıkıyor. 😀 Bundan sonra biz 15-16 bölüm kadar yalanlarla, entrikalarla ve intikamlarla çevrelenmiş bir dizi izliyoruz.

Gelelim kişisel görüşlerime;

Yarabbi Yarabbi… Efendim intikam zevlidir derler, tatlıdır derler ancak bir kişi peşindeyse güzel bunu anladım. Bir kaç kişi bir kaç kişiden intikamını aynı anda almaya çalışında feci bir başağrısı ortaya çıkmakta 😀 Onun onla işi var onun bununla işi var, bunun şununla işi var ordakinin herkesle işi var, ötekinin birşeyden haberi olmasada alakası var derken biran “Höyyttt yeterin be bu kadarıda olmaz yani” diyorsunuz.

İşin kötü yani feci yorucu bir dizi olmasına rağmen “Haydaaa şimdi ne olacak” cümlesini sürekli kullandığınızdan bırakamıyorsunuzda. Hiç bir sorunum derdim , tasam yokken bu diziyi izledikçe içime fenalıklar geldi bende evde bizimkilere ortaya karşık bir intikam paketi hazırlama aşamasına geldim yani. Yanar dönerlisinden 😀

Evet yorucu, yer yer saçmalıkların küpü şeklinde kurgusu olan ancak kendini izlettiren ve gariptir ki bir yandan nefret edip bir yandan  sevdiren bir diziydi.

Karakterlerin hepsi birbirinden garip. Hiç birinden sonuna kadar nefret edemiyor ya da sonuna kadar sevemiyorsunuz. Gerçi ben yan karakterlerden ikisine bittim de neyse dur anlatırım şimdi 😀 İlişkiler o kadar bağlı ki birbirine dedim bizim aile ilişkilerinde ne tür entrikalar dönmüştür hehehe. Gerçi birbirini birşekilde tanıyan bir grup insana anca kore dizilerinde raslarsınız 😀 Kısaca karakterlere geçiyorum.

Joo Ah Ran (Lee So Yeon) : Bu kadına ne desem bilemedim. Falliğin önde gideni işte. Çibanın başı olur kendisi (ya da yılan mıydı neyse..) Herşey bu hatunun başının altından çıkıyor. Yalnız hayran olmamakta imkansız. Soğuk kanlılıkla söylediği yalanlar, her yalanını bir mantığa bağlaması, erkekleri idare edişi taktirlik. Her karakter  gibi kendi yalan denizinde boğulmaya mahkum olasada ki kendiside aslında bunun farkında “Ben gideceksem götürebildiğim kadar pisliğide yanımda götürürüm” diyen bir tip ama. Hedefi için kimseye acımayan, herkesi ezmeye hazır olan bir kadın. Şirret….Fakat çoğu zaman hırslı bir aşk kadını olduğu hissine kapıldım.

Shin Hyeon Woo/Ahn Jae Seong ( Han Sang Jin/Bae Soo Bin) ; İşte bu adam meleğimiz oluyor. Tabi bir anda şeytana dönüşecek. Daha doğrusu intikam meleğine. Hani “Ne kadınlar var bak görüyor musun? Melek gibi adamı ne hale getirdi.” cümlesindeki “Melek gibi adam” oluyor kendileri. Karakterin romantizmini sevmedim “Bana ters” olayından tabi. Pek romantik bir insan değilim sanırım. Ne zaman “İntikam alacağım” dedi bende heycan doruklara çıktı tabi. Açıkçası Bae Soo Bin’i Kenan İmirzalıoğluna tercih ederim. Yeni Ezel=Bae Soo Bin nihaha. Ya bu adam işte Ah Ran’a deliler gibi aşık. Ancak kadının melek suratının altında gizlediği asıl yüzünü sonradan fark ediyor. Her ne kadar empati kurmanız istenen karakter olsada şahsen ben bunu pek başaramadım. Ancak haksızlığa uğrayan iyinin içinde taşıdığı kötü tarafı görmeyi seviyorum yahu!

Nam Joo Seung (Kim Tae Hyeon) ; Bu karakter en acıdığım oldu. Adam hem aşık, hem terk edilmiş, elleriyle sevdiği kadını intikam için başkasına vermiş, anne bir vurmuş, sevdiği kadın birkaç kez vuruyor, babasını kaybetmiş  falan sonunda böyle psikopat insan ortaya çıkmış. Oysaki kendisi aslında başarılı bir doktor hatta geceleride bir Jazz Bar da şarkı söylüyor. Baya karizmatik bir şahsiyet. Ama ama sürekli bana “Senin erkekliğine” Lem hatun gözünün önünde başkasıyla yatıyor kalkıyor, seni kendi kuyruğunu  kurtarmak için başka adamlarla daha aldatıyor, bir kalemde siliyor, işine yaradıkça var oluyorsun diğer türlü ayak bağısın hala “O benim kadınım, onu seviyorum” diyorsun” dedirtti. Püüüüü… Ama her geçen vurdu bu adama ya! Fakat dilinin altında sakladığı bir sürü sır var. Arkası kuvvetli..

Yoon Jae Hee (Hong  Soo Hyeon); Bu kızda az ağlamadı. Kısmetsiz olan karakterlerden. Ne aşkmış be dedirtti. Bir ara böög geldi. Ahn Jae Song /Shin Hyeon Woo yüzünden başına gelmeyen kalmadı. Bir yandan aşkı duruyor küçüklüğünden beri sevdiği adam, minnet duyduğu hatta onun “Daddy Long Legs” i , öteki tarafta ise hiç görmediği, bir umut beklediği ailesinden bir parça. Aşkıda karşılıklı olunca ne tarafı seçeceğini bilemedi tabi. En zor kararları alan karakterlerden biriydi kendisi. Çok alakalı bir karakter olmasına rağmen şahsen sönük buldum kendilerini.

Joo Kyeong Hee (Cha Hwa Yeon): Shin Hyeon Woo’nun annesi. Hep ters köşeye yatırdı diğerlerini. Bu kadını en başından beri sevmemiştim. Sizde sevmeyin. Herkes onu parmağı ile gösterip kınasın. Fazlasıyla nefretlik bir kadındı. Buzdağının kendisiydi bence. Eteğinin altında sakladıkları bir kaç sülaleye yetecek sırlardır. İzlemek isteyen yakından takip etsin.

En eğlenceli iki karakter Shin Hyeon Woo’nun küçük kardeşi ile işe aldığı Ah Ran’nın eski arkadaşı idi. Ay onlar o kadar tatlı o kadar şirin bir ikiliydi ki bu denli içi çürümüş hikayenin arasında cennete uzanan ışıklı yok gibilerdi. Onlara aşırı güldüm ben.

Böylelikle karakterlerinde sonuna geldik en azından önemli bulduğum şahsiyetlerin. Son olarak dizi hakkında kısaca düşüncelerimi toparlamam gerekirse;

Her ne kadar yorucu, bazen saçma, zaman zaman sıkıcı, yer yer sizi pis pis güldüren, bazı zamanlar ileri sarmak istediğiniz bir dizi olsada bence güzel yazılmış, iyi oyuncuların seçildiği, oyunculukların iyi olduğu bir diziydi. Başta Bae Soo Bin için izlemeye başladığım bir yapım olsada bağlanacak başka karakterler buldum. Ancak dizide eksik olan birşey var ki o da herhangi bir mesajı olmaması. Hani konu itibari ile bir mesaj bekledim araya sıkıştırırlar falan gibisinden ama öyle birşey olmadı. Hani sonunda unutulacak bir dizi olacağını düşünüyorum ben. Yinede “Sevdin mi yani şimdi sen?” diye sorarsanız evet gerçekten sevdim. Beni zorlayan dizileri seviyorum. Kötü şeyleri ağırlıklı yazmama rağmen intikam zincirini çok sevdim. Biri henüz biterken diğerinin başlaması dinamizm katıyordu her ne kadar sık sık nefes aldırmasada  aklınız sürekli diziye odaklı kalıyordu. Bu şirin dizilerden değil kısacası baya baya yetişkin bir dizi öyle diyebilirim.

Bu arada Soundtrack albümünü en beğendiğim dizilerden oldu kendisi. Bence en büyük kazanç müzikleriydi.  Benim favori parçalarım “2.Broken Heart” ve bir türlü sözlerini bulamadığım “5.Jung In – Bimil”

PS. Toruko Unni bu yazıda senin içindi, umarım beğenerek okursun(okumuşsundur). Babacığında sağsağlim eve gelmiştir, hızla iyileşiyordur. Bir de inşallah meraklandırmışımdır seni izlersin yakın zamanda hehehe 😀

Biraz daha merak için  Youtube da bulduğum süper emek harcanmış muhteşem bir klip izleyin dahada meraklanın 😉

Tarkan Belgesel Seslendirirse T_T

NatGeo - İmparator Kelebeği

Allah Allah Megastar Tarkan NatGeo için “Büyük Göçleri” seslendiriyor. Ne haberler yapıldı nasıl büyütüldü, mutlaka denk gelmişsinizdir. Umarım sadece onlara denk gelmişsinizdir.

Hay şansıma! Ya ben belgesel izlemeye bayılırım. Açıkçası her ne kadar Discovery’nin komik teknik programlarını, bilim programlarını çok sevsemde eğer doğa belgeseli izleyeceksem NatGeo dan şaşmam. Büyük Göçlerde dört gözle beklediğim bir belgeseldi.

Önce ilk duyduğmda pek sallamadım. “Aman canım Tarkan seslendirsin ne olacak ki” dedim. Zamanında Herkül’üde o seslendirmişti. Hiç fenada değildi. Beklemeye koyuldum falan. Hani diyorum “O saate salonda ki plazma benimdir dokunanı yakarım.” Bizimkiler diyor “Hayırdır film falan mı var?” Cevabım tabi yine benim deli, manyak, anormal olduğumu suratıma vuran bakışlar olarak geri döndü bana.

NatGeo - Kırmızı Yengeç

Velhasıl ben ilk yayınlandığında izleyemedim. Dün gece tv de başka birşey izlemediğimden yine NatGeo açık. Anaaa bir baktım “Büyük Göçler” hemen izleme moduna girdim. Ama nasıl hastayım anlatamam size hani burnum kırmızı, gözlerim sürekli sulanıyor koreli oyuncuları geçtim ağlama rekoru kırıyorum. Neyse ben böyle bir heves bir heves…

En başta anlamadım yemin ederim. Duyduğum ses böyle buhulu, fısıldama gibi. Sorunun benim kullaklarımdan kaynaklandığını düşündüm. Hani tıkalı hissi var ya ondan işte. Sesini açtım, açtım, açtım. Oh my God!!! Ucuz Erotik Film sanki.  Bu saçma sapan konuşmaların geçtiği, seksi pozlar vermeye çalışan porn starların olduklarından. Ha evet ben bilirim öyle filmleri. Çok izlerdim zamanında 😀 Desemde siz inanmayın! Sonuçta bir erkek kardeşim vardı ve ergenlik dönemi yaşadı 😀 Ya da boşverin siz benim nerden bildiğimi o tür filmleri. Ancak garanti veririm ki belgeseli izlediğinizde bu tür film izlememişsenizde (yahu en azında Şahin K’yı bilirsiniz) “O tür filmler bu tür bir sese sahiptir heralde” diye düşünebilirsiniz.

NatGeo - Uçan Tilki

“Göç etmek için doğdulaaarrr” Rrrrrrr!

“Ya göç edecekler ya da… Ölecekler” Rrrrrrr Öldür beni Tarkan!!!!

“Kırılgan kanatları ile kıtalara yayılıyorlarrr” Yay beni Megastar!!!

“Tam şuanda gezegenimiz yürüyorrrr, uçuyorrrrr, koşuyorrr” …………..Tutmayın beni!!!

Tamam bende fazla abartıyor olabilirim ancak insanın aklına ilk gelen şey doğrudur derler. Ancak ne olursa olsun ben bu seslendirme yüzünden caanım belgeseli izleyemeyeceğim ona yanarım. Saçma sapan düşüncelerden, gülme krizlerinden hak ettiği ilgiyi veremiyorum.

Adamlar o kadar güzel hazırlamışlar, o kadar emek vermişler, öylesine güzel görüntüler çekmişler ki hep Tarkan yüzünden bu muhteşemlikten mahrum kalacağım.

NatGeo - Altın Denizanası

Tabiki beğenenler vardır. Onlara sapkın muamelesi yapmayacağım bu tamamen benim düşüncem. Galiba Astrea’nın küçüklüğüme merdiven dayayıp bilinçaltımdaki odalara bir göz atması lazım 😀

Yani ben beğenmedim. Gerçekten beğenmedim. Zamanında Tuncel Kurtiz “Hayat” isimli belgeseli seslendirmişti. Bakın işte süper olmuştu.  Sanki dedem bana hikaye anlatıyordu. “Torunum biliyor musun? Bir bukalemunun dili F16 dan 5 kat daha hızlıdır” “Vahh dedecim göstersene nasıl?” Niahaha çocuk aklı işte :D:D Neyse “Hayat” belgeselini mutlaka izlemelisiniz.

Tarkan’a geri dönersem kısacası güzelim belgeselin içine etmiş, içimdeki tüm izleme isteğini almış götürmüş. Lütfen bir daha belgesel seslendirmesin. Yalvarırım. Burdan NatGeo yetkililerine de sesleniyorum “Benim gibi daimi izleyicinize kulak verin, hemen başka birini bulun” ya da “Tarkan’ın sesinin üstüne sizin düblajcılardan biri düblaj yapsın, bende seve seve izleyiverim.”

Bu Tuncel Kurtiz’in seslendirdiği “Hayat” belgeselinden buyrun. Buda Tarkan’ın ki buyrun.

İşte böyle bunuda sizinle paylaşmak istedim. Canım Unnim Toruko’ya biran önce “İyileşmelisin” diyorum. Babacığın ve sen tatilden faydalanın ayağınızı uzatın sakın “Büyük Göçleri” izlemeyin 🙂 “Hayat”‘ı izleyin. PTT yapın (Pijama, terlik, televizyon) Ama biran önce iyileşin. Bu yazıyı senin için yazdım haberin olsun 😉 Bundan sonraki Temptation Of An Angel’ı da senin için yazacağım 😉

Aslında bu yazıyı Temptation Of An Angel için saklıyordum ancak sonrasında çarşambayı perşembeye bağlayan gece grip mikrobu kapımı çalıp, bende hazırlıksız bulanarak kapıyı açınca dizi bitmek bilmedi bende yazacak kuvveti bulamadım.  Hala o kuvvette olmamama rağmen kısa ve öz birşekilde teşekkür etmek istedim. Belki aklımdaki gibi şaşalı bir yazı olmayacak fakat umarım içindeki samimi duyguları hissedersiniz.

Bu benim 100. post’um olacak. Şaka maka 1 seneyi devirmemede az kaldı. 100 yazı boyunca yılmadan, sıkılmadan siteyi ziyaret eden, yazılarıma vakit ayırıp okuyan hatta üşenmeyip iki kelam yorum yapan dostlar sağolun.

Zaman zaman vazgeçme evresine gelsemde her defasında vazgeçmekten vazgeçtim 🙂 Belki çok kendini beğenmişlik olacak ancak hep okuyan birilerinin olduğu hissine kapıldım. Daha doğrusu bekleyen birilerinin olduğu.

Açtığım ilk zaman bu blogu aklıma ne eserse yazacağımı söylemiştim. Açıkçası eğer öyle yapsaydım çok fena bir durumda olurdu blogum. Yine bile kendimi tutamayıp saçmalıklarımla döşediğim yazılar az değil.

Umarım daha nice saçmalıklarımı yazarım buraya hiç bırakmam, bırakmazsınız beni. Yine gelir, yine okursunuz her defasında zevk alırsınız. Geyik muhabbetlerimizi yapmaya , uçuk hayallerimizi kurmaya devam ederiz. Daha nice 100 yazı görür bu blog. Kendi yağımızda sote oluruz 😉

Çok çok teşekkürler size 😉 Yola devam…

Yahu yahu bu aralar hiç yazı yazasım gelmiyor benim ya! Ancak yazmadıkça hiç yazacak kıvama gelemiyorum onuda fark ettim. Ha birde camiyada bir durgunluk sezdim hani. Hastalık, iş yoğunluğu, vizeler derken birde burda hala yaz mevsimini yaşamamıza rağmen bazı yerlerdeki fırtınalar blogları olumsuz etkiliyor 😀 Yani ben öyle düşünüyorum.

Diziyi kısaca özetleyeceğim sonrası spoiler olacak haberiniz ola! Gumiho 500 yıl önce yaşamış efsanevi bir yaratık. Dokuz kuyruğu var ve o kadar güzelki. Ne zaman dışarı adım atsa erkekler ona tav oluyor. E bundan rahatsız olan eşleri, sevgililer ve anneleri ortalığa dedikodu yayıyorlar. “Gumiho o kadar korkunç bir yarattık ki önce erkeği kendine aşık ediyor sonra ciğerini yiyor” (Nihaha kadınların bence geneli böyle. Damarına bastınız mı bakın ciğer, kalp, dalak kalıyor mu 🙂 Neyse) Bu dedikodular yayıldıkça Gumiho zor zamanlar geçirmeye başlıyor. Onu yaratan Büyükanne Sam Shin eğer bir koca bulursa Gumiho’yu insan yapacağını söylüyor. Ancak günler geçiyor hiç kimse Gumiho’ya talip olmuyor (zamanın izdivaç programı gibi) Bunun üzerine Gumiho çok üzülüyor büyükanne Sam Shin’de tilkimizi bir resme hapsediyor. Zaman geçiyor devran dönüyor günümüze geliyoruz. Bir büyükbabanın torunu ile başı dertte sözünü dinletemiyor. En son kuyrunu sıkıştırınca Torunun bizimkisi kaçıyor ve yolu Gumiho’nun olduğu tapınağa düşüyor. Yağmurlu bir gecede aldığı tehdit ile resimdeki tilkiye 9 kuyruk çizen bu torun Gumiho’yu serbest bırakmış oluyor. Sonrasında korkudan kaçarken tepeden yuvarlanan Dae Woong-Torun- ölmek üzereyken Gumiho ona “Boncuk” unu veriyor. İşte bundan sonra ikisinin komik ve romantik hikayesi başlıyor 🙂

Gumiho’yu yani uzunca “My Girlfriend Is A Gumiho” yu bitireli oluyor bir süre. Ancak başka dostların bloglarında okurken aldığım zevki izlerken alamadım(tebrikler dostlar kaleminiz muhteşem bir kez daha anladım 😉 ). Bunun spoilerlarla alakası yok ha! Ben herzaman hiç birşey bilmeden izleyin derim ama ben herzaman spoiler yemiş şekilde izlerim 😀 Onun için sorun olmuyor.

Ha hiç mi sevmedim? Tabiki hayır. Gülmekten yerlere yattığım sahneler oldu. Ancak umduğum gibi değildi. 16 bölüm çok fazla geldi mesela. Bence 12, 14 bölüm yeterdi. Sanırım herkesin sevdiği karakterleri ve sevdiği sahneleri sevdim bende. Bu sefer çoğunluğa katılıyorum 😀

Mesela ilk olarak bu dizideki karakteri ile harbiden hemcinslerini bile kendine hayran bıraktı Shin Min Ah. Aşırı şirindi. “Cakcigi” olayına olan takıntısı, inek rengi(Kahverengi), tavuk rengi(sarı) ve domuz rengi (pempe) ayrımları. Baloncuklu su (soda), her yediği şey sonrası Ahh Mashitta(heralde böyle yazılıyor ah lezzetli) demesi vurgusuyla tabi, sinirlendiği zaman takıntığı surat ifadesi çok tatlıydı. “O kadar mutluyum ki kuyruklarımı tutamıyorum dışarı fırlayacaklar”  nasıl bir cümledir ya. Başkası kursa “Hadi görüşürüz byeeee” olur yani 😀

Dae Woong karakterini canlandıran Seung Gi, “Brilliant Legacy’de” daha bir iyiydi. Belkide ben ilk orda izledim diye burda pek beğenmedim. Hani güldüm kaçış planları yaptığı zamanlar aksiyon sahnesi canladırma olaylarında falan ama bence benden istenilen tepki gelmedi bu karaktere karşı. Ha bunda Noona dediği şahsa olan hali tavırlarınında etkisi vardır. Söz açılmışken o kızdan da hiç hoşlanmadım 🙂 Neyseki Gumiho’nun büyüleri ile gülecek sebeb yarattım kendime 😀

En en en sevdiğim karakter ise tabiki Yönetmen Ban’dı “Gözlerime iyice bak ben hiç yalan söyleyecek birine benziyor muyum?”. Allahım  bu adam olmasaydı heralde ben sıkılır bırakırdım bu diziyi. Ahanda büyük konuşuyorum. “Sen kokusunu seviyorsun diye her yerime ağrı kesici bantlardan yapıştırdım” Nihahaha ne manyaklık 😀 Real Action ile Cha-kun(Gumiho ve Dae Woong) arasında melodram canladırdığı sahnede yerlerdeydim. “Bo bo bo?” “Aklıma başka bir cümle gelmiyor Bo bo  ? Ben en iyisi action’a devam edeyim :)” Tabi yönetmenden laf açılınca ekürisi “Gaz Kaçağı” halamızıda unutmamak lazım 😀 “Ben daha çok Jolie’yi severim” “Ancak Jolie, Pitt’in karısı” 🙂 “Ben normalde heykellerin popolarını öpen bir insan değilimdir” Ya aklıma geldikçe hala güldüğüm o kadar replik varki. “Kalbimin antenleri”, “Sen benim kahve makinamsın” 😀 Yani karşındakine aşkını ifade edebileceğin en saçma ancak bir o kadar samimi cümleler kuruluyordu, bu arada ben hep yerlerde gülme krizi geçiriyordum 😀 Ha birde ödül alırken ki teşekkürü vardı resmen ekran karşısında ben utandım 😀

Pasta’da tanıdığım Jae Wook’a benzerliğinden dikkatimi çeken şahıs Noh Min Woo-I burda hiç hoşuma gitmedi. Böyle suratları olan oyuncusunu cool gösterme çabası içinde olan dizi ve film camiyasına sesleniyorum. “Bu kadar da abartmayın yahu” Şok olma dakikaları iyiydi hani ancak ne bilim karakterin geçmişi ve görevi neticesinde sert bir mizaca sahip olması gerekiyordu tabi ki ama o zaman daha karizma bir yüz bulabilirlerdi ben bu suratı Park Dong Ju olarak sevmedim. Hayır Jae Wook’ta olsa sevmezdim. Yanlış bir yüzdü bence.

Son olarak en çok yarıldığım sahneyi söylüyorum. İki arkadaş vardı ya hani biri yönetmenin kızı diğeri ise Dae Woong’un arkadaşı, onların Dong Ju ile Mi Ho’nun düğünlerine Dae Woong giderse nasıl olağanüstü bir durum olur hayalleriydi. Biran “Aha yeşilçam” dedim. İlki mantıklı bir düşünceydi Mi Ho’yu alıp salondan kaçırma. İkincisi Dong Ju’yu alıp kaçırma -ki ilk kopma noktasıydı- Ve son olarak “Biz kardeşmişizzzz!! Hadi annemizden ve babamızdan intikam alalım” 😀 Muhahahahaha dedim keşke böyle birşey olsaydı!!!!!

Birde “Boncuk” muhabbeti vardı ya. Mim yazımda babamın bana hep “Boncuk” dediğini yazmıştım. Büyükbaba “Boncuk mu var karnında? Boncuk iyi mi?” Dediğinde hep suratımda bir gülümseme oldu. Acaba bende…. Olamaz annemin dokuz kuyruğu mu var?!!!!!! 🙂

Büyükbabadan söz açılmışken O da diziyi izlenir kılan karakterlerdendi. Kızını çok iyi tanıması, torununu dize getirmek için verdiği çabalar çok hoştu. Dede kurnaz, torun ondan da kurnaz. Boynuz kulağı geçer hesabı 😀

Bu yazı daha çok izleyenler için oldu 😀 Ağır spoilerlarla benim düşüncelerim 🙂 Sonuç olarak etkisi çok uzun sürmeyen kalıcı bir dizi değildi benim için. Çerezlik misali eğlence için yemelik, içmelikti. Yinede izlerken zevk aldım diyebilirim. Herkese hitap eden bir karakter var içerisinde.

 

O Fışkıran Karizma, Karizma !! 🙂