Son Yazılar »

Eğer o bahse girmeseydim, bu hikaye muhtemelen yaşanmamış olacaktı. Yazı mı tura mı?

İsmi ile kalbimi felç etti. Sonra oyuncularına baktım kimi göreyim Kenichi Matsuyama!!!! OMG ! Tamam onun muhteşemliğinden falan sonra ayrıca bahsedelim. Blogum +18 uyarısı içermiyor :D

Yalnız ben direk filme dalıverdim. Genellikle yaptığım bir şey değildir bu. O zaman ne yapalım. Kısaca özetleyeyim. Şimdi efendim elimizde Naomi (Maki Horikita) adında bir genç kız var. Uluslararası deniyor ancak işte Amerikan Kolejinde okuyor. Tokyo American School gibi bir şeydi tam adı neyse geçelim biz orayı. Bu kızımız merdivenlerden yuvarlanır ve gözünü ambulansta açar yanında kim mi var?  Yuji ( Tabi ki  Kenichi ) :) Yalnız bir sorun var. Kız geçmişe dair 4 senesini hatırlamıyor. Ve etrafında tam üç erkek Mirai, Yuji, Ace. Lisede hafızanızı kaybettiğinizi düşünsenize. Vaovvv! Kenichi ile tanışacaksam ne ala :D

Şakası bir yana Naomi’nin yaşadığı bu hafıza kaybı hayatını zora mı sürükleyecek yoksa her şeyi yoluna sokacak olay bu mu? İzleyin görün. Ben izledim gördüm :P

Uzun saç olmuyor ya!

Şimdi gelelim şahsi zırvalıklarıma. Öncelikle ben Maki Horikita’yı sevmem.   Bana inanılmaz donuk bir kızmış gibi gelir. Ki aslında bu zamana kadar izlediğim Maki öyleydi. Bildiğiniz kalas cinsten. Ancak bu filmde zincirlerini kırdığını fark ettim. Belki nedeni Ken’dir :) Bir kere öpüşüyor yani. Tepkim ” Aman tanrım bu kız öpüşebiliyormuş. Gerizekalı o zaman neden Hana Kimi’de Oguri’yi öpmedin! Mal!” evet gerçekten bunu böyle söyledim filmi dondurduğum ekranıma doğru :)

Film Amerika, Japonya ortak yapımı ya Japonya’sını unutun fazlaca Amerika usulu sadece arada bolca japonca var, tanıdık japon oyuncular var. Hani bu iki ülke yan yana gelince ağır basan taraf her zaman ABD oluyor da işte Ken olunca onu bile sallamadım.

Filmde illaki ingilizce olmak zorunda. Bizim Japonlarda şakır şakır konuşmalı haliyle. Ama nasıl olmuş diye sormayın. Abi çok kötü ya. Resmen işkenceydi Maki’nin ingilizce konuşması. Hani biri seslendirmiş gibi, değil gibi. Ondan o ses o kelime çıkmaz gibi. Ne bilim izleyin karar verin :)

Ve ve yine ikinci elemanımız var. Ama bu sefer enteresanlık var. Böyle bir aşk dörtgeni yaşanıyor ( Gerçi sonra üçe düşüyor yine ) ama öyle böyle değil ya. Zort! Arada kalıyorsunuz. Hani sonu hem tatmin edici hem arada bırakıcı cinsten. Güüzeeelll!!!

mubi.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı!

Filmde en hoşuma giden şey ise ki baya önemde taşıyor. CD’ler. Evet açık vermiyorum sadece bu kadarını söylüyorum.

Birbirlerine teşekkür edip, önemli olmadığını söyledikleri bölümüde unutmamak lazım. Tabi ki Naomi ve Yuji’nin :D Filmin en güzel sahnelerindendir. İki kez izledim galiba. :P

Ah birde çekim tekniği inanılmaz hoşuma gitti. Özellikle benim gibi fotoğrafa düşkün bir insan için çok güzel yerler vardı. Hani duygularıma tercüman olabilen cümleler ve eylemlerle doluydu.

diha-mediha.blogspot.com'dan alınmıştır. Emeğe Saygı

Yine çok uzattım. Hatta belkide bazılarınız nefret edeceği cinsten ön bilgi içerdi ama kendimi tutamadım işte. Ha bu arada fark ettim filmin çoğunu Kenichi için izlemişim her şeyi ona bağlamışım aferin bana. Yalnız yakında onun baba olacağını bilmek aklıma her geldiğinde solumu feci acıtıyor oy oy üstelik eşini düşündükçe daha fena oluyorum :D Bu konuyu kapatabilir miyiz??? :D

Tamam evet şu dakika itibari ile bitti :D Kenichi ile tabi ki :D

Avistaz'dan alınmıştır

PS Bir kitabıda olduğunu biliyor musunuz? Filmin kitabını yapmışlar :P ( Şaka ciddiye almayın dün Jey Leno’da duydum espriyi :D ) Tamaammm. İşte Fragman;

11 Ekim’i Güzel Kılan Olay :)

11′ini 13′ünde kaleme almak ne kadar doğrudur tartışılır ancak iş yoğunluğu 160 cm boyunu aşan ben için affedilecek bir şey olarak görülmesi umuduyla :)

Kendi ellerimle yaptım ancak bir "1" e daha hamur kalmadı :D Miane ;)

Efendim 11 Ekim yaklaşık 2 sene öncesine kadar çokta önemli değildi benim için. Ancak o günü anlamlı kılacak birisi hayatıma dahil oldu. Kim mi? Seve seve söylerim. O benim en gözde pandam :) Astrea’dan bahsediyorum. Hani şu Atlası olan :P Şimdi size onun hikayesini anlatacağım.

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşini tıngır mıngır sallamıyordum tabi daha önemli işlerim vardı :P Ancak devir o deviri beş geçe bir kız kapımı çaldı. Bende bu arada eteğimdeki taşları dökmeye çalışıyordum. Bana dedi ki ” Bir fincan arkadaşlığınız var mı?” Görür görmez ( Okur okumaz) dedim ki ” Arkadaşlık ne demek eğer kabul edersen dostun olmak istiyorum” Tabi aslında bu kadar kolay değildi :D :) Daha doğrusu bunlar böyle cümlelere dökülmedi. Öyle bir şeydi ki yazışmasak dahi kalplerimizin bir olduğunu hissediyorduk. Klavyelere gerek kalmıyordu :D Ve biz olmuştuk ;)

Yani;

Yer yer bilincimin derinliklerine inen psikolojinin dibine vuran ve iki cümlenin arasına bir manalısından ekleyen canı gönülden sevdiğim gözdelerimin gözdesi olan Astrea Pandam 11 Ekim seninle güzel, sen diye güzel. İyi ki doğmuşsun. Ne iyi etmişsin. Atlasımız olmuşsun. Seni seviyorum kuzum. Seil Çuka Hamnida Saranghanın uri Astrea Seil Çuka Hamnida ;)

Müjdeler Olsun!!!!

Ya bu nasıl bir şeydir. Biranda ruhsal durumum değişti, genetiğim bozuldu acayip bir şey oldum ben. Bir yandan ağlayasım geliyor bir yandan çığlık çığlığa koşturasım falan. Bunun tek nedenide ölümene sevdiğim “Tearliner”. Bu nasıl bir aşktır gerçekten bilmiyorum, açıklayamıyorum ama beni benden alıyor. Neyse bu konuya sonra bir ara değinirim. Şimdi asıl konuya geliyorum;

Aylar öncesinde bir “Sungkyunkwan Scandal” yazımda bölümlerden birinde duyduğum ve ilk dinleyişimde biricik Taerliner’ın olduğunu anladığım bir parçadan bahsetmiştim. Yana yana aradığım her türlü yardımı kabul ettiğim yer yer dibe vurduğum bu parçayı geçen “TimTim” in “Gezinirken youtube’da buldum ama sana nasıl göndereceğim” demesiyle şu dakika kavuşmuş bulunuyorum. Hani bana ulaştıramadı, ya da bağlantı falan gönderemedi ancak “Youtube’da buldum” demesi bile yetti girdim buldum ve tekrar tekrar dinliyorum. Sağolsun var olsun. E şimdi bende vatani ya da nasıl isterseniz öyle olsun görevimi yerine getirip bu parçayı burada paylaşıyorum.

Ya inanılmaz mutluyum ya!!! Resmen aşk sarhoşu diyebilirsiniz bana ;) İşte kulaklarınızın pasını silecek olan parça

Tearliner – “나빌레라”

Şimdi biliyorsunuz Güney Kore ve müzik deyince akla önce pop geliyor. Super Junior, SHINee, Big Bang, T-ara, Miss A falan filan. Liste baya uzun sektör baya karışık SM’ler, YG’ler, JYP’ler  derken ooo… beni aşar diyorum ve  bu konu için sizi sevgili Pandam Kimbap’ın Kpop nedir, ne değildir? yazısına davet ediyorum. Ben ise şimdi size Güney Kore’de geriye kalan müzikten bildiğim kadarı ile bahsetmek istiyorum. Indie müzik endüstrisi.

Güney Kore’de dizi, film sektörünün dışında baya gelişmiş ve gelişmeye devam eden, geniş yelbazeli bir de müzik alemi var. Güzel bir rekabetle sürüp gidiyor. Indie dünyasıda kendi içinde böyle. Ancak bu taraf ekranda görünmez daha çok festivallerde, kendi konserlerinde veya bağlı oldukları şirketlerin düzenledikleri organizasyonlarda yer alır. Yani albüm yaparlar, konsere giderler bir kaç tanede röportaj verirler. Aslında haklarında fazla bilgi yoktur yani. En azından bizim buralardakiler için.

Şimdi futboldaki gibi K-Indie camiasında da  üç büyükler var. Pastel Music Inc. , Fluxus Records ve Happy RobotRecords. İşte bunlar demirbaşlar. Bu camiada elinizi attığınız grup illaki bu üçünden birindedir. Ha birde Moonrise var ancak o da Pastel sayılır artık.

Evet Pastel Music Inc ile başlayalım. 2002 yılından beri faaliyetteler. O kadar çok sanatçısı var ki anlatamam size. Mesela Coffee Prince deyince akla ilk Pastel Music gelmeli. Çünkü A dan Z ye tüm sanatçılar bu şirkettendi. Hani Pastel’e bağlı olmayalarda vardı tabi ancak Casker, Adult Child, Misty Blue, Tearliner ( Özel gruplardan ) , Donawhale , Yozoh , Taru, Zitten, Funny Fink, Sweet Pea, The Melody  ve daha niceleri Pastel çatısı altında. Cloud Cuckoo Land de burada, Arco’da burada, Maximillian Hecker burada. Herkes burada :D   Çok güçlü bir şirkettir. 2006 yılında Kore’nin en iyi plak şirketi ödülünü almıştır. Daha iyi tanımak için Coffee Prince ve Triple izlemenizi tavsiye ederim. Pasteli ve sanatçılarını tanımanızda gerçekten yardımcı olacaktır. Son zamanlarda “Save the Air”  konserleri düzenlemiştir . Yani sosyal tarafıda vardır en güzelinden. Pastel içinde bir Tearliner şarkısı ekleyelim Cp’siz olmaz tabi “Novaless”

Fluxus Music şirket türü olarak Indie geçer ancak Tekno, Hause, Pop , Rock tarzlarını birleştir. Pastel kadar tek düze değildir. Yine 2002 kuruluşlu bir şirkettir. Aslında bu şirketide çok iyi tanıyoruz. En başta bir taneciğim Alex bu çatı altında onunla birlikle Clazziquai Project, Ibadi, Loveholics, Handsome People, Bye Bye Sea, W, W&Whale gibi sürekli karşılaştığımız gruplar burada. Fluxus’ı tanımak için Que Sera Sera, My Name Is Kim Sam Soon izlemek yeterlidir ;) Bu arada Loen ilede partner olurlar onuda söyleyeyim. Dijital ortamı Loen sağlar peki Loen’i nasıl tanırız IU dan olabilir mesela ya da Zia, Run, SunnyHill. Bu dördü onun desteklediği  sanatçılar. Tüm Fluxus ekibinin olduğu şirin bir şarkıya buyurun ( 3 vol. oluşuyor. Ben birini vereyim siz diğerlerini izleyin ;) ) Bu arada Alex’in ilk dakikada gömleyin yırtar gibi çıkartıp yeşil (Bakın burada da yeşil ) bluz ile kalmasına bayılıyorum :P Gerçi ben ona her türlü bayılıyorum ya neyse :D

Ve ve Happy Robot Records. Dünya çapında bilinen parti organizasyon ve müzik şirketi. Türü serbest yani içinde deneysel işler yapan grup çok :D Sanatçılarını özgür bırakıyor diyebilirim. Bu şirketin en büyük özeliği bana göre Tearliner’ın aynı zamanda bu şirketede bağlı olması. Hani 2009 yılında tamamen geçtiğini duymuştum ancak hala Pastel de görünüyor olması ve kaynak azlığından dolayı kesin bir şey diyemiyorum. Gerçi önemlide değil o grup var olsun bana yeter. Beni biraz tanıyanlar ve takip edenler bu grupla olan derin ilişkimi görebilirler :D Pasteli yazarken Özel dememin nedenide buydu. Diğer gruplarını belki benden duymuşsunuzdur. Eğer  hikayemi okuduysanız orada kullandım bazı sanatçılarını. The Koxx, Daybreak, No Reply, Naru, Tune, Peppertones koreli sanatçılarından bazıları. Yine bu şirkette yabancı sanatçılara sahip mesela ben Japon rock grubu Holiday of Seventeen’i çok severim “Rocksident” parçaları çok şirindir klibi daha güzeldir.

Kısacası şirketler ve sanatçıları böyle. Yalnız Indie dediysek eğer Mint’ten de bahsetmeden geçmeyelim. Mint Paper tüm indie aleminin toplandığı bir kavram. Festivali çok ünlüdür mesela “Grand Mint Festival” . Bu seneki yaklaştı. 22, 23 Ekim tarihlerinde Olympic Park’ta gitmek isteyenlere duyurulur :) Ayrıntılı bilgi için buraya bakınız. Indie gruplar genellikle EBS Space de sahne alır. EBS bir kanal bu arada. Eğitim üzerine yapılaşmış bir kanal. Birde Space’i var. Özellikle benim çok eğlenerek izlediğim Daybreak – The Koxx karma performansını paylaşayim sizlerle. Parça Daybreak’in “Popcorn” parçası. Davul’da ve klavyede The Koxx elemanları var. Buyurun izleyelim ;)

 

Birde Clazziquai Project’in sevdiğim bir performansını EBS Space’den izleyelim

 

 

 

Benim bildiklerim bu kadar. Umarım birazcıkta olsa faydam olmuştur. Bir şeyler sormaktan çekinmeyin çünkü atladığım yerler olabilir. Bu endüstride araştırma yapmayı seviyorum. Son cümlem şu olsun;

Güney Kore’nin her şeyini seviyorum. İlk göz ağrım dizileri ve filmleri olduğundan yerleri ayrıdır. Pop’unada bayılmama rağmen hatta ayılıp tekrar bayılıyorum çoğu zaman “Indie”, “Rock” tarafının gönlümde yeri ayrıdır. Biz birbirimize ilk görüşte aşık olduk. Onlar öyle muhteşem güzelliklte, yakışıklılıkta değillerdir ancak sahnede çok eğlenirler, sadece şarkılarını söylerler, öyle hareketli bir camia değildir şarkıları gibi sakindirler. Öyle yani… Size bol “Indie” günler diliyorum ;)

Can You Hear My Heart?

Çok uzun zaman olmuştu dizi tanıtımı yapmıyordum. Şimdi bir sürü mazeret üretirim size ancak uzatmaya gerek yok bildiğiniz üşeniyordum yani ha birde aşırı ayılıp bayıldığım diziler izlediğimden elim gidip  yazmıyordum. Büyüsü kaçıyor gibi gibi :D Bunun dışında bir çok blog sahibi dost güzelce anlatınca birde ben niye yazayım diyordum. Bakın dizdim mazeretleri peh üşengeçim yahu bu aralar ( O kadar yani :D )

Ancak bu üşengeçliğimi şimdi bozayım istedim. Malum işe başlıyorum zaten mevlam kayıra dediğim blogum iyice tozlandı falan uğradığımda tozunu bile alamıyorum ” Yazalım abi üç beş satır” dedim ( Kimle yazacağımı bilmiyorum lafın gelişi :D ) ve başlıyorum. (Neden girişleri bu kadar uzatır oldum. Hikaye yazmanın alışkanlığı olsa gerek :S )

Can You Hear My Heart? Öncelikle son bir şey daha :D Henüz diziyi bitirmiş değilim. Bitirdiğimde yazamayacağım çünkü biliyorum. Şimdi anlatayım sonra kısaca beğendim ya da beğenmedim diye bir şey yazarım :P

Çok şirin bir şekilde başlayan ve ilk dakikalarda sizi saran bir dizi bu. Küçük bir kasabada küçük insanların ( Küçük insanlar derken sadece mutlu bir yaşam isteyenleri kastediyorum)  hikayesi. Taki zenginler işin içine girinceye kadar tabi. Büyükanne, oğlu ve erkek torunu ile başlıyor. Oğlu zihinsel engeli ancak o kadar şirin bir adam ki. Torunu ailesinden utanan, zeki ve yaşadığı hayattan nefret eden, daha fazlasını hak ettiğini düşünen, sevgiye kapılarını kapamış bir öğrenci ve büyükanne: Sürekli küfreden, sert mizaçlı  ancak hep oğlunun iyiliğini isteyen bir kadın. Birde oğlunun aşık olduğu duyma engelli kuaför bir kadın ve onun kızı var. Cimcime feci derece tatlı, aşırı pozitif ve çok güçlü bir kız. Hayalı piyano çalıcısı olmak ( Piyanistte öyle diyor kendisi)

Her şey normal değil mi? Ancak bir süre sonra gizli kalmış gerçekler ortaya çıkınca, bazı arkadaşlıklar filizlenince kimi bağlar kopunca ve bir dizi kötü olay sonucunda allak bullak olan hayatlar var içinde. Bir çok yerde gülümsüyor, bir çok yerde kızıyorsunuz ancak dizi kendini izletiyor.

Yahu ben bu üstü kapalı anlatma olayını çözdüm harbi ya! Tutabiliyorum artık kendimi yaşasın kötülük. Gerçi benim gibi spoiler canavarı bir insan bu hale nasıl geldi hala çözebilmiş değilim de neyse :D

Diziye dönersek kadro gerçekten çok güzel. İnanılmaz kaliteli bana göre. Birde garip gelecek belki ancak diziyi izlerken feci şekilde MISA havası alıyorum belki başroldeki kadının bunda etkisi olabilir dedim ama yok ya müzikler falan anımsatıyor biraz.

Ama garanti verebilirim size,  izlenmeye değer bir dizi hissi içerisindeyim. Açıkçası bir şeyler izlemekten sıkılma evresine girmiştim. Hani kendimi dizilere boğduğum bir dönemi bitirmek üzereydim ve bu dönemde hiçbir şeyi beğenmem, oturup izleyemem sıkılırım falan. Bu dizinin ilk 8 bölümünü ardarda izledim. Bu da demek oluyor ki sarıyor o biçim.

Birde bunu söylemeyecektim ancak hadi söyleyeyim :D Que Sera Sera ile gönlümde taht kurma olayına giren Lee Kyoo Han yerini yaptı gibi. Öylesine şirin olmuş ki yiyesim geliyor, resmen iştahımı açıyor :D (Sapıttım ben sapıttım :P )

Kısacası başladım ve şuan beğenerek izliyorum. Darısı başınıza ya da bir deneyin işte :D İşte trailer ;)

Me… Myself

Son zamanlarda dizi camiyasından Kore ve Japon semaları filmlerde tercihim Tayland olmaya başladı. Her defasında da çekinerek başladığımı ancak git gide sevdiğimi dile getiriyorum. Üstelik emin olun çok güzel yapımlar var. Neyse hemen kısaca filme döneyim.

Filmi uzun zaman önce gördüm, araştırdım ve indirdim. Ancak bir köşede duruyordu. Bir türlü izlemek nasip olmadı. Devran döndü İzmir’de izleyebildim.

Film aslında bir şey bilmeden izlediğinizde zevk verecek türden olduğundan bende öyle çok şey anlatmak istemiyorum.

Sadece düşünün arabada giderken yolun ortasında bir anda bir adam beliriyor ve siz ona çarpıyorsunuz. Hastaneye götürdüğünüzde adamın hafıza kaybına uğradığını söylüyorlar. (Ne kadar klasik değil mi) Her ne kadar hiç tanımadığınız bu adamın sorumluluğunu almak istemiyor olsanız da bir şekilde bu sizin hatanız olduğundan üzülüyor ve onu evinize götürüyorsunuz. Taki o bir şeyler hatırlayıncaya kadar. İşte yeğeni Ohm ile birlikte yaşayan Oom’un başına bunların hepsi gelir. Çarptığı adam hakkında kolyesinde yazan Tan isminden başka bir şey bilmeyen bu kadın onu evine alır.   Bir süre sonra Tan, Ohm için bir baba figürü olmaya başlar, kendisi içinse eski ilişkisinden kurtuluş yolu.

Buraya kadar aşırı klasik ilerleyen bir film var karşımızda. Tabi tadı damağımızda kalan Tayland komedisini bir kenara bırakıyorum. Ancak öyle bir an geliyor ki film sizi yerlere çarpıyor. Hani ben içten içe hissetsem de pek oturtamamıştım taşı yerine. Her şeye rağmen izlediğinize değecek bir filmdir.

Bir kaç beğendiğim ayrıntıyıda yazıp daha fazla bir şey söylemeden bu tanıtıma nokta koyacağım.

 

Açıkçası beni filme ilk çeken başrol oyuncusu, sevgili Tan’a can veren Ananda Everingham. İsmi resmen fauldür, iptal eder, dalga geçme isteği uyandırır ancak yüzü her şeyi unutturur nefret etsenizde milyonlarca kez Ananda dedirtir. Yinede dalga geçmeden duramıyorum ( Ananda güzel, babanda :D :D:D Iyyy!!!) Ayrıca Astrea film boyunca bu çocuk birine benziyor diyip durdu sanırım gecenin bir yarısıydı cd’leri karıştırırken yüzüklerin efendisini getirdi ” işte buna benziyordu ” diyerek Orlando Bloom’u gösterdi. Ve evet cidden benziyor yani ola ki sizde birine benzetir ancak bir türlü bulamazsanız ip ucu olsun :D

Kızın bir patronu vardı ki evlere şenlik. İzlerken herkese böyle bir patron istedim yani o derece süper bir kadındı kendisi.

Ohm karakterine bittim resmen. O kadar şirin bir çocuktu ki ah ciğerimi delip geçti çoğu sahnesi. Bir çok sahnesinde de çok güldüm. Ah şirin şey!!!

Oom’un karşı komşuları. Feci kafa karakterlerdi. Öyle komşularım olmasını çok isterim yani cidden islerim. Gecenin bir vakti kapılarını çalıp ” hadi ps3 te kapışalım canım sıkıldı ” deyip eve dalacağım cinstenler.

Evet işte böyle. Başlarda biraz durgun gelebilir bazıları için ama öyle gelenler size sesleniyorum , vazgeçmeyin devam edin bir sürpriz var. Ve benim gibi baştan sona sevecek olanlarda olacaktır sizlerde kıymetini bilin kaliteli bir film izliyorsunuz, tamam mı?

İşte bu kadar üstü kapalı anlatacağım budur. Benim Tayland önerilerimi takip eden dost LaFea’ya önerimdir. Canım bunuda beğeneceğini düşünüyorum. Birde filmin müzikleri de çok güzeldir, çekimleri de. Ve ve işte buda noktadır. İzledikten sonra beni bulun ;)

 

Nomu nomu nomu uzun bir aradan sonra kafamı şimdi bahsedeceğim bağımlılığımdan – ya da bağımlılıklarımdan- kaldırıp iki kelam edeyim dedim. Gerçi bağımlılığından uzaklaşıp, yine o bağımlılığından bahseden bir bağımlı olmak baya garip geliyor ama neyse :D Ah yine saçmalama moduna kayıyorum. Ancak ne yapabilirim? Ben böyle bir insanım işte. Her an her dakika saçmalamaya müsait bir bünyem var. Evet şimdi geliyorum bahsedeceğim konuya.

2011 yılı uzakdoğu dizi sektörünün bana göre altın çağı oldu. Hatta belkide altın çağın başlangıcı. Ardı ardına muhteşem diziler yapılıyor ve daha niceleri düşünce aşamasında. Bu zamana kadar “Hayatta devam eden bir şeye başlamam” diyen ben şimdi kendimi durduramıyorum. Öncesinde mangalarla, animelerle ongoing muhabbetim vardı ve emin olun inanılmaz bir şekilde övülmüş olması gerekliydi o muhabbetin başlamış olması için. Şimdi ise ben oturuyorum, araştırıyorum sevdiğim oyuncuların, yönetmenlerin, senaristlerin haberlerine bakıyorum yeni dizileri var mı diye. Evet elimi yanacağını bile bile ocakta kor alevlerin üstünde ısınmış olan tencerenin kulpuna koyuyorum ( Benzetmede aştığımın kanıtı :) )  İşin garibi deli gibi pişmanlık duymama rağmen bu işten feci zevk alıyorum.

Sanırım her şey Secret Garden ile başladı. Blog camiyasını saran fırtına sonunda bizim buralara da ulaşmıştı ve ben farkında olmadan başlamıştım. Artık yayınlandığı günü iple çekip, aynı günün gecesi düşmesini bekleyip altyazısı çıkana kadar pc başında bölümü açmamak için kendimi zor tutar olmuştum. Peki pişman mıydım? Siz söyleyin. Evet tabiki pişman olmadım. Sadece merakımı dizginlediğimden değil aynı zamanda SPOILER dediğimiz kendimizce türkçeleştirdiğimiz ÖNBİLGİ dolu yazılardan da kendimi korumuş oldum. Eğer yayınlanmaya başladığı zamanda izlemeseydim herhalde şimdi hiç izlemezdim. Çünkü her şeyi biliyor olurdum. Gerçi bu ayrı bir konu :D

Sonrasında ise The Greatest Love geldi. İlk görüşte aşık olduğum bu dizi büyük konuştuğum Ongoing olayının virgülünü de kaldırdı ve ben artık kendimi haftalık dizi takibinden alamaz oldum. Ancak sanırım asıl olayı patlatan TGL den sonra gelen diziler oldu. Bu dizilerin başını önceleri çekinerek baktığım Heartstrings ve hiç şüphe duymadan kesin  başlamayı düşündüğüm – artık başlamış olduğum- Scent of a Woman çekmekte. Sonrasında ise Hooray for Love ve Myung Wol the Spy geliyor. Hooray For Love’ı biriktiriyorum. Çünkü altyazı çevirileri o kadar yavaş ki. Çıldıracağımı bildiğimden henüz başlamadım. MWS ise sırası gelmeyen dizilerden.

 

Şimdi bunlardan bazılarını izlemesemde ki 2sini izliyorum 2 sini izlemiyorum. İndirip biriktirdiğim için yayınlandığı günü bekliyorum (Buda bağımlılığımın ayrı bir etkisi tabi :D ) Evet Pazartesi- Salı MWS yayımlanıyor- Çarşamba – Perşembe Heartstrings, Cumartesi – Pazar Scent of a Woman, Hooray for Love. Bir Cumalarım boş :) Gerçi onuda boş geçirmiyorum. Bunlar indirme günleri. İzleme günleri ise altyazılara göre değişiyor. Genellikle bir gün sonra izliyorum. Yalnız olay iyice matematiğe dökülecek şakası yok :P Nerde kaldım hıh evet Bu dizilerden 2 sini izliyorum 2şer bölüm yayınlanıyor 4 bölüm ediyor. yani benim perşembem, cumam Heartstrings için ayrılıyor ( Çevirisi hızlı) Salım ve çarşambam Scent of a Woman için (çeviri biraz daha yavaş) Tabi bunlar dayanabilirsem böyle. Dayanabilmek derken altyazıların en azından bir %50 olmasını beklemekten bahsediyorum. Çünkü zaman zaman %30lardayken bile dayanamayıp izlediğimi bilirim :)

İşte bunlar güncel olarak takip ettiklerimle yaşadıklarım. Birde bunlar dışında tam 3 diziyi daha izliyorum. Birde bitirdiğim Que Sera Sera var. Başta City Hall olmak üzere Rebound ve Manny izliyor olduklarım :D (Ah çıldırmış olmalıyım :D ) City Hall’u  annem ile birlikte izlemenin zaten ayrı bir çıldırdınçlığı(Galiba şimdi yeni bir kelime keşfettim :) ) var. Her gün en az 3 bölüm izliyoruz. Dikkati çekerim en az diyorum :D Sonra ben arada mola verdiğinde – evet annemden bahsediyorum- dönüp Diet Rebound izliyorum. Ardından akşam çeviriyi falan beklerken Manny’e bakıyorum. ( Evet ben çıldırmışım :S ) Sonrasıda malum zaten. İşi abartıp pandalarla online birlikteliklerle ongoing dizilerimizin tazecik bölümlerini izliyoruz :D

Ha birde sinemayı unutmamak lazım. Bunca dizi yetmiyormuş gibi sinema macerasıda yaşıyorum. Son zamanlarda beyaz perde tercihim olan Tayland ve Çin sinemasına bakıyorum. Birde arada eğlence için Hollywood eskilerine. İşsiz olmanın boşluğunu böyle dolduruyorum. Yalnız işte hikayemin yeni bölümü ile blogumla ilgilenemez oldum. Bunun en büyük nedeni sıcaklar. Yoksa gördüğünüz gibi bir şeyler izleyip bir şeyler yapıyorum ancak yazacak kuvveti bulamıyorum. Yatağa terden yapışmış olmak feci bir durum. Ha birde aradan kına, düğün ve düğün sonrası misafir ağırlama olayını, evdeki tamiratı ve yeni gardırobumu çıkarttım. Aslında yakında Nirvanaya ulaşmış olmam lazım. Guru olma yolunda ilerliyorum :D :D

Amma yazdım ha! İşte son zamanlardaki boş insan olmanın verdiği boşlukla farkında olmadan bağımlı olduğumu anladım. Bunu da sizinle paylaşmak istedim. Şimdi yapılması gereken şey ise susmak ve bu yazıyı bitirmek. Ne için mi? Rebound’u yarıda kestim, bölüme geri döneyim :P Jaa ne…

 

Flipped

Gecelerden bir gece, ben yine kafayı yemişim. Ne canım bir şey yapmak istiyor, ne de böyle mal mal oturmak falan derken. Fark ettim. Ben o gün ne film izlemiştim ne yeni dizi arayışına girmiştim. Evet işte problem buydu. O dakika anladım ki ben kriz geçiriyorum. Bünyem ” Lan hadi git birşeyler izle yoksa vallahi uyutmam seni” gibisinden cümlelerle atak yapıyordu. İlk aşama tamam da ikinci aşama ne olacak? Sıkıyorsa izlenecek bir şey bul. Önceden hep bir yedeğim olurdu. (Evet o kadar psikopatım ben. İzlemediğim bir film mutlaka yan cebimde zor zamanlar için durur) Ancak işten ayrılıp kendimi bilgisayarımla sevişir bulduğumda hepsini bir lokmada tüketmişim (aaaaa ne kadar ayıp!! :D ) Neyse amma uzattım yani altı üstü bir film izledim beğendim sizde izleyin diyeceğim yani olay bu :D

Kimileri soluk, kimileri parlak, kimileri ise ışıl ışıldır.  Ama nadiren rengarenk biri ile karşılaşırsın işte o zaman hiç birşeyle kıyaslanamaz.

Hemen kısaca konusunu yazıyorum; Efendim Bryce ve ailesi yeni bir kasabaya taşınırlar. Julie, Bryce’ı görünce feci halde tutulur. İlk öpücüğünün o çocukta olduğuna inanır ve henüz 2. sınıftadırlar. Bryce ise kızı gördüğü yerde kaçar, kendinden uzaklaşması için elinden ne geliyorsa yapar. Peki bu ikisi gerçekten uzak kalabilecek midir? Julie’nin ilk öpücüğü gerçekten Bryce’da mıdır? Bunlar güzel sorular meraklanın :D

Hemen şahsi görüşlerime geçiyorum;

Bir kere yönetmeni gördüm “tamam izlenir bu film” dedim ve o kızın şirinliği en başta sardı beni. Filmi güzel kılan bakış açısı durumu. Bir Bryce gözüyle olayları izliyoruz, bir kızın gözüyle. Bu da işi daha eğlenceli kılıyor. Örneğin tanıştıkları sahne ilk çocuğun gözünden anlatılıyor ve kız sizin için bir psikopat oluyor. Sonrasında kızın gözünden izleyince “Vayyyy” tepkisi veriyorsunuz.

Sonra beni en çok etkileyen şey; hikayede aslında çaktırmadan başrolü kapan çınar ağacı. Hani gözümde yaşlarla içeri gittiğimde bizimkiler şöyle bir baktı ” Hayırdır kızım ne oldu?” cevabım dumur etti tabi ” Çınar ağacına ağlıyorum. Of ya! “  Evet filmde beni en çok ağlatan çınar ağacıydı. Hatta tablosu daha çok ağlattı da neyse izleyince anlarsınız zaten :D

Film klasik bir ilk aşk hikayesi gibi görünsede kesinlikle türevlerinden ayrılıyor. Kabul ediyorum bu aralar ilk aşk temalı filmlere taktım gibi. Ancak ne yapabilirim onlar hep beni buluyor. İzlenebilir bulduğum filmlerin hepsinde var oluyor yani. Evet önce bir posterine bakıyorumda ben ondan sonra konusu vs geliyor. Ne kadar şekilciyim yarabbim :D Ancak bu aralar öyle. Posteri sarmayan film beni çekmiyor. Çok ayıp çok :D Bakın yine filmden uzaklaştım. Hemen geri dönüyorum.

Birde filmde sadece bu iki çocuk yok. Aileleri ilede ilgili hikayeler var. İki ailenin kendi içlerinde yaşadıkları durumlarda etkileyici. Ha birde unutmadan yakın tarih olmaması daha sempatikleştiriyor filmi.  Olaylar 1957 de başlıyor düşünün. Ne kadar şirin bir zaman ilk aşk için.

Öyle işte. Gecenin bir vakti -ya da sabah demeliyim- izlediğim bir filmdi ve huzurla uyudum. Ağlattı, güldürdü, üzdü, mutlu etti. Kısacası tavsiye edilir izleyin! ;)

Waiting For Forever

Vuah uzun zamandır bloga uğramıyordum. “Post yazmak nankör bir iş azizim bir süre sonra unutuluyor :D Dil bilgisi iyide , pratiğimiz kalmadı” diyerek saçma sapan bir cümle ile başlıyorum.

Uzun zamandır amerikan sinemasında izlediğim en güzel filmlerden biri oldu ” Waiting for Forever”. İnanılmaz sempatik, inanılmaz romantik ve anlamlı bir drama sahip ( Anlamlı dram derken neyi kastettim tam bende bilmiyorum ama yakışıklı bir tamlama oldu :D ) Konusu biraz klişe ancak onu orjinallik kısmına taşıyan esintilerde yok değil. O zaman kısaca bahsedeyim;

Will bir jonklör. Hayata farklı bir bakış açısı var. Biraz garip, çokça masum, şirinlik abidesi bir insan. Çocukluk aşkı Emma’ya sonunda ” Seni seviyorum” diyebilmek için eski kasabasına dönüyor. Kızımızda babasının rahatsızlığından dolayı eve geri dönüyor. Ancak Will’in tek sorunu aşkını ilan etmek değil. Uzun zamandır konuşulması gereken şeyler artık dile getiriliyor ve bizi romantizmin, dramın ve tebessümlerin içine itiyor.
Filmin konusunuda gayet kapalı bir şekilde anlattığıma göre şimdi şahsi görüşlerimi paylaşmanın zamanı geldi ( Merak etmeyin çok uzatmayacağım ;) )

Oyuncular inanılmaz tatlıydı. Tom Sturridge (Will) ile ilk kez karşılaştım ancak oyunculuğu  hoşuma gitti. Hani o kadar doğal oynuyordu ki filmin içine girebilmemin en büyük nedeni oldu. Emma’yı canlandıran Rachel Bilson’la The OC den tanışıklığımız var -sonrasında bir kaç yapımlada samimiyeti ilerlettik- severim kendilerini. En başlarda kıvıramamış görünsede sona doğru ” Yok ya aslında fena değil” dedim -ki bundan şirinliğinin etkisi büyük-

Filmde o kadar güzel noktalar vardı ki… Hayat felsefeniz yapabilirsiniz bazılarını. Özellikle Will karakterinin ağzından çıkanları dikkatlice dinlemenizi -veya okumanızı- rica ediyorum. Gerçekten güzel yerleri var. Zaman zaman onun gibi yaşamak isteyebilirsiniz. ” Vay be onun yerinde olmak vardı. Hayat ona güzel ” diyebilirsiniz. Çokta haklısınız. Aslında herkesin yapmak istediği şeyi yaptığını düşünüyorum. Hatta sırf bu yüzden de onu kendinize yakın hissedebilirsiniz – Şirin suratı, munzır gülüşü ve turkuaz gözlerinin bu hisle bir alakası yok desemde siz inanmayın :D -

Evet başka ne kaldı? Hımm… Galiba bu kadar. Bu son paragrafta diyebilirm ki çok yüksek beklentiyle başlamayıp muhteşem şirin bir duyguyla bitireceğinizi düşündüğüm bir film ” Waiting for Forever”. İzleyecek olanlara iyi seyirler.

Lüfer, hamsi, kalkan / daralıyor zaman…

“Seninki kaç santim?” kampanyası yarım milyon insanın desteğiyle devam ediyor. Denizlerimizin ve balıkların geleceği için, iş işten geçmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl.

ileLüfer, hamsi, kalkan / daralıyor zaman….

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 26 other followers